Fatih Uğurlu

Fatih Uğurlu

Öğretmenler de yanlış yapar mı?

Öğretmenler de yanlış yapar mı?

İzmir’de bir lisede öğrencisi tarafından bıçaklanan bayan öğretmen kaldırıldığı hastanede hayata gözlerini yumdu ve daha önce de bu tür vahim olayların sonrasında bazı öğretmen sendikaları hocaları örgütleyerek sokağa döktü. Burada amaç AK Partili iktidara yüklenmek ve oradan kendi siyasi fikirleri adına bir kazanım elde etmek, yani niyetler üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. İzmir’deki son olayda evinden bıçak alarak okula dönen öğrencinin annesi, bu eylemin sonucundan endişe ettiği için okulu aramış, zaten bu öğrencinin intikam almak isteyeceğini tahmin eden öğretmeni de okula polis çağırmış. Yani bıçaklama sırasında okulda polis de var. Şimdi hastalığa yanlış teşhis koyarsak, ilacı da yanlış veririz. Onun için doğru teşhis ve doğru ilaç hedefimiz olmalı. Aynı hatalı teşhisi boşanma aşamasındaki eşler için de yapıyoruz. Kadına koruma veriyorsunuz, erkeğe elektronik kelepçe takıyorsunuz ve o erkek polisin yanında bile aklına koymuşsa o eşi maalesef öldürüyor. Ben vakıadan bahsediyorum. O zaman polis ve elektronik kelepçe demek ki tek başına çözüm değil. Bu gerçeği görmezsek işi çözüyoruz zannıyla sürekli havanda su döveriz. Olayı protesto için sokakta yürüyen bir bayan öğretmen kendisine uzatılan kameraya konuşuyor:

- Bundan sonra çantamda biber gazı taşıyacağım.

Böyle tedirgin bir öğretmenin öğrencisine verebileceği bir eğitim söz konusu olabilir mi? Burada işin özünde normal liselerdeki eğitim probleminin yattığını düşünüyorum. Mesela öğrenciler tarafından öğretmenlerin dövüldüğü, bıçaklandığı, hayatına kastedildiği eylemler İmam-Hatip okullarında neredeyse yoktur. Bu İmam-Hatip lisesi öğrencilerine verilen dinî eğitimin bir sonucudur. Ben pek çoğu ölümle sonuçlanan karı-koca kavgalarında da ilacın eğitim olduğu kanaatindeyim. Bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı’na ciddi görev düşmektedir. Halkımıza camiler kanalıyla verilecek bir eğitimin, karı-kocanın birbirine Allah’ın bir emaneti olduğu, mutlu bir aile hayatı için eşlere düşen vazifeler maddeler halinde öğretilmelidir. Taaa buradan işe başlamadıkça mutlu sona bir türlü gidemeyeceğiz. Okullara seçmeli Kur’an-ı Kerim ve siyer dersleri konulunca “Tüm okulları İmam-Hatip’e çeviriyorsunuz!” diyenler şapkalarını önlerine koyup düşünmelidir. Cumhuriyetin 90. yılında işte geldiğimiz nokta. Yetiştirdiğimizi sandığımız insanlar ya öğretmenini bıçaklıyor ya da hastanede bir yakınınıza şifa dağıtmaya çabalayan doktoru bıçaklıyor, ya da öğretmen, öğrencisini öldüresiye dövüyor.

Testi su sızdırıyor, çatlağı nasıl onarırız, bunu hiçbir ard niyeti olmadan samimiyetle herkes düşünmeli, eteğindeki taşları dökmelidir. Tabii burada öğretmenlerin de nerelerde eksiği var, bunların da ciddiyetle konuşulması lazımdır. Okullarımızdaki tüm öğretmenler yeniden meslek içi eğitimden geçirilmelidir. Burada yaşanmış iki örneği özellikle anlatmak istiyorum.

Hüseyin Goncagül, bugünlerin ünlü şovmeni, Nasreddin Hocası, televizyoncusu, on parmağında on marifet, öncesinde de İngilizce öğretmeni. Kadıköy İmam-Hatip Lisesi’nde bir sınıfta ders yapıyor:

- Arkadaşlar, geçen hafta verdiğim ödevleri çıkarın.

Sınıfın en önünden kontrole başlar. O devirde sınıflar tıkış tıkış, bir sırada üç kişi oturuyor. En baştaki öğrenci ödevini gösterir. Sıra ortadaki öğrenciye gelir:

- Hocam, ben ödevimi yaptım, ama evde kaldı.

Goncagül, önce sağındaki öğrenciye sorar.

- Bu arkadaşınız hiç yalan söyler mi?

- Söylemez öğretmenim.

Sonra o öğrencinin solundaki arkadaşına sorar aynı soruyu. Ondan da aynı cevabı alır:

- Dürüst bir arkadaştır, hiç yalan söylemez.

Goncagül, ortadaki öğrenciye dönüp:

- İki arkadaşının şahadeti kâfidir, haftaya getir ödevini.

Ders biter ve İngilizce hocası sınıftan çıkar, beş-altı adım atmıştır ki, arkasından ağlamaklı bir ses duyar:


- Hocam, ben ödevimi yapmamıştım, yalan söyledim.

Goncagül, öğrencisini utandırmamak için yüzüne bakmadan konuşur:

- İslamda nedamet de güzel bir şeydir. Haftaya yap, getir ödevini.

İngilizce hocası ve öğrencisi eğitimin ilmine adeta bir manifesto sunmaktadırlar. Ben bu olayı emekli bir öğretmene anlattığımda gözyaşlarına boğulduğu ve bana:

- Arkadaş, ben öğretmenlik hayatımda çok yanlışlar yaptım. Sen neredeydin, sadece bu olayı bile bana meslek hayatımın başında anlatsa idin meslek hayatım değişirdi, dedi.

Bizdeki pek çok öğretmen, “Yalan söyledim” diyen öğrencisini sınıfa sokarak, yüzüne tükürür ve “Bak iki arkadaşın sana dürüst diye şahadet etti, sen ise bir yalancı imişsin” der ve onun ömür boyu sağlam bir yalancı olmasını sağlardı. Zira artık onun için doğru söylemek cezalandırılmak demek olurdu.

Yine bir olay iyi bir Müslüman entelektüel olan ve Ana Britanicca’nın İslamla ilgili maddelerini de yazan Ahmet Özalp, yıllar sonra edebiyat öğretmenliğine dönmek istedi. İstanbul’da Anadolu Hisarı Lisesi’ne tayini çıktı. Okul müdürü sordu:

- Hocam, sana hangi sınıfları vereceğim?

- Müdür Bey, lisenin en haylaz sınıflarını ver.

- Valla hocam, günah benden gitti, sen istedin.

Ve mesleği bırakma pahasına hiçbir öğretmenin derslerine girmediği lisenin son iki sınıfı Özalp Hoca’ya verilir. Özalp sınıfa girdiğinde bir beş dakika ayakkabıların, kitapların, tebeşirlerin havada uçuştuğunu görür. Sonunda sınıf susar:

- Arkadaşlar, ben yeni edebiyat öğretmeninizim.

Özalp hoca, görünüşte acemi, ama hayat tecrübesi olan bir insandır. Önce sınıfın röntgenini çeker. En arkada bir öğrenci sınıfın mayalandırıcısıdır. O istediğinde sınıf ayaklanmakta ve yine o istediğinde tüm sınıf sessizliğe gömülmektedir. Aynı öğrencinin diğer sınıfların da azdırıcısı olduğunu tesbit eder. Bir gün o öğrenciyi dışarıda bir parka davet eder. Aralarında bir öğretmen-öğrenci değil iki arkadaş ilişkisi kurar, paketi çıkarır ve sigara teklif eder:

- Yok hocam olmaz.

- Sigara içtiğini biliyorum. Burada öğretmen değilim, yak.

Özalp Hoca, o genci çözer önce. Uzun uzun dinler onu. Annesi, babası ayrıdır ve dedesi ile yaşamaktadır. Hayata öfkesi vardır ve bunun acısını sınıfta hocalarından çıkarmaktadır. Ahmet Özalp, o öğrenci ile kurduğu diyalogla bütün son sınıfları disiplin altına alır, yardımcısı o öğrencisidir. Bu başarı okulun müdürünü ve tüm öğretmenleri şaşkına çevirmiştir.
Özalp Hoca, o güne kadar kuralların çaresiz kaldığı bir lisede kural dışı yeni bir yol haritası ile problemi çözmüştür.

Yazımızı bu hususta yapılmış örnek bir çalışma ile bitirelim. Eğitimci Zekeriya Erdim, her biri kulağımıza küpe olacak öğretmenlerin başından geçen ilginç hatıraları derlemiş ve Üsküdar Belediyesi de bunları “Öğretmenin Günlüğü” adı ile kitaplaştırmış, mümkün olsa da Türkiye çapında bilhassa emekli veya görevdeki öğretmenlerin kaynağından süzülüp gelen her biri birer ders içeren hatıraları derlense ve tüm okullara dağıtılsa.

İnanın bunlara her zamankinden fazla ihtiyacımız var. Öğretmenlerimiz de “Ben nerde yanlış yapıyorum” sorusunu kendisine sormalı.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Fatih Uğurlu Arşivi