Hüsnü Aktaş

Hüsnü Aktaş

Adaletin Tarifi, Keyfiyeti ve Değeri

Adaletin Tarifi, Keyfiyeti ve Değeri

Tarih boyunca insanlar; adalet, hak ve hukuk gibi kavramları daima kullanmış ve bunlara müstesna bir değer vermişlerdir. Halife Hz. Ömer (ra)’in dediği gibi “Adalet mülkün (iktidarın/devletin) temelidir.” İçinde yaşadığımız toplumda; istisnasız her insanın, hak ve hukuk kavramlarını kullandığı malûmdur. Hatta insan hakları, işçi hakları veya kadın hakları gibi kavramlar, politika çarşısının en önemli kavramlarıdır. İslâm âlimlerine göre muhkem nasslarla sabit olan ve bütün insanları ilzam eden hükümler ile hukuki ve ahlaki hükümleri birbirinden ayırmak mümkün değildir. Lugat alimlerinden Râgıp el İsfehani, adaleti iki kısma ayırmıştır. Birincisi: Selim akıl sahiplerinin kendisi hakkında her zaman için güzel ve iyi olduğuna hükmettiği şeydir. Bu durumda hiçbir zaman için adalet geçerliliğini yitirmez ve hiçbir şekilde haddi aşmak gibi bir sıfatla vasıflandırılamaz. ‘Sana iyilik edene iyilik etmen, sana eziyet edene zulmetmemen gerekir’ sözünde olduğu gibi. İkincisi: Allah’ın (cc) indirdiği hükümler sayesinde bilinen adalettir.(1) Diğer bir tanımla adalet, zulmün zıddı, insaf, hakkaniyet, herkese hakkını vermek, hakka ve hukuka uygun olmak, zulüm ve eziyetten uzaklaşmak ve hakikate uygun amellerde bulunmak gibi manâlara gelir.

 Müslümanların vekâletini alan ve kamu işlerini onlar adına yürüten (devleti yöneten) kimselerin; adaleti sağlamaları, emanetleri ehline vermeleri ve insanların ortak ihtiyaçlarını karşılamaları zaruridir. İslâm fıkhında iktidarın meşrûiyetini belirleyen unsurların başında adalet gelir. Bazı Fıkıh kitaplarında “Darû’l Adl” (adalet ülkesi) kavramı, “Darû’l İslâm” kavramının müradifi olarak kullanılmıştır.(2) İmam-ı Şafii (rh.a) ‘Er Risale’ isimli usûl kitabında : “Adaletten murad; Allah’ın (cc) emrine uygun şekilde amelde bulunmaktır”(3) diyerek, önemli bir inceliğe işaret etmiştir. Kur’an-ı Kerim’in indirilişinin önemli sebeblerinden birisi de insanlar arasında adaletle hükmedilmesini sağlamaktır. Zira “-Şüphesiz Allah’ın bildirdiği şekilde; insanlar arasında hükmetmen için, Kur’ân’ı, sana hak olarak indirdik”(En-Nisâ Sûresi: 105) ayetinde beyan buyurulan incelik budur. Yine Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimiz Efendimize (sav)hitaben:“Onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sakın (insanların) hevâ ve heveslerine uyma” (El-Mâide Sûresi: 49) emrinin verildiği malûmdur. Bu emir, Peygamberimiz Efendimiz’in (sav)’ şahsında, bütün iktidar sahiplerine yapılan ilahi bir tekliftir. 

Adalet ile birlikte ele alınması gereken, “Hak” kavramı üzerinde de kısaca durmakta fayda vardır. Hak kelimesi Arapça olup, lûgatlarda “yâkin, sabit, hakkında şüphe bulunmayan şey, hüküm, kaza olunmuş iş, adalet, İslâm, hisse ve fasıl” gibi manalara gelir. Usul ulemâsı:”İslâm fıkhında her bakımdan sabit ve şüphesiz bir mahiyette mevcut olana hak denir” (4) tarifini esas almıştır. İbni Abidin: “Hukuk kelimesi, hak kelimesinin çoğuludur. Hak lûgatta batılın zıddıdır.” (5) diyerek bir inceliğe işaret etmiştir.  İslâm’ın temel hedeflerinden birisi de hukukun üstünlüğünü esas almak ve adaletin sağlanmasına vesile olmaktır. Peygamber gönderilmesinin hikmetlerinden birisi de adaletin hakim kılınmasıdır. Bu hakikat muhkem nassla haber verilmiştir: “And olsun ki, biz peygamberlerimizi açık belgelerle gönderdik ve insanların adaleti ayakta tutmaları için beraberlerinde kitabı ve mizanı da indirdik” (El Hadid Sûresi: 25) Adâletin ihyasından (hakim kılınmasından) maksad; Allah’ın (cc) indirdiği ve razı olduğu hükümlerle amel edilmesidir. Bu tesbitten sonra, adaletin ihyasına engel olan ve hukuku ortadan kaldıran unsurların keyfiyeti üzerinde kısaca duralım.

ADALETE ENGEL  OLAN UNSURLAR

Cemiyet hayatında adaletin gerçekleşmesine engel olan ve gözle görülmeyen bazı unsurlar da vardır. Bunları  kibir, hased, kin, siyasi ihtiras ve genelleme hastalığı olarak ifade etmek mümkündür. Allah’ın (cc) indirdiği hükümleri (adaleti) inkâr eden ve hevâlarını ilâh edinen devlet adamları, Kur’an-ı Kerimde ‘müstekbir’ terimiyle ifade edilmiştir. Hz. Musa’nın (as) tebliği karşısında Firavun’un takındığı tavır, bunun en güzel misalidir. Kur’an-ı Kerim’de “Sonra da Musa’yı ve Harun’u, Firavun’a ve kavmine mucizelerimizle birlikte gönderdik. Fakat onlar kibirlendiler ve mücrim bir kavim oldular” (Yunus Sûresi: 75) hükmü beyan buyurulmuştur. Yeryüzünde fesad çıkaran bütün kavimlerin; hem şirk, hem de kibir hastalığına tutulduklarını söylemek mümkündür Muteber hadis mecmualarından Sahih-i Müslim’de yer alan “kibirin haram olması ve bunun açıklanması” başlıklı bölümde; Peygamberimiz Efendimiz’in (sav)“Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse cennete giremez”(4) buyurduğu haber verilmiştir. Kibirli kimselerin cennete giremiyeceğinin belirtilmesi, bu hastalığın neticelerini ortaya koymaktadır. Bazı muhaddisler “ Buradaki kibir; Allah’a (cc) ve Rasulü’ne (sav) karşı olan kibirdir. Muhkem nassları inkâr eden veya hafife alan müstekbirlerin cennete giremiyeceği haber verilmiştir” diyerek, meselenin itikadi boyutuna dikkati çekmişlerdir. Kibir, hased ve kin gibi duygular; sadece adaletin sağlanmasına engel olmaz, aynı zamanda fitne ve fesadın yayılmasına vesile olur. Nesep ve sebeb asabiyetine (taassubuna) kapılan toplumlar; adaleti değil, kendi siyasi menfaatlerini ön plânda tutarlar.  Hesap gününe hazırlanan bir mükellefin;  hased, kin veya başka duyguların esiri haline gelmesi, adaleti ve insafı bir kenara bırakması caiz değildir. Bu hakikat muhkem nassla sabittir: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletten uzaklaştırmasın. Adaletli olun. Bu takvaya daha uygundur. Allah’a isyandan sakının, Allah, yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” (El Mâide Sûresi: 8) Dikkat edilirse “...bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletten uzaklaştırmasın” emri verilmiştir. Buradaki emir, umumî bir beyandır. Allah Teâlâ, haklarında hüküm verilecek veya şahitlik edilecek insanlar hakkında dikkatli olunmasını ve adalete riayet edilmesini emretmektedir. 

Genelleme hastalığı da adalete engel olur. Herhangi bir cemaate mensup olan birisinin işlediği suçu bahane ederek, o kimsenin tabi olduğu camianın/cemaatin tamamını suçlamak doğru değildir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) ‘Dikkat ediniz, bir suçlu, ancak kendi aleyhine suç işler’ (7)  tesbitini dikkate alan İslâm âlimlerinin ‘suçun şahsiliği’ prensibini hukuki norm haline getirdikleri malûmdur. İslâm Fıkhı’nda kimliği ne olursa olsun; herhangi bir insanın suçluluğu değil, masûmiyeti esastır. Maznun (sanık), suçluluğu  muhkem ve kat’i delillerle isbat edilinceye kadar, suçsuz muamelesine tabi tutulur. Mecelle-i Ahkam- Adliyye’de yer alan  ‘Berâet-i zimmet asıldır’ külli kaidesinin herhangi bir istisnası yoktur.  

Müslümanların hem kendi nefislerine, hem çevrelerine karşı âdil olmaları şarttır. Ayrıca adaletin gerçekleşmesine engel olan halleri, iyi tesbit etmeleri ve bunları ortadan kaldırmaları gerekir.(8)

(1) İmam Ragıp El İsfehâni- 

      El Müfredat- İst: 1986 Sh: 551

(2) Ö. Nasuhi Bilmen-Hukuki İslâmiyye ve

     İstılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu- 

     İst: 1976 C: 3 Sh: 526

(3) İmam-ı Şafii -Er Risale- 

     Kahire: 1979 (2 bsm) Sh: 25 Madde: 71

(4) İmam Abdülaziz El Buhari -Keşfû1 

      Esrar- İst: 1308 C: 4 Sh: 134.

(5) İbni Abidin- Reddul Muhtar Ale’d 

      Dürri’l Muhtar İst: 1984 C: 11 Sh: 164.

(6) Sahih-i Müslim- İst:1401 K.İman: 147

(7)  Sünen-i İbn-i Mace-İst:1401 C: 2 

       Sh: 890 Hadis No: 2669.

(8)  Misak Dergisi-Sayı: 245

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum
Hüsnü Aktaş Arşivi