Yavuz Bahadıroğlu

Yavuz Bahadıroğlu

Ahreti dünyada yemeye alıştık mı?

Ahreti dünyada yemeye alıştık mı?

Eskiden alkışlamayı da, alkışlanmayı da pek sevmezdik…

Batılılaşma sürecinde başlayan alkış tutkumuz git gide bütün ruhumuzu avuçladı, alkışsız, tantanasız yapamaz olduk…
Politikacı kürsüye çıkarken alkış, inerken alkış…
Konuşurken alkış, susarken alkış…
Pop şarkıcısı yürürken alkış, dururken alkış…
Meşhurlardan birinin şöyle kısa bir selam vermesi bile ortalığın alkıştan inlemesine sebep oluyor…
“Gıdamız alkıştır” diyorlar…
Bu söz, bize tuhaf gelmemeye başlayan sonsuz tuhaf bir sözdür aslında...
Ahrete bir şey bırakmama yemini gibi!..
¥
Konferanslarım alkış kıyamet. “Alkış yerine dua edin” diyorum, onu daha çok alkışlıyorlar.
Konuşmacı öyle bir şartlanma şartlanıyor ki alkışa, konuyu bir tarafa bırakıp alkışlanacak atraksiyonlar yapmaya başlıyor, konferansını hamasi nutka dönüştürüyor…
Oysa biz eskiden ne alkışlamayı bilirdik, ne alkışlanmaya çalışırdık: Tüm amellerimizde “Allah rızası” esastı.
“O razı ise gerisi boştur” derdik.
Buyurun, Yavuz Padişah’ın alkıştan nasıl kaçtığına bakın…
Aylar süren zorlu Mısır Sefer-i Hümayunu’ndan İstanbul’a dönmüş, ordusuna biraz nefes aldırmak için, Maltepe’de konaklamıştı.
Artık o sadece “Sultan-ı İklim-i Rum” (Anadolu Sultanı) değil, aynı zamanda “Sultan-ı Arap”tı. Daha da önemlisi o hem “Halife-i Ruyi zemin”, hem de “Hâdım-ül Haremeyni’ş-Şerefeyn”di (Kutsal toprakların hizmetkârı).
Bunu simgelemek için sembolik bir süpürgeyi sarığına sorguç yapacak, hayatı boyunca taşıyacaktı.
Beraberinde mukaddes emanetleri de getiren Yavuz Sultan Selim, vezirleri tarafından Maltepe’ye kurduğu ordugâhta karşılanıyor, Dersaâdet’in (İstanbul) bir gelin gibi süslendiği, halkın günlerdir kendisini alkışlamak için beklediği, şanına layık bir karşılama töreni yapılacağı bildiriliyor.
Vezirleri dinleyen Yavuz Padişah’ın kaşları çatılıyor. Gazabından ürken vezirler şaşkın şaşkın bakışıp ne kusur ettiklerini düşünüyorlar.
Nihayet vezirlerden biri tüm cesaretini toplayıp soruyor:
“Şevketlü Hünkârım, yanlış bir şey mi söyledik?”
Yavuz Padişah acı acı gülüyor:
“Hayır” diyor, “siz yanlış bir şey söylemediniz. Ya biz yanlış bir şey mi yaptık ki, halkımız bize alkış ücreti vermeye kalkışıyor?”
Hiçbir şey anlayamıyorlar. Yavuz ciddileşiyor:
“Bakın a vezirlerim, beylerim; kararında takdir insanı teşvik eder, aşırı takdir ise bitirir. Biz alkışlar eşliğinde bitmekten korkmaktayız. Allah biliyor ki, ahaliden alkış almak için değil, Efendimiz Aleyhisselâtü vesselâmın dâvetini icabet için bu sefere çıktık.”
Gece kılık değiştiriyor. Atla Üsküdar’a gidiyor. Sıradan bir sandal kiralanmasını emrediyor. Kendisi gibi kılık değiştirmiş dört muhafızıyla birlikte Sarayburnu’na geçiyor. Arka kapıdan sarayına giriyor (Bu ibret tablosu “Biz Osmanlıyız” isimli kitabımdan özetlenmiştir).
Ordulardan korkmayan Yavuz Padişah, alkıştan korkmuş, alkıştan kaçmıştır…
Çünkü alkış “iğfal” edicidir!
 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yavuz Bahadıroğlu Arşivi