Tebliğ

Tebliğ

Bazen, kendime hakim olamıyorum. Sürü gibi yürüyen insanların önüne geçip; “Hiç ölmeyecek misiniz? Allah’a hesabı unutuyor musunuz? Ölüm var!..” diye bağırmak istiyorum... Hak ve hakikatin görevini yapamadığımızdan insanların bu hale gelmesinde payımız olduğuna inanıyorum. Kahroluyor, yırtınıyorum.
Bazen de, “İnsanlara hidayeti sen mi vereceksin? Hidayeti veren Allah olduğuna göre sen ne oluyorsun? Haddini aşıyor, kendini kurtardın da başkalarını mı kurtaracaksın” diye istiğfar ediyorum.
Sükun bulup düşününce de; her iki hareketin de yanlış olduğunu görüyorsun. Her ikisi de tebliğ metoduna aykırıdır. Orta yol en iyi yoldur. Aşırılık hem kendine hem de davana zararlıdır. Toplum önüne çıkıp bağırsan, onlara hatırlatmayı yapsan, dönüp bakarlar, ‘meczup’ diyerek yollarına devam ederler.
İnanç hidayetini veren Allah’tır. Hiçbir beşerin hidayet dağıtma gücü yoktur. Beşere düşen tebliğ etmektir. Duyurmak, uyarmak, ikaz etmektir. Allah Resulü’nden bize gelen örnekler bunlardır. Öfke ile kalkıp zararla oturmak diye bir deyimimiz vardır. Sanki tebliğ için söylenmiştir. Tebliğci öfkelenmez, kızmaz, muhatabına tatlı dil ve güler yüzle bakar. Tebliğci ki, (her Müslüman tebliğcidir) kendisine ait değildir. Üzerine aldığı misyonun adamıdır. Bu misyonu yüklenmişse Allah ona yol gösteriyor.
“Ey Muhammed sen insanları Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütlerle çağır, onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl – 125)
Tebliğ, tebliğcinin önüne geleni devirmesi, sen neden inanmıyorsun diye kızması değildir. “Bu kadar dil döktüm, hâlâ küfründe inat ediyor” demek de değildir. Allah’ın “Ey Musa ve Harun, Firavun’a gidin çünkü o azmıştır. Ona yumuşak ve tatlı sözlerle tebliğde bulunun. Belki öğüt alır veya Allah’tan korkar.” (Taha 43-44) ayetleri temel prensiplerimizdir. Güzel söz, tatlı dil esastır. Beşer olarak da kızdığımız hususlar var. İnanmayana tatlı dil ile giderken, hatalı bir Müslümana da asık suratlı gidilmez, gitmemeliyiz. “O inanıyor, kâfirden farkı ne” denilmez, dememeliyiz. Yeni bir inanan kazanacağım derken, inananı kaybetmek tehlikesi ile karşılaşmayalım. Hidayet sadece Allah’a aittir. Bize düşen Kur’an mesajını duyurmaktır. Peygamberimize Allah’ın; vazife olarak sunduğu gibi: “Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur.” (Maide – 67), “Peygambere düşen sadece tebliğ yapmaktır.” (Maide – 92)
İnanana da inanmayana da Kur’an mesajını ulaştırmak inananların vazifesidir. Allah’ın emri, peygamberin emri budur. Kâfire karşı Kur’an’la tebliğ, Müslümana karşı da Kur’an’la tebliğdir. Bu tebliğin temeli Kur’an mesajıdır. Bu mesajda da, Arap, Türk, Laz, Çerkez vs. yoktur. Bölünme, parçalanma yoktur. Her inananın, Allah’a kul olmasının derin manası vardır.
Meseleyi özetlersek, tebliğcinin ferdiyeti yoktur. O, Kur’an mesajı ile hareket eder. O, Kur’an’ın şeref ve haysiyetini taşır. Ovada yayılan koyun olmadığı gibi, ormanda kükreyen aslan da değildir. Her ikisini de inancının emrinde kullanan aracıdır.
Görünmeyen dağın arkasındaki tehlikeleri sezip, ümmeti uyarandır. Tehlikeler karşısında uyanık olandır. Kendisinin istemediğini başkası için de istemeyendir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi