Mehmet Talu

Mehmet Talu

Kültürel ve dini açıdan Sevgililer Günü

Kültürel ve dini açıdan Sevgililer Günü

Dinimiz İslâm, Sevgi Temeli Üzerine Kurulmuştur. ALLAH Teâlâ, kullarını çok sever.

ALLAH Teâlâ’nın isimlerinden olan vedûd, O’nun kullarını çok sevdiğini ifade eder. Ayrıca: “... Allah onları sever, onlar da ALLAH Teâlâ’yı severler...”(1) ayet-i kerimesi Allah ile kullar arasındaki karşılıklı sevgiyi vurgulamaktadır. Bu sebeble Senede bir gün değil, Her gün SEVGİLİLER GÜNÜ

Sevgililer Günü, her yılın 14 Şubat günü birçok ülkede kutlanan özel bir gündür. Şu nedenlerle biz bu güne katılmıyoruz:

1- Gayrımüslim patetntlidir. Kökeni, Roma Katolik Kilisesi’nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir şahsın adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda “Aziz Valentin Günü” olarak bilinir. Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.

Günümüzde de, bazı toplumlarda sevgililerin birbirine hediyeler aldığı, kartlar gönderdiği özel bir gün olarak devam etmektedir. Tahminlere göre 14 Şubat günü, tüm dünyada 1 milyar civarında kart gönderilmektedir.

Sevgililer günü, evlilerin kutladığı veya evli çiftlerin birbirlerine olan sevgilerini hatırlatıp tazeledikleri yönündeki söylemden ibarettir. Halbuki Birbirini sahiden seven hiçbir çiftin senede bir gün birbirlerine sevgilerini ilan etmeye ihtiyaçları yoktur. Hem de sevgi bir güne mahsus değildir, sevgi günün her saatinde bozuk para gibi harcanmaz. Eşler birbirlerinin yüzüne sevgiyle bakar, birbirlerinin içini aydınlatır ve bu böyle devam eder. Dile düşmüş bir şeyin fiiliyatta varlığı yoktur.

Sevgileri ertelemeye gelmiyor. Onu hatırlamak için, ille de sevgililer gününü beklemeye gerek yok. ALLAH Teâlâ, sevgiyi sürekli yarattığına göre, kalplerde de bu sevgiyi sürekli tazelemek gerek… Verdikçe azalmayacak şeylerden biridir sevgimiz. Kuyunun suyu gibi, çektikçe yerine daha fazlası gelir, gönderilir.

2- Ayrıca sevgililer günüyle amaçlanan aralarında nikâh akdi bulunmayan çiftlerin “sevgililer” olarak günaha davet ve teşvik edilmesidir. Hem de günahı bireyler arasında gizli olmaktan çıkarıp kitleselleştirerek ve genel teamül haline getirerek bir başka deyişle, evlilik bağının zayıflatılması, gayri meşru cinsel ilişki ve yakınlaşmaların kabul edilebilir formlara sokulması ve bunun üzerinden pagan seküler kültürün toplumsal tutumlar ve teamüller seviyesinde içselleştirilebilir formlara sokulmasıdır. Bu, tüketimin tahrik edilmesinden çok daha önemli ve yıkıcıdır.

Sevgililer Günü denilince akla flört ya da nikâhsız beraberlikler gelir. Sevgililer Günü uydurmacasıyla nikâhsız beraberlikler meşru ve gayet doğal gösterilmeye çalışılmaktadır. Hatta 14 Şubat günü “Bugün Sevgililer Günü ve benim bir sevgilim bile yok” kabilinden sözler işitmemiz bu günün acı neticelerinden biridir. Sanki herkesin bir sevgilisi olmalı ve onunla bir şeyler paylaşmalıdır. Oysa karşı cinse duyulan muhabbetin en güzeli helâl dairede olanı ve bu sevginin neticesinde Allah rızasının kazanılmaya çalışılanıdır.



Tüketim Günü: Sevgililer Günü

3- Tüketim dünyasının birçok tuzakları var. “Sevgililer günü” de bunlardan birisidir. Hediye alımlarından kaynaklı piyasada satışlar artmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak olayın ticari yönü çok fazla önem kazanmış, sevgililer günü tüm dünyada ticaretin canlandığı bir dönem haline gelmiştir. Bu tür özel günler kapitalizmin insanları sömürmek için hayat yolu üzerine kurdukları tuzaktan başka bir şey değildir. Hediye alacaksın, kapitalizmin cebine para akıtacaksın.



Müslüman ve Sevgililer Günü

Modern, laik ve demokratik bir toplumda herkes istediğini yapar. Bunun yanında yapılan her şeyi eleştirme hakkı da mahfuzdur. En azından söylem düzeyinde ve yasal olarak bu böyledir. Modern-pagan bir hayat tarzını seçenlere bizim bir diyeceğimiz yok. Sorun tabii ki, bize ait olmayan pagan bir teamülün eleştirisi değil, adına “muhafazakar-dindar” denen çevrelerin ve mevkutelerinin de bu günaha davete iştirak etmiş olması ve “bir proje” çerçevesinde bizim henüz bilinç kazanma aşamasında olan genç nesillerimizi günah nesnesi haline getiren sürece katılmasıdır. Biz de demokratik bir ülkede eleştiri hakkımızı kullanıyor, dinlerini ciddiye alan insanlara, bu günaha davetiye çıkaranlara karşı kendilerini ALLAH Teâlâ’nın hudutlarını ayakta tutarak korumaları gerektiğini hatırlatıyoruz.

Unutmayalımki, “Sevgililer Gününün” esas ismi Aziz Valentin Günüdür ve geçmişi putperest Batı kültürüne dayanır. Bu sebeple bir çok müslüman ülkesinde hoş karşılanmamaktadır.

Bu âdeti Müslümanlar bile çıkarsa, gayri meşru sevgiyi meşru gibi gösterme gayreti ki hiç tasvip edilmez. Gayrimüslimlerin şiarı olan ve dini prensiplerimize aykırı düşen örf ve adetlerini benimsemek kesinlikle caiz değildir. Noel ve miladi yılbaşı etkinlikleri gibi… Çünkü bu gibi örf ve adetler İslami bir şiarı kaldırmakta ve Müslümanların onlara meyletmesine sebep olmaktadır. Mesela noel ve miladi yılbaşı, hicri yılbaşıyı unutturmaktadır.

Dinimizde mevcut olan bir hususu gayrimüslimler de benimsiyorsa, biz onu yine kendi dini prensiplerimiz içerisinde değerlendiririz. Mesela sevgi, dinimizin bir emridir. Ancak bunu gayrimüslimlerin benimsediği güne tahsis etmek ve onlar gibi hareket etmek kesinlikle doğru olmaz.

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Müslümanlara; diğer dinî topluluklara göre farklı bir kimlik bilinci ve kültür değerleri manzumesi kazandırmak için gayret ettiği, bu uğurda saç-sakal, kılık-kıyafet, yeme-içme adabı da dâhil pek çok konuda tavsiyede bulunduğu düşünülürse, bu tür özel gün kutlamalarının sıradan bir kutlama olarak kabul edilmesi ve tabiî karşılanması mümkün olamaz.

Aksine, bu tür âdetler toplumumuzda kültürel tahribata ve kimlik bunalımına yol açmakta, yeni yetişen kuşakları kendi öz değerlerinden koparıp Batı’nın hayat tarzına alıştırmakta, sonra da onların değer ve inanç esaslarına sıcak bakmaya ve giderek onları benimsemeye götürebilmektedir.

öyle olunca, Müslüman toplumların bu tür âdetler yerine kendi kültür ve değerlerinden kaynaklanan alternatif program ve faaliyetler geliştirmesi ve yaşatması ayrı bir önem kazanmıştır.Günümüzde toplumların kültürel değerlerini, hatta itikadî ve ahlâkî eğilimlerini; sahip oldukları hayat tarzı, ekonomik yapı, yerleşim ve ulaşım imkânı, iklim ve çevre, eğitim, folklor, örf ve âdet gibi ilk bakışta konuyla ilgisiz gözüken birçok husus derinden etkilemekte ve sonuçta mekanizma kendi değerlerini üretmektedir. Avrupa’daki Müslüman-Türk işçilerimizin çocukları ve torunlarının bugün Batı’nın kültür ve gelenekleri altında nasıl değiştiği ve giderek o toplumla bütünleşmeye başladığı iyi izlenirse, toplumumuza yabancı kültürlerden taşınan veya ya-bancı toplumlara özenti şeklinde başlayan örf ve âdetlere karşı duyarlı olunmasının önemi daha iyi anlaşılır. Bunun için alınabilecek bir önlem de: Kendi kültürel mirasımızdan ve dini anlayış ve heyecanımızdan kaynaklanan değerleri, gelenek ve âdetleri iyileştirerek yaşatmaya ve geliştirmeye çalışmak olabilir. Hiç şüphe yok ki milletler, millî örf ve adetleriyle tanınırlar ve onlarla yaşarlar. Millî örf ve adetleriyle tarih sinesindeki şerefli mevkilerini korurlar. Çünkü millî örf ve adetler, bir milletin millî kültürünün ve dinî inancının aynasıdır. Millî örf ve adetler, bir milletin şahsiyeti ve tanıtıcı vasfıdır. Sağlam millî örf ve adetlere sahip milletler, dinî bağları kuvvetli ve millî kültürü yüksek olan milletlerdir. Milletlerin örf ve adetlerine, millî kültürleri ve dinî inançları güç verir ve şekil kazandırır. Hatta dinden de kuvvetli olur.

Bu sebeple hiçbir Müslüman milli kültüründe olmayan, dinî akidesine ters düşen özentilere hayatında yer vermez. Çünkü o bilir ki, Rabbi kendisinden olmayanlara özenmeyi ve onlar gibi sefih hayat yaşamayı yasaklamıştır. Sevgililer günü, Hıristiyan Batı toplumunun kültürüdür. Kültür din ve ideolojinin bedenlenmesi, ete kemiğe bürünmesidir. Bu ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir.

Eğer birileri din ile kültürü birbirinden ayırmaya, aralarındaki bağı koparmaya kalkışırsa -zor olmakla beraber bunu yapabilirse- kültür ile beraber dîni de değiştirme yoluna girmiş olur. Bedenini parça parça kaybeden din gider (milletin hayatından çıkar) onun yerine yeni kültürün dini veya dinsizliği gelir.

Kültür ile din arasında böyle bir bağ bulunduğuna göre; kültürün değişmesi dini yakından ilgilendirir. İslâm’ın beş temel amacından biri dini (müslümanların hayatında İslâm’ı) korumaktır. İslâm’ın korunmasını olumsuz etkileyen bir davranış, bir kültür değişimi, bir kültür taklidi haramdır, bazen bununla da kalmaz dinden çıkma sonucunu doğurur.



Gayrimüslimlere Benzemek

Dinimiz; kâfirlere, münafıklara, batıl din ve ideoloji mensuplarına muhalefet etmeyi emretmiş ve onlara benzemeyi kesin bir şekilde haram kılmıştır. Çünkü dış görünüş itibarıyla onlara benzemek, neticede ahlakî değerlerde, kötü ve çirkin işlerde ve hatta inançta onlara benzemeye sebep olur. Gerçekten giyimde, sözde, davranışta ve işlerdeki benzeşmeler kalplere tesir ederek onlara karşı sevgi ve saygı meydana getirir. Kısacası gayrimüslimlere benzemenin haram olduğunda icma vardır.

İslâm dininin inanç, ahlâk, ibadet ve muamelât alanında getirdiği hükümler, öngördüğü kural ve tavsiyeler Müslümanlarca öteden beri bir bütün olarak kabul edilmekte, günlük ve sosyal hayatla ilgili şekil ve muhteva bile çoğu defa bu bütünün bir parçası olarak mütalaa edilmektedir. Öte yandan Kur’an-ı Kerîm,-ı Kerim ayetlerinin ve risâleti boyunca Hz. Peygamber (S.A.V.)Efendimizin sıkça üzerinde durduğu konulardan birisi de, Müslümanların fert ve toplum olarak belli bir kimlik kazanmaları, kendi şahsiyetlerini korumaları ve kendilerine güven duymaları olmuştur. Çünkü bu, Müslümanların bütünleşmesi, belli bir siyasal organizasyona girip devlet kurması ve millet olması kadar, kendi inanç ve ibadetlerini, değer ve özelliklerini korumaları açısından da önemlidir. Bu itibarla Kur’an-ı Kerîm,-ı Kerim, Müslümanlara ısrarla birlik ve bütünlük içinde olmalarını, müşrik ve gayrimüslimleri dost edinmemelerini, onlarla gayri İslâmi bir kültürün etkisi altında kalmayı kaçınılmaz kılacak şekilde sıkı bir ilişkiye girmemelerini emretmektedir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost ve idareci edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). Sizden kim onları dost ve idareci edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz ALLAH TEÂLÂ, zalimler topluluğuna yol göstermez, onları hidayete erdirmez.”(2) “Yahudiler de Hıristiyanlar da; sen onların dinlerine uymadıkça asla senden razı olmayacaklardır. De ki: ALLAH Teâlâ’nın yolu, doğru yolun ta kendisidir. Yemin olsun ki, sana ilim geldikten sonra, eğer sen onların arzularına uyacak olursan, senin için ALLAH’tan ne bir dost ve ne de bir yardımcı vardır.”(3)

Ayet-i kerimelerde ifade edildiği gibi: Başka dinden olanlar, özellikle Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslümanların dostu olmazlar; onlar ancak birbirinin dostu olur, birbirini desteklerler. Zaman zaman Müslümanlara yaklaşmaları, kendi menfaatleri bunu gerektirdiği içindir. Müslümanların bunu unutmamaları ve kendi aralarındaki dostluğu güçlendirmeleri zaruridir. Müslümanların arasına sızan ikiyüzlüler, felâket tellâllığı yaparak onları, müminleri bırakıp kâfirlere yöneltmek isterler; iman ehlinin bunlardan da sakınması gerekmektedir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmeyin. (Bunu yaparak) ALLAH Teâlâ’ya, kendi aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?”(4) “Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar. Bilsinler ki gerçekten bütün izzet ve şeref yalnızca ALLAH Teâlâ’ya aittir.”(5)

Ayet-i kerimelerde açıkça ifade ediliyor ki: Gerek milletler arası münasebetlerde ve gerekse fertler ve topluluklar arası münasebetlerde müminler, daima müminlerin yanında yer alacak; güç, kuvvet ve şerefi bu beraberlikte arayacaklardır. Kendilerini korumak veya güçlenmek için kâfirlere başvuran milletler küçüldükleri gibi fertler de manevi değerlerinden kayıp verirler. Kâfirleri ve müşrikleri dost edinmeme konusu, Kur’an-ı Kerîm,-ı Kerimde sık sık zikredilen ve üzerinde durulan bir konudur. Yahudi ve Hıristiyanların müminlere dost olamayacağı, Müslümanların da onları dost edinmemeleri gerektiği ısrarla belirtilmiştir. Müminler, küfür ehlini veli, dost ve idareci edinemez. Ancak zaruret sebebi ile işbirliği ve dayanışma, ülkeler arası ilişkilerin gerektirdiği ticarî, ekonomik sağlık ve sosyal alanlarda karşılıklı çıkar ilişkisi çerçevesinde antlaşmalar yapılması mümkün ve caizdir. Fakat bu dostluktan farklı bir ilişkidir. Bir Müslümanın Yahudi veya Hıristiyan gayrimüslim bir komşusu olabilir. Komşuluk münasebetleri elbette olacaktır. Ama Müslüman, Müslüman kalmalı, gayrimüslim de gayrimüslim kalmalıdır. Müslüman, Cenab-ı Hakk’ın “Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.”(6) buyurduğu gibi, demelidir.

Bu ayet-i kerimelerin yanı sıra Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz de Müslümanları, itikadî ve ahlâkî alanda olduğu gibi kılık ve kıyafet, şekil ve merasim yönünden de müşriklere, gayrimüslimlere benzememeye davet ve teşvik etmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Müslüman olmayanlara benzememeye o derece dikkat ederlerdi ki, aslında yaptığı halde sonradan onlarda gördüğü hareketlerde bile değişiklik yaparlardı. Bunlar, çevredeki kültür ve medeniyetlerle, din ve kavimlerle iç içe yaşayan o dönem Müslümanlarına ayrı bir kimlik ve özellik kazandırıp, onların kendi içerisinde bütünleşmelerini sağlamaya yönelik önlemlerdir. Meselâ: Henüz hicret etmeden evvel Muharrem ayının onuncu (Aşure) günü oruç tutmayı adet edinmişlerdi. Hicret’ten sonra Medineli Yahudilerin de bu günü takdis ettiklerini görünce onlara benzememek için Muharrem ayının dokuz ve on veya on ve on birinci günlerinde oruç tutmaya başlamışlardır. Yine müşriklere benzememek için ashabına; sakallarını uzun, bıyıklarını kısa kesmelerini emretmişlerdir. Useym b. Küleyb (R.A.)nun, dedesinden rivayetine göre Resûlullah (S.A.V), Müslüman oldum diyene: “Kâfirlik alâmeti olan saçını kes ve sünnet ol”(7) buyurmuştur. Bu hadis-i şerif Müslüman olan her gayrimüslimin gusül abdesti alması gerektiği gibi, saçlarını da tıraş etmesi gerekir anlamına gelmez. Ancak kâfirler, her beldede kendilerine mahsus saç şekli tespit etmişler, moda ortaya koymuşlardır. Mısır’da, Hindistan’da saçın hiç kesilmeyen kısımları vardır. Zaman zaman tıraş olsalar bile, o hususi kısma dokunmazlar. Bu, bir nevi onların dinlerinin, inançlarının bir gereğidir, milliyet sembolüdür. Şu halde böylesi bir kısım saç, İslam’la küfür arasında bir alamet-i farika olmaktadır. İşte Resûlullah (S.A.V), kâfirliğin alameti olan bu saçın kesilmesini emretmiştir. Abdullah b. Ömer (R.A.)dan rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V) Efendimiz: “Kim bir millete benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.”(8) buyurmuşlardır.

Bu hadis-i şerif benzemenin müspet ve menfi kısımlarını içine almaktadır. Çünkü teşebbüh (benzemeye çalışmak): Başkalarının yaptığı bir işi onlara uyarak yapmak demektir ki hayır ve şerde, günahta, küfür ve imanda olabilir. O halde bu hadis-i şerif: Kâfirlere, fasıklara, günahkârlara benzemeyi yasakladığı gibi, başta Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize olmak üzere, sahabe-i kirama, meşayiha, takva ve salah sahibi kimselere benzemeyi de teşvik etmektedir.

Özellikle Yahudi ve Hıristiyanlar, kısacası İslam’a inanmayan bütün toplumlar, Müslümanların benzememekle emir olundukları toplumlardır. Amr b. Şuayb (R.A.)nun, dedesinden rivayetine göre Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz:

“Bizden başkasına benzemeye çalışanlar bizden değildir. Yahudilere ve Hıristiyanlara benzemeyiniz…”(9) buyurmuşlardır. Dikkat edilirse İslamdan çıkıp başka bir millete dâhil olmak için, İslâm’ı ve Kur’an-ı Kerîm,-ı Kerim’i inkâr etmek gerekmiyor. O millete benzemeye çalışmak dahi yeterli olmaktadır.

Dinimiz İslâmiyet; güneş doğarken, zevalde (tam tepede) iken ve batarken, ateşe karşı namaz kılmayı yasaklamıştır. Bunun sebebi de, güneşe tapan ve ateşe tapınan milletlere benzemememizi temin etmektir.

Bakınız, dinimiz ibadet hususlarında bile gayrimüslimlere benzemeye müsaade etmemektedir. Yukarıda bahsi geçen, “Kim bir millete benzemeye çalışırsa, o da onlardandır,” hadis-i şerifi bu konuda çok önemli bir toplum gerçeğine işaret etmektedir. Şeklî benzeşmenin sonucu, itikadî benzeşmeyi getirecektir.



(1) Maide süresi:54

(2) Mâide sûresi 51

(3) Bakara sûresi: 120

(4) Nisa sûresi:144

(5) Nisa sûresi:139

(6) Kafirun sûresi:6

(7) Ebu Davud, Taharet:131, Taberani, el-Mucemu’l-Kebir, 19/14, No:20

(8) Ebu Davud Libas:5

(9) Tirmizi, İsti’zan:7

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum
Mehmet Talu Arşivi