Bahane

Bahane

Sınıf arkadaşlarımla ayrı düştüm. Aynı havada gezdik, aynı sudan içtik, aynı hocalardan dağarcığımıza bir şeyler koyduk. Başlangıçta aynı fikir potasında kenetlendik. Okul hayatımızda kopmayan bir ip gibi birbirimize sarıldık. Okul bitti, her birimiz bir tarafa savrulduk. Bu ayrılık neticesi birbirimize mesafeli bakmaya başladık. Tayin olduğumuz vazifeler arkadaşlık duygularını törpüledi, menfaatler, çıkarlar ön plana çıktı.
Zaman geçti, devlet içinde mesuliyetler aldık. Müdür olduk, amir olduk... Okulda bağlandığımız ideallerin yerini makam hırsı aldı. Devlete yaranmak için ideal arkadaşımızı yer olduk. Şirin görünmek uğruna arkadaşlığımızı unuttuk. Ayakta kalmanın derdine düştük.
Yaşadığımız hayatın şartları, insanlığımızı unutturdu, başka şeyler yapmaya başladık. Nefislerimizin arzuları, makam ve mevki hırsı bizi bizden aldı, ortamın esiri yaptı. Bunu yaparken de kendimizce bahaneler uydurduk. Allah için çıktığımızda biz yaya kaldık. Şimdi de, aynı kelimeler dilimizde pelesenk oldu. Yaptığımız işlerde nefislerimize bahane üretir olduk.
Müdürlüğü bırakmamak için yanıp tutuşan bir arkadaşım vardı. Hep şikâyet ederdi. Arkadaşlarından, velilerden, talebelerden şikâyet ederdi. Kendisine, “Kendini neden zorluyorsun, bırak gitsin” dediğimde, “Yerimi bir başkasının dolduramayacağından korkarım. Bunca emekten sonra bir uğursuz gelir, yaptıklarımı berhava eder, Allah rızası için sabredeceğiz” diye söylenirdi..
Kendisinden önce yüzlerce müdür gelip geçmiş, bir o kadar da personelle çalışmış müdürleri yok sayıp “Sadece ben!..” diyen bir hırs. Bu hırsa kılıf olarak da Allah rızasına sığınmak.
Başka bir arkadaş vardı. Kendisi seçilmiş de gönderilmiş havasındaydı. Etrafından şikâyet ediyor, geçmişlerden şikâyet ediyor:
“Hiç mi insafları yok. Devletin malı deniz, yemeyen keriz mantığında hareket etmişler. Böyle bir devlet ayakta kalır mı? Bu millete yazık değil mi? Bu devlet hepimizin, sahip çıkmalıyız” dediğinde ona, “Bak arkadaşım. Sen aydan gelmedin. Bu toplumun bir ürünüsün. Adalet üzerine bina edilmeyen bir kuruluşta adaletsizlik esastır. Ayrıca, bu makamda devamlı kalacağını zannediyorsan, aldanıyorsun ve sen bu yapıda kambursun. Her fırsatta da kovulacakların başındasın. Çünkü sen Müslüman’sın. Ağzınla kuş tutsan yaranamazsın. Kendini yorma, kalabildiğin kadar kal, kurtarıcılığa soyunma. Çünkü bu devletin asli unsurları başkalarıdır. Geçmişi kötüleyerek bir yere varamazsın. Sana da bırakmazlar” derdim..
Bu sözüm üzerine o arkadaş, “Hep sistem sistem diyorsun. Bu sisteme karşı da olumsuzsun. Başka bir devletimiz mi var? Biz onun içinden geldik. Karnımızı doyuran da o. Yediğimiz ekmeğe ihanet mi edelim? Bunu ıslah etmekle yükümlüyüz” diye çıkışırdı..
Bunu söyleyen arkadaş, makamından atılınca karşılaştığımızda, “Sen haklıymışsın” dedi.
Bugünkü politikaya karşı olan başka bir arkadaşıma, milletvekilliği sunuldu. Tebrik de etmedim. Bir karşılaşmamızda, “Arkadaşım yanılmışız. Buraları bizlerin doldurması gerekir. Biz doldurmazsak soysuzlar dolduruyor. Bu millete yazık oluyor. Hep şer işleri bu millete sunuyorlar. En azından ehveni şer olarak burada bulunmalıyız. İnadında ısrar etme, seni de kadroya alalım” gibilerinden laflar etti.
Ona, “Arkadaşım, içinde Kur’an’ın olmadığı bir yapıya beni de mi dahil etmek istiyorsunuz? Ahiretini düşünen bir Mü’min buna cüret eder mi? Siz hizmet ediyoruz derken sistemi meşrulaştırmıyor musunuz? Sizin omuzlarınızda sağlamlaşmıyor mu? Sağlamlaştıkça da Müslümanlara zulmedilmiyor mu? Allah ‘Onlardan kaçının’ derken hangi cüretle Müslüman’ı bâtıla davet ediyorsunuz. Kur’an bizim çıkış yolumuzdur. Başkası bizi ilgilendirmez” dedim.
Allah hiçbirimizi sırat-ı müstakimden ayırmasın.



Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi