Yaşar Değirmenci

Yaşar Değirmenci

Kötü hâlin iyi niyetine inanamayız!

Kötü hâlin iyi niyetine inanamayız!

Devlet nedir, kimdir? İlmî (hukukî-siyasî) tarifi var. Fakat konuşma dilinde bir başka “devlet” telakkisinin var olduğunu, herkese göre de değiştiğini görüyoruz.
Devlet; ordu mudur, polis midir, MİT midir, Jitem midir, tapu dairesi midir, vergi dairesi midir, mahkemeler midir, savcılar mıdır? Peki, “Büyük Millet Meclisi, siyasi iktidar, Cumhurbaşkanı” devletin dışında mıdır?
Vatandaşa zorluk çıkaran resmî bir “devlet görevlisi”ni araştırın; İstanbul’un gecekondu semtlerinde oturan dar gelirli bir vatandaştır. O adamı biz devlet gibi görüyoruz. O adam ister önlüklü bir müstahdem, ister gıravatlı, ister resmî üniformalı olsun fark etmez. Aslında o da kendi kafasındaki devletten şikayetçidir. Zarar verdiği vatandaş da o adamın şahsında devletten şikayetçi!
Bir gün apartmanımızda bir gürültü duyup fırladım. Adamın biri elinde koca bir matkap, zemini delmeye çalışıyor. Cereyanı da elektrik panosundan almış. Ortalık inliyor. “Ne yapıyorsun sen?” diye sordum. Sinirlendi. Hayrete düştü. Ona şimdiye kadar böyle soru soran çıkmamış! Apartmanlara girermiş, işini yaparmış. İGDAŞ’tan geliyorsan, kapıcıyı (varsa yöneticiyi) haberdar edersin, “Ben İGDAŞ’ın talimatıyla falanca firmanın görevlisi olarak geldim. Yahut TEDAŞ’ın yetkilisiyim. Şu iş için geldim. Veya İSKİ’den geliyorum.” Dersin. Yok böyle bir âdet. Paldır küldür giriyor, bildiğini yapıyor. Kimse de bir şey sormuyor; çünkü o gelen kişi, vatandaşın nazarında “devlet”tir. Sen öyle görürsen o da öyleymiş gibi davranır.
Okulun bitişiğinde oturan nice ailenin, çocuğunu kayıt için okula gitmeden, Millî Eğitim Müdürlüğüne müracaat ettiğine şahit olmuşumdur. Sebebi; okulda hüsnü kabulü bırakın, zorlukla karşılaşacağı, ilgilenilmeyeceği kanaatinden, devlete karşı peşin hükmünden kaynaklanıyor. Bu kadar gelişme ve serbestliğe rağmen vatandaşın üzerine “devlet korkusu” o kadar sinmiş ki bir türlü atamıyor. Sadece oyunu kullanırken adam yerine konulduğunu hatırlıyor, vatandaş olmanın tadını çıkarıyor.
Bu zaafımızın ve yanlış anlayışımızın en olumsuz neticelerinden birini izah etmek istiyorum.
12 Eylül’den önce anarşi vardı. Her gün 10-15 kişi ölüyordu. Sokağa çıkmak, hele okula gitmek bir cesaret meselesiydi. Herkes “Devlet önlesin bunu” diyordu. Tahrikçi yazar böyle söylüyordu. Sorumsuz öğretim üyesi böyle söylüyordu. Birbiriyle kavga eden milletvekili böyle söylüyordu. Hatta siyasi iktidarın başı, “Sıkıyönetim var, önlesin anarşiyi” diyordu. O günkü anlayışa göre; anarşiyi önlemek devletin işiydi ve devlet de ordu demekti! Açıkça ifade edilsin edilmesin, bu netice çıkıyordu. Sonunda nereye geldik? 12 Eylül’e. Anarşiyi ordu önlemiş oldu. Ama bu durumu, yukarıda anlattığım ters anlayış şekillendirdi.
Basın “bana ne” derse, üniversite sorumluluğunun idrakinde hareket etmezse, partiler siyasî ithamlaşmalarla tansiyonu yükseltmeye devam ederse, tahrikçilik yahut nemelazımcılık herkes tarafından paylaşılırsa, herkes ve her müessese görev ve sorumluluğunun şuurunda hareket edeceği yerde müphem bir devlet ihaleciliğine sığınırsa; elbette ki kavramlar altüst olur. Kavram kargaşası derinleşir.
Devlet parlamentodur, siyasi iktidardır, Cumhurbaşkanıdır; kısa ifadesiyle icradır, yasamadır, yargıdır. Hepsi birden devleti oluşturur. Güvenlik güçleri devletin emrindeki güçlerdir. Devlet, gerçek gücünü anayasa çerçevesinde milletten alır. Böyle bakmazsanız işin içinden çıkamazsınız. 12 Eylül’den önce böyle bakmadığımız için çıkmaza girdik Müşahhas misaller vermeye lüzum yok. Ancak mümessil durumda olanların, yaptıklarına, vatandaşa taahhütlerini yerine getirmeyişlerine, ülkeyi boş gündemlerle meşgul edişlerine bakarsanız içinde bulunduğumuz şartları daha iyi anlarsınız. Basının-medyanın da her zamanki hali şimdi de devam ediyor maalesef.
Sorumluluklarımız karşısında kaçıp sığınacağımız bir “müphem devlet” kavramı oluşturmuşuz. Sen vatandaş olarak kendi görevini yapmazsan; siyasîler yapmazsa, partiler yapmazsa, yazarlar-aydınlar yapmazsa, üniversite yapmazsa, kamu görevlileri yapmazsa; ve herkes devletten şikayet ederek mazeret üretirse; bizi hangi sistem düzeltebilir? Yoksa Başkanlık sisteminin bizi düzelteceğine mi ümit bağladınız? Unutmayalım bütün sistemleri çalıştıran insandır. İnsan düzelmezse hiçbir şey düzelmez! Kolaycılığı seçmiş olmamız önümüzdeki en büyük zorluktur. İnsanı unutursanız, meselelerin merkezine insanı koyup düşünce üretmezseniz hercümercden (kaostan) kurtulamazsınız. Bizim devlet anlayışımızda, siyaset anlayışımızda, millet anlayışımızda, insan anlayışımızda arıza var. Hayata bakışımızda, sorumluluk idrakimizde, görev anlayışımızda arıza var. Bu hata ve arızalar, cürüm ve suç haline geliyor, farkında değiliz. İşlenen suçlardan mücessem bir “suç makinası” oluşuyor, kabullenemiyoruz. Çeşitli tevillerle, niyet okumalarıyla zevahiri kurtarmaya çalışıyoruz. Burada ister istemez Hz. Ömer’in sözünü hatırlıyoruz: "Kötü hâlin iyi niyetine inanamayız!" Bazı şeylere bile bile katlanıldığı fark ediliyor ama, faydası yok. Hatayı-yanlışı boşlukla karşılayamayız. Hataların mahiyetini anlar, hatada ısrar etmezsek, doğrusunu yaparak örnek olursak kendi boşluğumuzu doldururuz. Bunu da aslî zenginliğimize dayanarak yapabiliriz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yaşar Değirmenci Arşivi