Bahçeli: Milletin hanesine yoksulluk düştü
2011 Mali Yılı Merkezi Bütçe görüşmelerinde partisi adına konuşan Bahçeli, "AKP hükümeti ne propaganda yaparsa yapsın ekonominin güçlü yapısından söz etmek imkansızdır. Eğri siyaset tercihi vatandaşları hayattan bezdirmiştir. Dikkatlerin borsa endeksine kilitlenmesi ekonomiye nasıl bakıldığını gösteriyor. Bize bir şey olmadı tekerlemeleri milletin yaşadığı felaketleri gizlemedi. Unutmayalım kriz ABD'de çıktı, AB ülkeleri de yaşıyor demek AK Parti'yi sorumluluktan kurtarmaz." dedi.
Bahçeli, Türkiye'nin 1919 yılındaki tehlikelerle karşı karşıya bulunduğunu ileri sürdü. "Dün hangi tezgahlar varsa bugün de aynı tezgahlar var. Dün de aciz yönetimler vardı bugün de aynısı var." diyen Bahçeli, şunları söyledi: "Türk milletine tahammülsüzlük dün de vardı bugün de... Başka milletlerin bilim ve teknikte çok geliştiği süreçte, uzaya hakim olacak gelişmelere imza atarken biz aynı sorunlarla boğuşuyoruz. Bir asır önce hangi sorunlarla karşı karşıyaysak bugün de aynı sorunlar yok mu? Bunlar bizim kaderimiz mi? Teslim olacağımız karar tarihin eseri mi olacağız? Ekonomik problemlere daha ne kadar katlanacağız. Tek bayrak altında eşit bir toplum olarak yaşamak varken kardeşlik arasında sokulan nifakları nereye kadar yaşayacağız?"
Bahçeli, eşitsiz küresel ekonomik ağ sermayesini kendisine çekmiş milletin hanesine yoksulluk düştüğünü öne sürerken, "Karşılaştığımız her sorun karşısında taklit etme alışkanlığı uzun vadede bedeli acı olmuştur. Tarihin belli bir döneminde sahip olduğu kudreti nedeniyle dünyayı titreten milletin bugün içine düştüğü durumun hesabını kim verecektir?" diye sordu.
MHP lideri, iç bütünlüğü tartışılan Türkiye'yi sulandırmaya yönelik projelerin sunulmaya çalışıldığını ancak bunun doğru olmayacağını kaydetti. "Yabancı projelere taşeronluk yapanları ne Allah ne aziz milletimiz affeder." görüşünü dile getiren Bahçeli, sözlerine şöyle devam etti: "Yalnızca sözde ve propaganda düzeyinde ülke olarak etkimizin olduğunu söylemek aldatmacadır. Ordumuzun darbeci olarak gösterilmeye çalışıldığı, vatanı parsellemeyi önüne koyan bölücü mihraklar şımartılırken bölgede etkin olduğumuzu söylemek aldatmacadır. Osmanlı milletler sisteminin kurulmasıyla ilgili sözler söylemek aymazlıktan öte gerçekçilikten uzaktır. İç huzurumuzun hiç kalmadığı, birlikte yaşamayı engellemek isteyen hain saldırılar sürerken bölgede güç olduğumuzu pompalamanın anlamı yok. Siyasi sorumluluk üstlendiği ülkelerin iç sorunları devam ederken dışarıda sıfır sorundan bahsetmesi samimi değildir. Yurtta sulh cihanda sulh ilkesi vazgeçilmezken başka bir hayalperestliğe gerek yok."
MHP lideri Bahçeli’nin konuşmasından bazı bölümler şöyle:
“Konuşmamın başında, son dönemde üniversitelerde yaşanan ve hepimizi derin bir endişeye sevketmesi gereken vahim gelişmeler ve gerilimler üzerinde durmak istiyorum. Üniversitelerde yangın kıvılcımlarının tutuşturulmak istendiğini, etnik nifak tohumlarının ekilmesine çalışıldığını büyük bir endişe ile görüyor ve izliyoruz. Bu yangın, ateş bacayı sarmadan önce yerinde söndürülmelidir. Bunda en büyük görev ve sorumluluğun AKP hükümetine ait olduğu tartışmasızdır. Türk emniyet güçleri ile öğrencileri karşı karşıya getirmenin ateşle oynamak olduğunu artık herkes idrak etmelidir.
Bütçeyi konuşup hakkında yorum yaparken, yalnızca ekonomik ve mali tarafına odaklanmak, konunun bir tarafını ciddi anlamda eksik bırakacaktır. Zira bütçenin en az bunlar kadar, belki de daha fazla dikkat edilmesi gereken siyasi ve hukuki yönleri olduğu kuşkusuzdur. Bu yüzden, devletin belli bir dönemde yapacağı harcamaları ve elde edeceği gelirleri gösteren bütçenin bir bütün halinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Bütçenin, millet egemenliğinin somutlaştığı yer olan yüce Meclisimize, hükümetin işlemlerine izin verme ve denetleme imkânı sağlaması en başta siyasi işlevinin bir sonucudur. Dolayısıyla, aziz milletimiz temsilcileri eliyle, tüm kamu kesimine teorik de olsa hâkim olacak ve kontrolünü sağlayacaktır.
Uzlaşmadan ziyade çatışan, işbirliği yerine çarpışan, hoşgörülü olmaktansa kaba güç gösterilerine tevessül eden AKP zihniyetinin hazırladığı bütçelerle; ekonomik gelişmeyi yakalaması ve milletimizin refahını artırması bugüne kadar söz konusu olmamıştır. Bundan sonra da olması ihtimal dâhilinde değildir. Nitekim yaklaşık sekiz yıldır olan da budur ve gerçekler tüm açıklığıyla görmesini bilenler için ortadadır. Bu itibarla, görüştüğümüz 2011 Yılı Bütçesi’nin de ümit ettiğimiz gelişmelere kapı aralayabilmesi ve milletimizin beklentilerine cevap verebilmesi söz konusu değildir.
Eğer bugün ABD’nin küresel sistemdeki kuvvetinden ve etkinliğinden söz ediliyorsa, bu söylediklerimi siyasetinin ana ekseni yapmasıyla mümkün olduğunu hatırlardan çıkarmamak gerekmektedir. 60 trilyon doları geçen Dünya toplam gelirinin, yüzde 21’ne yakınını alan ABD’nin, var olan askeri gücüyle iç içe geçmiş bu ekonomik gücü sayesinden kıtalar arasındaki sorun alanlarına doğrudan müdahale ettiği ve yönlendirdiği hepimizce bilinmektedir. Ülkemizin ise insanlığın toplam gelirinden aldığı yüzde 1,2’lik payla ne yapacağı, sözünün nasıl dinleneceği ve hangi tarihsel hatıraları canlandırarak sürükleyici ve tayin edici bir konumda olacağı belirsiz olduğu kadar da şüphelidir.
Üstelik ordumuzun darbeci olarak gösterilmeye çalışıldığı ve sindirilmek için özel bir gayret sarfedildiği bir ortamda, vatanımızı parsellemeyi hedefine koymuş olan bölücü mihraklar da şımartılmışken güçlü ve bölgemizde istikrar abidesi olduğumuza yönelik iddialar tam bir karartmadır ve AKP hükümetinin şuurunu kaybettiğinin resmidir.
Bu itibarla, kutlu ceddimiz Osmanlı’nın muhterem hatıralarını istismar ederek; Osmanlı milletler sisteminin tekrar kurulmasıyla ilgili, hem de yabancı başkentlerde düşünce beyanlarında bulunmak aymazlıktan öte, saflık ve gerçeklerden ne kadar kopuk olduğunun bariz bir göstergesidir.
Değerlerden başlayarak, sosyal ve ekonomik hayatın bütün veçhelerine sokmaya çalıştığımız yabancı bakış açısı, ne yazık ki orijinal ve kendimize özgü kültürel yapımızı sürekli aşındırmıştır. Doğu ile Batı arasına sıkışmış ve ilerleyebilmek için Batı’ya yakın olmaya karar vermiş olan milletimizin, muhatap olduğu sorunlar ve sarsıntılar hiç dinmemiş ve azalmamıştır. Bir tarafta tarih yapan ve kudretli bir millet olduğumuz inancı, diğer tarafta da yabancı sosyal ve ekonomik sisteme geçme ve yerleşme talebi, ister istemez çelişkilerin iyice çoğalmasına ve kabından taşmasına neden olmuştur.
Asırların imbiğinde damıtarak olgunlaştırdığımız milli ve manevi değerlerimizi hakkıyla idrak etmeden çıkılan modernleşme macerası, doğal olarak meyvelerini bize ikram etmemiş ve sorunlarımızla başa çıkabilmede yardımcı olmamıştır.
Refahın, zenginliğin, ilerlemenin, insanlık değerlerinin bizim dışımızdaki toplumlara ait olduğunu sanan çürümüş bir anlayışın problemlerimizin azalmasına katkısı elbette olmayacaktır.
Geleneksel olarak, ekonomik ilişkilerini günlük temin alanına sıkıştıran bir zihniyet örgüsünün de, pazar için üretim ve kar gibi saiklerden ne anladığı belli olmadan, kapitalist ilişki içine girmesi yaşadığımız birçok soruna adeta davetiye çıkarmıştır.
Hepimizin en başta düşünmesi ve cevabı üzerinde kafa yorması gereken bir soru vardır: Tarihin belirli bir döneminde, sahip olduğu kudretinden dolayı dünyayı titreten ve hâkim bir güç olan milletimizin, bugün içine düşürüldüğü ataletin ve acziyetin hesabını kim ya da kimler verecektir?
Yenilikçiliğin olmadığı, teknoloji üretiminin yetersiz kaldığı, değişim dinamiklerinin yanlış yorumlandığı ve geliştirici işbirliklerinin bulunmadığı bir ortamda, hep aynı sorun alanları etrafında dolanmanın faturası güç geçtikçe artmaktadır.
İstirham ederim, bir kere düşünün değerli arkadaşlarım:
Bundan bir asır önce hangi sorunlarla yüz yüzeysek, bugünde benzerleri yok mudur? Geçmişteki tehlike ve tehditlerin değişik türevlerine bu zamanda da şahit olmuyor muyuz? Peki, bunlar bizim kaderimiz midir? Ve teslim olacağımız; ne yapalım buraya kadar diyerek sineye çekeceğimiz kara talihin bir eseri olarak mı kabul edeceğiz?
Titreyip kendimize ne zaman geleceğiz?
Birbirimizi daha hangi şartlar altında kucaklayıp güç birliği yapacağız?
Ekonomik problemlere daha ne kadar katlanacağız?
Aynı bayrak altında, tek milletin eşit ve onurlu bir üyesi olmanın şerefine sahip olmak varken, daha nereye kadar kardeşler arasına sokulmaya çalışılan nifaklara sessiz kalacağız?
1910’lu yıllarda, milletimizin bölünmesi ve parçalanması için ellerini ovuşturanlarla, bugün aynı kirli amacı taşıyanlar arasında yalnızca bir zaman ve nesil farkı olduğunu katiyen unutmamalıyız. Figüranlar farklı olsa da, niyetlerin, emellerin ve fesadın aynı olduğu şüphesizdir. Balkanlar’ı elimizden koparanları, Ermeni çetecileri üzerimize gönderenleri, vatanımızı esaret altına almaya çalışanları ve kutsal toprakları oyunlarla elde edenleri biz hiç hatırımızdan çıkarmadık. 1919 yılında hangi tezgâhlar varsa, emin olun ki bugünde benzerlerine şahit olmaktayız. Dünün işgalcileri ve emperyalist mihrakları hem kendileri hem de uzaktan kumanda ettikleri uzantılarıyla, birliğimizi ve bağımsızlığımızı yok etmeye çalışıyordu.
Bugün de masum kavramlarla yarım kalan işlerini tamamlamak için faaliyet içinde olduklarını iyi biliyoruz ve üstelik de muhatap oluyoruz.
Yaşadığımız çağda, en korkunç savaşların demokrasi adına, en feci baskıların özgürlük uğruna ve dehşet verici zulümlerin insanlık namına yapıldığı biliniyorken, esasen kavramların istismar edilmesine çok da şaşırmak lazımdır.
Dün de etnik tahrikler vardı, bugünde bulunmaktadır.
Dün de milletimizi bölmeye çalışanlar vardı, bugünde 36’ya ayırmayı düşünenler faaliyet içindedir.
Dün de aciz yönetimler vardı, maalesef bugünde işbaşındadır.
Türk milletine duyulan kin ve tahammülsüzlük dün de vardı, bugün de değişik boyutlarla varlığını sürdürmektedir.
Başka milletlerin bilim ve teknikte mesafe kaydettiği bir süreçte ve hatta uzaya kadar hâkimiyet alanlarını yayıp, yeni elementler bularak dünyanın gidişatını etkilerken, bizim hep aynı meselelere saplanıp kalmamız kabul edilemez bir insafsızlık ve yanlışlık olacaktır.
Kim ne derse desin, AKP hükümeti ne türlü bir propaganda yaparsa yapsın, ekonominin istikrarlı ve güçlü yapısından söz etmek imkânsızdır. Yanlış ve sakat ekonomi politikalarına paralel yürüyen eğri ve bulanık siyaset tercihi, vatandaşlarımızı zayıf ve yorgun düşürmüş, deyim yerindeyse hayatlarından bezdirmiştir. Yalnızca rakam ve oranların inşa ettiği sığınaktan gelişmelerin analizi ve dikkatlerin borsa endeksine kilitlenmesi, bir bakıma ekonomiye nasıl bakıldığını da ispat etmiştir.
Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin yönetim altında Türkiye ekonomisi; teğet geçme ve krize fırsat gözüyle bakma dışında yeni bir şeyle karşılaşmamıştır.
Bu kapsamda;
Hesap oyunlarıyla kişi başına düşen gelir rakamları sanal olarak artırılmış,
Hayat pahalılığı yükselmiş, gıda enflasyonu fırlamış,
Ülkemiz ithal malların cenneti haline gelmiş, cari açık azmış,
Toplam borç stoku 741 milyar Türk lirasını aşmış,
Vatandaşlarımızın toplam borcu 159,2 milyar Türk lirası olmuş,
Bankaların yüzde 41,9’u; sigorta şirketlerinin yüzde 63’ü yabancıların eline geçmiş,
Başta elektrik dağıtım şirketleri olmak üzere kamu varlıkları satılmış ve bütçe açıkları kapatılmış,
Vatandaşlarımız Dünya’nın en pahalı benzinini almak zorunda bırakılmış ve et fiyatları anormal seviyelere çıkmış,
Ve ekonomideki alaboralar milyonlarca insanımızı aç ve yoksul bırakmıştır.
Ekonominin yapısal sorunları ciddiyetle ve kararlılıkla ele alınamadığı gibi; sosyal gelişmenin, sağlıklı ve istikrarlı bir büyümenin önündeki engeller de kaldırılamamıştır.
2011 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı’nda harcamalar 312,5 milyar TL, gelirler ise 279 milyar TL olarak belirlenmiştir. Bütçe açığı da 33,5 milyar TL olarak hedeflenmiştir. Bütçe harcama ve gelir rakamlarına detaylı bakıldığında ise, hükümetin uzun dönemde istihdamı artıracak yatırım harcamaları yerine kısa dönemde, bilhassa seçimde kendine avantaj sağlayacağını düşündüğü personel harcamaları ve cari transferlere önem verdiği görülmektedir.
Gelirlerde ise yürütülen ekonomik programın sonucu olarak ithalattan alınan vergiler artırılmıştır.
2011 Yılı Bütçesi bu haliyle; sosyal yönü olmayan, sadece seçim dönemini dikkate alan, milletimizin sorunlar altında ezileceğini tescil eden bir özelliğe sahip olmuştur.
Kamu çalışanlarına yönelik 2011 yılında altışar aylık dönemler itibariyle yüzde 4+4 zam yapılacak olması, gelecek yılın memurlarımız açısından yine sıkıntılı ve zorluklarla geçeceğini göstermektedir.
Öte yandan Orta Vadeli Programa göre 2011 yılı büyüme hedefi yüzde 4,5; enflasyon hedefi ise yüzde 5,3 tür.
Bütçe gelirlerindeki artış oranı yüzde 10,4; vergi gelirlerindeki artış beklentisi ise yüzde 10,5’dir. İstihdamda ciddi bir artış beklenmediği ülkemizde, enflasyon ve büyüme oranının üzerinde bir vergi tahsilâtı artış öngörüsü mantıklı ve inandırıcı değildir.
Ayrıca gelir vergisinin, vergi gelirleri tahsilatı içindeki payı, 2008 yılında yüzde 22,6 iken bu oranın sürekli düşerek 2011 yılında yüzde 20,4’e gerileyeceği öngörülmektedir.
Buradan da kayıt dışılığın arttığı ve çalışanların ücretlerinin düştüğü ve istihdamın azaldığı anlaşılmaktadır.”
Cihan / Habervaktim.com
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.