Van, Bitlis, Muş, Bingöl, Diyarbakır hattı
BBP MKYK Üyesi İlker Kayalıoğlu'nun yazısı:
Suni gündemlerin oluşturulmaya çalışıldığı, at izinin it izine karıştığı, söylemlerin politize edildiği bu günlerde, B.B.P Kurmayları ülkemizin geleceğine dair adımlar atmaya devam ediyor. Bu kapsamda, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesine yönelik eğitim kültür çalışmaları ve ziyaretlerin yapıldığı organizasyonlara bir yenisini daha ekliyor B.B.P.
İlk ziyaret Van ilimize. Coşkulu bir karşılamanın ardından, Genel Başkanımız Sayın Muhsin YAZICIOĞLU ve genel merkez yöneticilerimiz Van’da bölgenin sorunları ile ilgili bir basın toplantısı düzenliyor. Genel Başkanımız ısrarla Türkiye’nin öncelikli sorunlarına dikkat çekiyor. Ortada seçim yokken böyle bir ziyarete neden ihtiyaç duyuldu diyen bir gazetecinin sorusuna, en güzel cevabı ziyaretler sırasında halk veriyor. Çünkü gündem maddesi hep, vatanın bölünmez bütünlüğü, bölgenin sorunları oluyor. Maalesef halkımız hep sömürülmüş. Onlardan seçim zamanı sadece oy istenilmiş. Bir parti genel başkanına hiç bu kadar yakın olamamış, dertlerini anlatamamışlar. Evet, ortada sadece milletin acıları ve milletin gündemi duruyor. Sayın genel başkanımız, gezi boyunca yalnızca bu konuyla ilgileniyor. Varsın başkaları oy avcılığı yapsın. Suni gündemlerle halkı ikiye bölsünler. O, dün olduğu gibi bugün de kardeşlik tohumlarını yeşertmeye çalışıyor. Milletini bir kez daha bağrına basıyor.
Van’dan Tatvan’a hareket ediyoruz. Van Gölünün kıyısından geçerken, vatanımızın her karışının cennet olduğunu bir kez daha iliklerime kadar hissediyorum. Mavi ile yeşilin dansı, Türk’lerin İslâm ile şereflenmesi gibi bir şey olsa gerek.
Bitlis’e girdiğimizde şehrin afişlerle donatıldığını görüyoruz. Miting alanına kadar sevgi seli ile karşılanıyoruz. Beklenen an geldiğinde kürsüye çıkan genel başkanımız uzun süre alkışlanıyor. Duygulanıyoruz. Buraları neden kaderine terk ettik diye düşünürken, Muhsin Başkan sloganları ile inliyor meydan. Nefesler kesilmiş, umutla gözler genel başkanımızın gözünde. Bu arada genel başkanımız, ‘’Eyy sevgili Bitlis’li kardeşlerim; bin yıldır gözümüz gözümüze değdi, aynı kaderi paylaştık, kız alıp kız verdik, aynı kıbleye döndük, aynı Allah’a yöneldik, bizi bizden kimse ayıramaz. Allah bizleri ezansız, bayraksız, vatansız bırakmasın.’’ Dediğinde tatlı bir burukluk oluştu. Bu buluşma neden bugüne kalmıştı? Anlamlı anlamlı gözlerin bize kızarak baktığını hissettim. Daha önce neden gelmediniz, neden bizi örgütün kollarına ittiniz dercesine. Nereden bilecektik ki? Biz her şeyi devletin yapacağını, devletin şefkatli kollarının yeterli olacağını düşünüyorduk.
Bitlis’te beş minare, beri gel oğlan beri gel. Hikâyesini dinledik. Ağlamaklı, hüzünlü hikâyesini. Yine Ruslar! Yine Moskoflar. Taş üstünde taş bırakmamışlar. Ayakta kalan yalnızca beş minare. ‘’Türk askerini vur, Rus’a selam dur’’ diyenlere karşı 12 Eylül öncesi verilen mücadelenin yerinde olduğunu düşünürken, Bitlis’in tarihini yaşlı bir amca anlatmaya başladı. Aslında tarihi anlatmıyordu, yaşıyordu. Alnındaki çizgiler şahitti. Genel başkanımın gözlerine takıldım birden. Gözleri ağlamaklı idi. Beş minare şahit olsun ki, o vatanına aşıktı. Onun sevgilisi hep ‘’Ülkü’’ adlı yari oldu.
Planlarımız hep aksıyordu. Türk’ün töresinde gelmek misafirden, göndermek ise ev sahibindendi. Göndermiyorlardı bizi. Kendi kendime eyy ‘’İlker Kayalıoğlu’’ Muhsin Başkanımın(o bizim yüreğimizin başkanı) sayesinde ne güzel ikramlarla karşılaşıyorsun, bol bol demli çay içiyorsun dedim. Daha da önemlisi hepimizi kırk yıllık dost gibi karşılıyorlardı. Genel başkanımıza olan muhabbetin ve ilginin bu kadar çok olduğunu bilmiyordum. Ona karşı ön yargıların olma ihtimalini düşünüyordum. Genel başkanımıza olan ilgi kıskandırdı beni. İnsan sevdiğini paylaşmak istemiyor galiba. Gencinden yaşlısına kadar herkes, ‘’Sayın Başkanım Bizi Ne Olur Kurtarın’’diyordu. Terörden, acıdan, yoksulluktan… Ona inanmış bir yürek gördüm Bitlis’te de.
Kervan tekrar yola çıktı. Kartopunun büyümesi misali, her ilde konvoyumuz artıyor, uzun kuyruklar oluşuyordu. Çevre illerden gelen cefakâr il ve ilçe başkanlarımızla uyumlu bir orkestra kurmuş, adım adım notlar alarak ilerliyorduk. Acil eylem planı hazırlarken reçetenin ne olduğunu biliyorduk. Bölgemizin inanç değerlerine aykırı hiçbir ilacı halkımıza tavsiye edemezdik. 1400 yıllık bir ilaç taşıyorduk kalbimizde. Doktor ise hastanın tam karşısındaydı. Tedavi için hasta Ankara’ya çağrılmıyor, Ankara hastanın ayağına gelmişti. Tespitler yerinde yapılıyordu. Liderimiz bu işe inanmış, bizleri de inandırmıştı. Halkımızla kucaklaşırken, bölgemizin huzurunu sağlayan güvenlik kuvvetlerimizi de ziyaret ediyor, onlardan da kardeşliğimiz adına hassasiyet bekliyorduk. Evlerimizde rahat uyumamıza vesile oldukları için şükranlarımızı bildiriyorduk. Çünkü biz asker millettik.
Anadoluyu yeniden fethetmenin heyecanını yaşıyordum yüreğimde. Malazgirt ovasından geçerken Sultan Alparslan olmak istedim birden. Ve gördüğüm insanlar, anadolunun kapılarını bizlere açan büyük komutanın torunlarından başkası değildi. Selahattin Eyyubi’nin atının yelesine dokunuşunu hissediyordum. Ilık ılık esiyordu rüzgâr. Haçlı orduları yedi değil, yetmiş sefer de düzenleseler bizimdi ve mübarekti bu topraklar. Bir zamanlar vatani görevimi yaptığım yerlerden geçerken duygulandım hep. Hainlerce şehit edilen komutanımın kan izlerini görür gibi oldum karşı dağda. Onu çok seviyordum. Ülkem gibi… Necip milletim için, tekrar aynı topraklarda yollara düşeceğimizi nereden bilecektim! Komutanım yerine, Muhsin Başkanımla içli bir Anadolu türküsü söyleyeceğimizi!
Muş’a girerken yaşadığımız coşku artık sıradan gelmişti bana. Öyle alışmıştım ki ilgiye. Alperen Ocaklarımızın düzenlediği ‘’Gözyaşı Geceleri’ne on dakika geç gitmenin bedelini dört buçuk saat ayakta izleyerek ödedim. Koskoca spor salonu dolmuş, sahnede genel başkanımız konuşma yapıyordu. Genel başkanımıza görünmeden, sessizce konuşlanmalıydım bir yere. Terörün dış kaynaklı olduğunu ve dininin, dilinin olmadığını, bize acı ve göz yaşından başka bir şey yaşatmadığını söylüyordu. Vatana sahip çıkılmaz ise Irak’ta yaşanılanların cennet vatanımızda da yaşanacağını, ülkemizi bölmek isteyenlere karşı ve sahte kurtarıcılara karşı milli birliğimizi muhafaza etmemiz gerektiğini söylüyordu. En önemlisi de; ‘’bizim derdimizi yalnız biz çözeriz’’ diyordu. Hacı Bektaş Veli’nin, Mevlâna’nın, Bediüzzaman’ın, Hacı Bayram’ın, Atatürk’ün çocukları ne olur Çanakkale’ye gidin de görün’’ diyordu. Salon inliyordu. Muş, liderini dinlerken tansiyon artmış, Mehmet Akif ruhu salona hakim oluvermişti.
En son sözü ise; Bedelini ödeyin alın!... oldu. Evet tıpkı, cennet mekân Abdul Hamit Han gibi. Bedelini ödeyin alın!...
Çanakkale’yi adeta bize yaşatacak kadar gerçekçi ‘’Gözyaşı Geceleri Proğramı’’izlendiğinde vatanın bedelinin ne olduğunu salondaki herkes gayet iyi anladı. Bölgede yaşanılan terör ile Çanakkale arasında bir bağ kurularak hazırlanan proğramı yazıya dökmek imkânsız. Anlatılmaz, sadece yaşanır. Hepimiz o havayı yaşadık. Proğramı izledikten sonra, bize dayatılan haritanın dışında kalan ‘’Misakı Milli’’ sınırlarında kalan bölgeye de çıkartma yapalım diye düşündüm. İstiklâl Marşımızı dua niyetine her gün okumalıyız. Vatanı bize emanet edenlere borcumuzu ödememiz mümkün mü?
Genel Başkanımız Muhsin Yazıcıoğlu, daima mazlumun yanında olmuştur. O önce cenazeyi, sonra düğünü tercih eder. Bingöl’ün Solhan ilçesinde bir taziyeye katılıyoruz. Başkent neresi, Solhan neresi? Acımız ortak demiştik ya. Acıyı paylaşıyoruz, gözyaşımız birbirine karışıyor. Fil dişi kulelerden, beton yığını yüksek katlı genel merkez binalarından bakmıyoruz milletimize. Bülbülün üç türküsü varmış. Üçü de gül üzerine imiş. Gül yürekli genel başkanımızın da üç türküsü var. Birisi vatan, birisi millet, birisi de inançları. O hep inandıklarını yaptı. İnanmadığı hiçbir şeyi yaptıramazsınız ona.
Bingöl’de ziyaretlerimizi yaptıktan sonra, genel merkez yöneticilerimizin yanı sıra, Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesinde bulunan teşkilat başkanlarımız ile istişare toplantısı yapıyoruz. Bölgedeki güçlü teşkilat yapısının kurulmasının yanı sıra, bölgenin öncelikli ihtiyaç ve sorunları ele alınıyor. Genel başkanımız konuyu T.B.M.M. çatısı altında gündeme getirmek üzere, en ince ayrıntısına kadar notlarını alıyor. Karşımda kararlı bir lider görüyorum. Görev verdikten sonra neticesini isteyen bir üslupla, bu iş ya olacak ya da olacak diyor. G.Ö.R. (Güvenlik – Özgürlük – Refah) projemiz kapsamında, tekrar bölgeye geleceğimizin sinyallerini veriyor.
Bingöl’de de akşam kapalı spor salonunda proğram var. Genci yaşlısı, erkeği bayanı ile ses veriyor Bingöl. O ses Ankara’dan duyuluyor. Aslında tüm Türkiye ses veriyor. Nereye giderseniz aynı manzara. Gece saat 1:30’lara kadar dışarılardayız. Halk terör istemiyor. Çocukları için gelecek istiyor. Eğitim istiyor. Güvenli bir Türkiye istiyor.
Genç ilçesinden geçerken çay bahçesinde duruyoruz. Genel başkanımızı bölgenin insanlarıyla baş başa bırakıyoruz. Her birimiz bir masada, sohbet edip dertleşirken çaylarımızı yudumluyoruz. Elimi sıcaklığı ile yakan çay bardağı gibi, sıcak ve içten bir muhabbet inceden kalplerde yankı buluyor. Genel başkanımıza not iletmem gerekiyor, ne mümkün. Etrafında kocaman bir insan seli. Vazgeçiyorum birden. Tekrar yola devam ediyoruz. Durmak yok. Bizden öcekiler ne der sonra bize?
Bir medeniyet projesi olan Büyük Birlik Hareketinin kıymetli yöneticilerini, bir medeniyet şehrinde karşılıyorlar. Elbette Diyarbakır. Üç bin yıllık tarihi ile bize gülümsüyor. Surları tüm heybetiyle Muhsin Başkanını selamlıyor. Fakat sitem var bakışlarında. Neredeydiniz, neden geç kaldınız diyor Diyarbakır. Diyarbakır yorgun, Diyarbakır dertli. Yerli, yabancı hainlerin işgaline uğrarken neden bana sahip çıkmadınız diyor Diyarbakır? Susuyoruz. Diyarbakır haklı.
Genel başkanımız namazı Ulu Cami’de kılalım diyor. O zaten misyon sahibi bir insan. Gittiği camininde bir misyonu olmalı. O Anadolu pınarlarından beslendi hep. Birlikte Mardin Kapıdan Ulu Cami’ye esnafımızı ziyaret ederek gidiyoruz. Hayır gidemiyoruz. O esnada aradan biri sıyrılarak genel başkanımıza yaklaşıyor. Acaba diyerek, engel olmak istiyorum. Genel başkanımızın araya girmemizi istememesine rağmen! O da ne? Israrla genel başkanımıza sekiz sefer ‘’Sizi çook seviyorum sayın başkanım’’ dedikten sonra ekliyor. Başkanım sizin duruşunuzu çok seviyorum. Evet bu söz, çok sıkça duyduğumuz söz. Fakat batıda duyuyorduk hep. Bizde duruşunu sevmiyor muyduk Muhsin Başkanımızın? Doğulusu, batılısı, kuzeylisi, güneylisi anlaşmışçasına aynı şeyi söylüyor. Sevgi seli o kadar yoğun ki. Yanımdaki arkadaşıma sen hiç sekiz kez ‘’seni seviyorum’’ diye hitap ettiğin biri oldu mu dedim. Cevap veremedi. Bir güzel gelişmede, Biji Apo sloganlarının tarihin çöp tenekesine atılıyor olması. Muhsin Başkan…Muhsin Başkan…
Genel başkanımızın bazı yörelerde kısmen tanınma problemi vardı. İki kesin tespitim var ki. Birincisi on yaş üstü herkes bölgede genel başkanımızı tanıyor, ikincisi de bağrına basıyor. Daha da önemlisi, onun Türk milliyetçiliği çok iyi anlaşılıyor. Başkalarının milliyetçiliği ile karıştırılmıyor eskisi gibi.Türkmen, Kürt kardeşliği için verdiği çaba ve inançlı bir lider oluşunun neticesinde, halkın gönlünde çok güzel bir yer etmiş. Çünkü halk siyasetle çok ilgili. Geleceklerinin dünya siyasetine ve ülkemiz siyasetine bağlı olduğunu biliyorlar.
Ankara’da farklı, Diyarbakır’da farklı konuşan liderlerde halkın gözünden kaçmıyor. Genel başkanımız, batıda yaptığı konuşmaların ve kullandığı terminolojinin aynısını gittiği tüm illerde kullanmıştır. Hatırlarsak, geçen ay İngiltere’de lordlar kamerasında da net bir şekilde, İslam’i terör ifadelerini kullanmanın yanlışlığına vurgu yapmıştı.
Ulu caminin avlusunda öyle güzel bir şadırvan var ki. Şadırvanın yanındaki sohbet yeri görülmeye değer. Şadırvanın yanında sohbet edenlere selâm verip geçmek istedik. Genel başkanımız sohbeti bölmek istemedi. Fakat kendimizi birden sohbet meclisin de buluverdik. İnanç birlikteliğinin ne olduğunu bir kez daha gördüm. Bu kelimeyi hep kullanırdık, fakat içini dolduramıyordum. Şimdi her şey yerli yerince oturdu. Oradaki sohbetten de feyiz aldık tüm arkadaşlarla. Tarihi bir medrese ziyareti için ara sokaklara girdiğimizde yol boyu nostalji yaşadık. Taş binalar ihtişamıyla duruyordu. Basın toplantısı yapmış ve televizyon proğramına gitmek üzere yola çıkmıştık. Arka arkaya üç televizyon proğramı vardı ve yetişmemiz gerekiyordu. Ak sakallı, nur yüzlü bir amca genel başkanımızı tanıdı ve önüne geçti. Dedim ya biz engel olmaya korkuyoruz. Genel başkanımız kızar diye müdahale etmiyoruz kimseye. Ak sakallı amca, genel başkanımıza içten sarılarak çok etkileyici, bir o kadar düşündürücü sevgi mesajları verince, bizde artık yaptığımız işin mana boyutunun çok güçlü olduğunu hissettik. O sahneyi görüntülemek istedim, fotoğraf bembeyaz çıktı. İkincisini, üçüncüsünü denedim aynı. Bir sürü fotoğrafın içersinde ak sakallı amcayla çekilen fotoğrafın bembeyaz çıkmasını anlayamadım. Sonra birileri bana anlattı!...
Ayrılmak vakti gelmişti. Hiç birimiz Ankara’ya dönmek istemiyorduk. Bize mihmandarlık yapan dostlarımız, partili ve Alperen ocakları mensuplarımız, bölgeye hizmet eden memurlarımız, asli unsur olarak kabul ettiğimiz sevgili vatandaşlarımızla ne kadar güzel bir hafta geçirmiştik. Bize olan bakışlarında hüzün vardı. Ama bilmiyorlardı ki biz bu işe bedenimizi değil, yüreğimizi koymuştuk. Tekrar gelecektik. Zafer türküleri söylemeye, kilimin eksik kalan desenlerini tamamlamaya…
Bölgedeki zorluklara dair benim de ön yargılarım vardı. Üç kez güneydoğu ziyaretlerine katıldım. Sayın Genel Başkanımız ‘’Muhsin YAZICIOĞLU’’nun büyülü bir isim olduğuna inandım. Onun görülmeyen gücünü hissettim. Başaracağımıza, mukaddes topraklarımızda mutlu ve hür bir şekilde kıyamete kadar yaşayacağımıza olan inancım perçinleşti. Niyetinizin iyi olması halinde, Yüce Allah’ın da
sizinle olduğunu gördüm.
Vatan toprakları kaderine bırakılamayacak kadar kutsaldır. Allah(c.c.) birliğimizi, dirliğimizi bozmasın. Bedel ödemeyi göze alanlara selam olsun.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.