Lütfü Şehsuvaroğlu

Lütfü Şehsuvaroğlu

Akif’e Devam: 3 Eseri Büyük Ama Hayatı Eserinden Büyük

Akif’e Devam: 3 Eseri Büyük Ama Hayatı Eserinden Büyük

Hayatı ile eserini tamamen birleştirmiş; fikriyatını, sanatını, seciyesini yaşadığı cemiyetle mütemmim kılmış neredeyse bir başka şair bulmak pek zordur. 

Arkadaşı ve hakkında yazılmış en güzel kitaplardan birini yazmış bulunan Süleyman Nazif bakın ne diyor:

“Tabiatin hüsn ü kubhu, Mehmud Âkif’in adese-i rü’yetine münferid sûrette aks etmiyor; o hüsn ü kubhda behemehâl cemiyetin elvâh-ı mukadderâtı da memzûcdur. Her yerde, her manzarada cemiyet-i beşeri ve bilhassa o cemiyetin şu’be-i İslâmiyesini görür. O, hem tahkiyede hârikulâde kudret ve tasvîr ü ihsâsta tekellüfsüz ve cûşâcûş belâgatler gösteren bir şair, hem eşyayı ve vekayi’i ruhlarına ve serâirine nüfûz eden nazarlarla gören bî-menend bir râsıddır. Mehmed Âkif gibi şiirlerini bizzat yaşamış olan şairlerin mahiyet ve kıymetleri, eserleri serâpâ okunduktan sonra anlaşılır. Yazılarının yalnız bir veya birkaçını görerek hüküm vermek, bir vücudun tek bir uzvunu tedkik ilehe’yet-i mecmuası ve meselâ bir kemiğe bakarak beşerenin güzelliğini teşhis etmeye çalışmak gibi bî-sûd ve nâ-kâfîdir.” (Süleyman Nazif, Mehmet Akif, Milli Hareket Yayınları, İstanbul 1971, s:85)

Mehmed Âkif’i besleyen kaynak klasik kültürümüz, Divan edebiyatı, Âşık tarzı edebiyatımız, tasavvuf kültürü, İmparatorluk cemiyeti, çözülüş döneminin pratiği, koca bir tarih ve medeniyet ile Doğu manzum hikâyeciliği -özellikle Sadi’nin etkisi yanında Batı realizmi, naturalizmi, İslâm ideali, Devlet ve millet ve her ikisinin trajik günleriyle müsbet bilimler tahsilidir. Bütün bu kaynaklara bir de şairin çok nadir insanda bulunan gerçek samimiyet duygusu, yine çok nadir sanatçıda bulunan hayat ile eser arasında bu kadar bütünlük teşkiline imkân vermiştir. 

Akif’in Yüksek Karakteri ve Ülkücülüğü

Mehmed Âkif Ersoy’un Türk düşüncesi içindeki yeri, hem akıl, ilmi, rasyonalizmi öne çıkaran ve terakkiye mani olmayan İslam ve onun birliği, onun asrın idrakine söyletilmesi cehdini samimiyet başta olmak üzere lirik ve estetik biçimde terennüm etmesi yanında; yeis girdabına sürüklendiğimiz en karanlık günlerde bile taşıdığı ülkücülük karakteriyle tarif edilebilir. 

“Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak

Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak”

diyen Âkif, ülkücülüğün zirvesindeki isimdir. Bir medeniyet dirilişçiliği mânâsına gelen ülkücülük, medeniyetlerin bir kültür üst sistemi olarak doğrudan din coğrafyası ile örtüşmesi yüzünden dinde yenileşmeci karakterini Mehmet Âkif’te bulur. 

“Din, insanlığın en eski, en derin, en köklü, en besleyici duygu ve düşünce kaynaklarından biridir. Bütün dünya tarihinde dinden ilham alan yüzlerce büyük sanatkâr, filozof, âlim ve aksiyon adamı vardır. Dinin en büyük düşmanı olmakla beraber, bir bakıma marksizmin arkasında da dini doğuran temel duygular ve imajlar vardır. ... Şu muhakkak ki Tolstoy ve Dostoyevski gibi büyük dindar edipler yetiştirmiş olan Ruslar, mistik heyecanlarını marksizme taşıdıkları için bu kadar aşırıya gitmişlerdir. Avrupa’da rasyonel bir fikir sistemi olan marksizm, Rusya’da mistik bir yaşayış hâline gelmiştir. Beşerî duygular, tıpkı enerjiler gibi çeşitli şekillere girebiliyorlar.

Türkler, bin yıl İslâmiyeti dolu dolu, derinliğine ve genişliğine yaşamışlardır. Son bin yıllık târihimize ve hayatımıza İslâmiyet şekil vermiştir. O bizim kollektif gayrişuurumuzun temel unsurlarından biri haline gelmiştir. Eski şekiller onun serbest bir tarzda ifade edilmesine engel oluyor. Derine, kaynağa gitmemizi güçleştiriyor. Orta çağdan kalma şekillerin ötesinde, Yunus ve Mevlânâ’nın kendi çağlarında buldukları alev gibi bir yanar merkez vardır ki, biz işte onu bulamıyoruz.

Yenilik kendisini her şeyden önce üslupta gösterir. Yunus ve Mvlânâ islâmiyeti yeni bir şekilde yaşayarak yeni bir üslup yaratmışlardır. Âkif’in üslubunun yeni olması da dini yeniden yaşamasından dolayıdır. Şahsen eski üslupta basmakalıp dinî bir yazı gördüm mü, okumaya lüzum görmüyorum. Çünkü bu, onu yazanın dini yeniden yaşamadığını gösteren en açık delildir.” (Mehmet Kaplan, Nesillerin Ruhu, Hareket Yayınları, İstanbul 1974, s.152-153)

“Arûzu türkçeleştirmek ve konuşma diline yaklaştırmak husûsunda en büyük muvaffakiyeti, Mehmed Âkif gösterdi: Türk arûzunu onun  kadar başarı ile ve onun kadar tabiî kullanan, konuşma dilini arûz kalıplarına o kadar kolaylıkla sokan hiçbir şâir yoktur; Fikret’in yapmak isteyip de tamamıyle yapamadığını, Âkif gerçekleştirdi.” (Fuad Köprülü, Edebiyat Araştırmaları, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1986, s. 359)

“Hece vezninin arûzunkine yakın bir âhenk te’min edemiyeceğine inanmış olan Mehmed Âkif’i (Sırât-ı Mustakîm, 1326, nu. III, s.118), nazmı lüzûmundan fazla nesirleştirdiği için” tenkit edilebilir bulan Köprülü daha sonra hecenin ve tekrar Yahya Kemal’le arûzun dolayısıyla eski edebiyatın yenileştiği görüşündedir. 

Âkif sadece arûzun ve sade Türkçe ile eski edebiyatın yenileştiricisi olmakla kalmamış; o aslında “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” prensibi ile de yenileyici stratejisini kesinleştirmiştir. Onda iradenin dâvâsı, isyanın ahlâkı ve eskimez pörsümez yeninin medeniyet dirilişçiliği anlamındaki mücadele ruhu “ülkücü” Âkif’i edebiyat tarihimizin de, düşünce dünyamızın da 20.yy’daki en büyük temsilcisi yapmaktadır. O hem halka en yakın, aynı zamanda da yüksek karakteri ile yalnız başına bir sanatkârdır. O değerlerinin yılmaz savunucusu, ama aynı zamanda bunları ilimle yenileştirme cehdinde bir ediptir. 

“Âkif bugün Türkiye’de en çok okunan ve sevilen şairlerden biridir. Bunun sebebi, onun, hakikî bir ihtiyaca cevap vermiş olmasıdır. Âkif, İslâm dininin beşerî ve ebedî kıymetleri ile çağdaş medeniyet arasında köprü kurmuş olanların en başarılılarındandır. .... Çağdaş medeniyete karşı koyan, halkın din duygusunu ilim ve teknik ilerlemeye engel olacak tarzda istismar eden ‘yobaz’lara karşı da Âkif ve Âkif gibi düşünenler, dini toptan ilga etmek isteyenlerden daha iyi mücadele edebilirler. Zira selim akıl sahibi halk, onları kendisine daha yakın bulur.” (Mehmet Kaplan, Nesillerin Ruhu, s.127)

Elbette ki Âkif’in fonksiyonu yobazlıkla mücadelenin ötesindedir. İslâm medeniyetinin yeniden dirilişi için bir ülkücü karakter ile karşı karşıya olduğumuzun farkında olmalıyız. Bu ibda ve inşa gayretini gerektiren ve sadece şiirle altından kalkamayacağımız derin bir yenilenme hareketidir. 

Ebu Davud’un bahsettiği “her asırda dinî hayatı yenileyecek bir müceddidin geleceği” inancını da içine alan medeniyet dirilişçiliği ve dinî yenilenme Âkif’ten Said-i Nursî’ye kadar uzanır.

“Asrın şartlarına göre İslâm’ın yeniden yorumlanması şeklindeki teceddüt anlayışını Mehmed Âkif, “Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı” şeklinde ifade etmektedir.

Görünüşe göre, asrın idrakinden kastedilen, zamanın hâkim bakış açıları, ölçüleri ve ilkeleridir ki, bunlar da Batı kültürü tarafından tayin edilmiştir. Bunlara dayanarak İslâm’ın teorik yapısı değerlendirilip, yüceltilmiş, Müslüman cemiyetlerin hâlihazır durumları da aşağılanmıştır. Sistemli bir bütün kurulamamakla birlikte, bu gayretlerle, İslâm düşüncesini aydınlatma ve arındırma yolunda faydalı gelişmeler kaydedilmiştir.

Ancak, beklenen sosyal gerilim yaratılamamıştır. Çünkü, bir fikir akımı olarak gelişmiş, renkler kazanmış ama bir iman hareketi olamamıştır; öyle doğmamıştır. Bu, bir bakıma İslâmî duyuş ve düşünce biçimlerinin dışarıdan, sırf zihnî açıklamaları idi; yani, hayata geçirilememiş doğruları ihtiva ediyordu

Hâlbuki dinî hayatın yenilenmesi, İslâm’ın idraki ile hayatın yeniden görülmesi, kavranması ve değerlendirilmesi yani yaşanması ile mümkündür. Bunun da hareket noktası iman tazelemektir. İman hamlesi ile idrakler tazelenir, görüş, kavrayış ve yorumlama gücü artar. İmanın aydınlığına kavuşan idrak, ölçülerini ana kaynaklardan alarak dünyayı kavrar. Dünyası da dar, sınırlı, gelenekte katılaşmış değildir; rahattır, geniştir. “Asrın idraki” olarak isimlendirilen, insanın genişlemiş olan problem sahalarıdır. Yani asrın idraki, bakış açılarını, ölçüleri değil, problem sahalarını vererek hayat sahasının genişlemesine hizmet edecektir.

Bir fikir akımı olarak İslamcılık, tecdid-i iman için zihnî bir hazırlık olarak kabul edilebilir. Ancak, hadiseye iman tazelemekle başlanması gerektiğini sezen ve ömrünü bu yola vakfeden tek ve son Osmanlı aydını Said-i Nursî olacaktır.” (Nevzat Kösoğlu, Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler, Ötüken, İstanbul 1990, s. 763) 

Dinimizi ve medeniyetimizi hurafelerle kilitleyen yobazlığa karşı, yine o din ve medeniyet değerlerine sarılarak onları yeniden üreterek ve gerçek anlamda içselleştirerek mücadele etme tekniğini bize öğreten Âkif, Türk ülkücülüğünün yani Türk’ün ruh köküne sarılarak yeniden yükseltilmesinin belli başlı adresleri arasındadır. Türk düşünce çizgisinin Namık Kemal’den başlayarak ortak çizgisi Osmanlıcık-İslamcılık-Türkçülük tarzlarına rağmen medeniyetin kaynağı demek olan İslâm’ın yeni problem sahalarında yeniden yaşanması; yeni bakış açıları, ilkeler ve üsluplar kazanması elbette ilk başta, geleneğe uygun olarak şiirde kendini göstermekte; sonradan diğer disiplinlere yayılmaktadır. Bu açıdan Nevzat Kösoğlu’nun yaptığı gibi Âkif’in Said-i Nursi ile buluşturulması da anlamlıdır. 

Ama Akif’in bugün üzerinde durulması gereken asıl yönü onun ekonomi politiğidir. Çünkü Akif’in yüksek karakterini ve ülkücülüğünü benimseyen Nurettin Topçu için de onun bu yönü önemlidir. Akif’in ekonomi politiği sosyalizmdir. Aynı zamanda bu evrensel çıkış projesi olarak yani emperyalizm tahlili için de yararlıdır. Zira İngiliz emperyalizmine karşı çıkabilmek için (geçen asırda İngiliz emperyalizmi yani Çanakkale’ye saldıranlar; bu asırda İngiliz Yahudi Medeniyetidir. Bu konuda Teoman Duralı’nın aynı isimdeki kitabına müracaat…) şüphesiz onun kapitalist karakterini çözümlemek gerekmektedir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum
Lütfü Şehsuvaroğlu Arşivi