Dr. Erbakan Özal

Dr. Erbakan Özal

Batılıların “Osmanlı Coğrafyasına” Son Taarruzu -2-

Batılıların “Osmanlı Coğrafyasına” Son Taarruzu -2-

Batılıların Gerçek Niyeti...

Batılıların demokrasi, insan hakları, özgürlükler, insani yardımlar ve yıkıcı eylemlere karşı tepkiler temelinde sarf etmekte oldukları söylemlerine karşın İslam dünyasını kan gölüne çevirmeleri karşısında hâla daha onlarla uyumlu ve uysal kalmayı sürdürmekten başka çare yokmuş gibi teslimiyetçi bir şekilde davranış sergileyenlerin hal edilişleri esnasında, acaba Batılılar onlara sahip çıkacaklar mı dersiniz?! Saddam Hüseyin ile Muammer Kaddafi’nin durumları da mı onlara yeteri ölçüde ders olmamaktadır?! Şimdi, Batılılar ile onlarla iş tutanların her bakımdan böylesine net bir söylem-eylem tezatlıkları karşısında, ister istemez şu sorunun cevabının bulunması gerekiyor: Hakikaten acaba Batılıların terör düşmanlığı, dünyanın geri kalanıyla samimi bir stratejik dayanışmanın ürünü mü, yoksa kendi hesaplarına hizmet eden ‘gizli gündem’ amaçlı taktik nedenlere mi dayanıyor?! 

Pek tabii olarak, bu noktada değerlendirme yapan tarafsız gözlemcilerin analizlerinin özünü oluşturan söylemlere bakılınca; “sömürgecilik ve emperyalizmin babası konumundaki Batı’nın bu taarruzunun amacının yeni sömürgecilik ve emperyalizm olduğu” hemen anlaşılmaktadır. Fakat kuru değerlendirme ya da eleştirilerden öteye geçmeyen bu somut tespit ve değerlendirmeler ileri sürülerek Batı’nın yeni Haçlı Seferleri çıkışının önüne geçmek mümkün olmadığından dolayıdır ki, daha ayakları yere basan ve caydırıcı etkisi olan bulgu, yol ve yöntemlerin geliştirilmesi gerekmektedir.

Söz konusu arayışa girişirken de, Batılıların, Osmanlı coğrafyası üzerinde işler hale getirmeye çalıştıkları kent devletleri sürecinin odağında bulunanın ‘menfaat ilişkileri’ ile bu sürece yön veren gerçek gücün ‘küresel sermaye’ gücü olduğu özellikle göz önünde bulundurulmalıdır. Dolayısıyla sürecin mantığı, yapısı ve kimliği bilindikten sonra, vitrinde görüntü veren yapıların yanıltıcı hamlelerinin pek bir önemi kalmaz. Böylesi bir bilinçle hareket edilip, gerçek gücün durumuna uygun yapılanmalar içerisine girilirken, illa da vitrindeki bu yapılara verilen isimlere uygun adım atılacaksa da bundan da kaçınılmaz; ama iyi bilinir ve farkında olunur ki; şimdi Batı denen yapının yarın Shanghay, başka bir zaman da başka bir isimle karşımıza çıkartılması her zaman mümkün ve ihtimal dâhilindedir… Bunun bir Hak-Batıl mücadelesi olduğu asla unutulmamalıdır… 

Yani isimleri dönemlere göre farklılık arz edecek olsa da, Batıl sistemin egemenliği sürdüğü sürece, yapılar hep aynı yapı/biçim olarak devam edecektir. Öyle ise, asıl mesele, yoğun ‘yanıltıcı propaganda ve yanlış bilgi pompalaması’ karşısında yılmadan/yenilmeden ayakta durabilmek ve milyonlarca insanı yok ederek kendi köhne düzenini kurmaya çalışan derin sistemi deşifre ederek çöküntüye uğratılmasını sağlama meselesi olmalıdır. Bu bağlamda, hâlihazırda iş başında bulunan Batı’nın suçüstü edilmesi hususu çok büyük önem arz etmektedir. 

Öyle ise, uluslar arası hukuk nezdinde geçerliliği olan ve dünya kamuoyu nazarında kabul edilebilirliği bulunan somut bilimsel kanıtlarla Batı’nın ‘insanlık suçu’ işleme kastıyla terörü yaygınlaştırdığı ortaya koyulamadığı sürece, Batı’nın niyetlerini okumaya dayalı aleyhte söylemlerin hiçbir anlam, önem ve bağlayıcılığı bulunmayacaktır. Aynı şekilde, somut kanıtlarla Batı’nın gerçek yüzü ve niyetleri ortaya çıkarılamadığı sürece, Türkiye’yi içten ve dıştan kuşatmış bulunan terör hadiseleri ile Osmanlı coğrafyasındaki diğer ülkelerde birdenbire ortaya çıkmış bulunan terör gruplarının, bizzat Batı destek ve yönlendirmesine dayandığı yönündeki ciddi ama kanıtlanamamış söylentilerin sonuç alıcı hiçbir etkisi olamayacaktır.

Dengeleyici Güç Arayışı...

Öte yandan; Batı’nın gücünü dengeleyici bir bireysel ya da ittifak ilişkilerine dayalı alternatif güç oluşumu ortaya çıkarılamadığı sürece, milyonlarca masum insanın katledilmesi karşısında, sadece Batı’nın kötü niyetli yapılanmaları bizzat üreterek onlar üzerinden dünyaya yön vermeye çalıştığı gerçeğini ortaya koymakla yetinmek zorunda kalırsınız; onun ötesi sadece bir hiçtir, hiççç!... Dolayısıyla caydırıcı bir güce, yaygın propaganda araçlarına ve sarsılmaz ittifak ilişkilerine sahip değilseniz eğer, bundan sonraki dönemde de, Batılıların çıkarları uğruna piyon ya da oyuncak olarak kullanılmaya mecbur kalacaksınız!... 

O halde, uluslararası ilişkilerdeki belirleyici temel faktörlerden birisi konumundaki ‘caydırıcı güç’ olgusundan mahrumsanız, tek yapmanız gereken, olayın hakikatini tüm çıplaklığıyla ortaya çıkartarak cılız/kısık sesle de olsa karşı tarafın kötü niyetini dünya kamuoyu nezdinde deşifre edebilmektir; ama bu defa da, bunun ters yansımasının estireceği sam yeli karşısında bir an bile ayakta duramayıp yok olur gidersiniz!... Yani, “iki başı/ucu da pis bir değnek/sopa/asa” misali gibi… Peki ne yapmalı? Elbette, kısa vadede ‘Türkiye taşı’ üzerine yeni bir oyun kurgulanmaktan başka bir çıkış yolu gözükmüyor. 

Pek tabii olarak, Batı ittifakının kısmen de olsa saygın bir üyesi ve bölgemizdeki denklemlerin önemli bir bilinmeyeni konumundaki Türkiye’nin ‘terör kıskacı’ karşısındaki durumu söz konusu olunca, hesaplarda değişikliğe gidilmesi her zaman için söz konusu olabilir, yeter ki Türkiye, milli duruşa sahip bir karizmatik liderlik tarafından temsil ediliyor olsun… Dolayısıyla böylesine bir karmaşa ortamında, Batı ittifakının önemli bir üyesi konumundaki Türkiye’nin, bizzat Batı ittifakı tarafından ‘hedef ülke’ seçildiği net bir biçimde ortaya koyulabilirse eğer, ‘milli duruş’ sergilenmesi koşuluyla, kısa süreliğine de olsa (üç-beş yıl kadar), dengelerin ters yüz edilmesi pek de zor olmayacaktır. Zaten Türkiye’nin son bir aydan beri yürütmekte olduğu politika da bu paraleldedir. 

Burada dikkat edilmesi gereken birinci nokta şudur: Kazanılması muhtemel üç-beş yıllık zamanın olabildiğince iyi kullanılması sağlanarak tehlikenin mümkün olduğu ölçüde ötelenmesi ve zamanla da gerekli toparlanmaların sağlanmasına özellikle dikkat edilmelidir. Yani, çözüm sürecine devam edilecekse bile, mutlaka bu anlayışa göre gerekli tedbirler alınmalıdır. 

İkinci nokta ise şudur: Propaganda aracı çok iyi bir şekilde kullanılarak, ‘var ya da yok oluş’ mücadelesine girişilmesi gereken bir noktaya gelindiği gerçeği yerelden genele önce Türkiye’de, paralelinde ise tüm İslam toplumlarında çok iyi bir şekilde işlenmelidir. Unutulmamalıdır ki, bilişim çağının en etkili silahı propagandadır. Bu arada, az önce değinildiği gibi, milli duruş ortaya koyulamadığı sürece, kuşatılmışlık psikolojisinden kurtularak yıkıcı kıskaçları bertaraf edebilmek neredeyse mümkün değildir. İşte tam da bu kritik noktada Sayın Cumhurbaşkanımız gibi cesaretli, marifetli, becerikli, özgüvenli ve İslam toplulukları nazarında kabul görmüş bir karizmatik liderin Türkiye’nin başında bulunuyor olması çok önemli bir şanstır.dd

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Dr. Erbakan Özal Arşivi