Görünmeyen gerçekler ve BBP

Görünmeyen gerçekler ve BBP
Günümüz dünya siyasetinde güç merkezleri oluşturabilmek ülkelerin tek başlarına yerine getirebildikleri fiiller değildir.

Bu nedenle birden fazla ülke bir araya gelerek birliktelikler oluşturmaktadır. Ülkemiz tek başına büyük olmakla birlikte, kendi medeniyet alanında Dünya güç dengelerini etkileyebilecek birlikteliklere önderlik yapabilme potansiyeline sahiptir. Bu gerçek iç politik gelişmelerin bölgesel problemlerden bağımsız düşünülemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Son aylarda meydana gelen Kapatma Davası ve Ergenekon operasyonu gibi gelişmeleri bu çerçevede düşünmek ve değerlendirmek gerekir.

Ergenekon operasyonunda medyaya yansıyan bazı bilgiler ile bu yapılanmanın neden şimdi tasfiye edildiği ve geçmişte kimin tarafından kullanıldığı sorularının cevabı aranmalıdır. Ülkemizde kirli ilişkilerin ve kirli işlerin açığa çıkması son derece önemlidir. Ancak şu temel soru yapılan psikolojik operasyonlarla hep milletin gündeminden kaçırılmaktadır. Eğer Ergenekon yapılanması yapılan operasyon ile tasfiye edilmiş ise yerine ne konulmuştur? Yapılan operasyonun yanı sıra bu sorunun cevabı aranmadan ülke belki bir badireyi atlatacak ancak bir başka çete karanlık dehlizlerde varlığını hep sürdürecektir.

İletişim araçlarının yaygınlaşması ile birlikte toplumlar üzerinde uygulanan psikolojik operasyonlar oldukça etkili olmaktadır. Ülkemiz üzerinde uygulanan psikolojik operasyonların temelinde ise Müslüman Türk Milletinin kendi gerçeğinden uzaklaştırılması ana düşüncesi yatmaktadır. Türk Milleti kendi gerçeğini merkeze koyduğu bir düşünce sistematiği geliştirememekte ve dolayısıyla psikolojik operasyonların hedef kitlesi durumuna gelmektedir.

Bu psikolojik operasyonlara yüzlerce örnek vermek mümkündür. Hafızalarımızı yoklayalım Bebek katilinin yargılanması sürecinde medya idam edilirse kahraman ilan edilir diye çok yoğun bir propaganda yapıyordu. Ancak yıllar geçtikten sonra dönemin başbakanı “Öcalan bize CIA tarafından teslim edildi ancak neden teslim edildiğini halen daha anlamış değilim” anlamında çok talihsiz bir açıklamada bulundu. Yıllar geçti herkes aslında Bebek Katilinin ABD tarafından terör örgütünü ve bölücü taleplerini siyasallaştırma projesi kapsamında ülkemize teslim edildiğini anlamış oldu. 

Son yıllarda İran’ın sahip olmak istediği nükleer güç bölgemizin ve dünyanın gündeminde bulunmaktadır. Özellikle ülkemizde bu konu bazı iç politik gelişmeler ile ilişkilendirilerek uzun zamandır tartışılmaktadır. Ancak yapılan tartışmalar İran’ın nükleer güce sahip olup olmamasının ötesine gitmemektedir. Aslında kendi gerçeği ile düşünebilen bir toplum, bir başka ülkenin caydırıcı gücünü tartışmak yerine, kendilerinin neden bu güce sahip olmadığını sorgulayabilmelidir.

Dünyada Güç Merkezleri Enerji bölgelerini ve geçiş yollarını kontrol etmeyi kendi varlıklarının sürdürülebilmesi için vazgeçilmez bir hedef olarak görürken, Enerji bölgelerinde çok büyük bir siyasi nüfus sahibi olması mümkün olan Türkiye’nin asla gerçekleşmeyecek bir AB sevdasının peşinde olmasını anlamak mümkün değildir. Özellikle yaşadığımız her türlü dışlanmışlık ve aşağılanmaya karşın AB’nin halen toplumun önemli bir kesimi tarafından bir kurtuluş projesi olarak görülmesini psikolojik operasyonların dışında nasıl tanımlayabiliriz? AB’yi ülkemizdeki antidemokratik yapılanmalara ve taleplere karşı bir emniyet projesi olarak görenler, ortada bir Hacivat-Karagöz kavgası olduğunu ancak perdenin gerisinde toplumu AB’ye yönlendirenlerin ve bu antidemokratik talepleri ortaya koyanların aynı karanlık eller tarafından yönetildiğini anlamalıdır artık.

Dünya dengeleri Pasifik lehine dengelenirken hiç şüphe yok ki Türk-İslam dünyasını daha zor ve sıkıntılı yıllar beklemektedir. Türk-İslam coğrafyası önümüzdeki yıllarda ABD-İngiltere-İsrail güç ekseni ile Rusya-Çin güç birliğinin yoğun bir mücadele alanı olacaktır. Bütün bu gerçekler Türkiye’yi bir yol ayrımına getirmektedir. Ülkemiz ya (ivedilikle demokrasisini kurumsallaştırarak) kendi kültür coğrafyasında büyük bir güç merkezi olmayı tercih edecek, ya da enerjisini iç politikada tüketip üniter yapısı her gün daha zayıflayan bir ülke durumuna gelecektir.

Türkiye’nin kendi bölgesinde güç merkezi olmasını hedefleyen temelde iki siyasi eğilim bulunmaktadır. Bunlardan ilki Dünya dengeleri ile birlikte hareket etmenin gerçekçi olduğuna inanmaktadır. Bu eğilim zaman zaman değişik parti isimleri ile İktidarda oldu. Diğer siyasi eğilim ise Türk Milletinin kendi kültür coğrafyasında büyük bir güç merkezi olmasının Hâkim güçlerin amaçlarıyla çeliştiği tezini savunan görüştür.   

Bulunduğumuz toprakların jeopolitik gerçeği tarih boyunca bu bölgede bir gücün bir başka gücün gölgesi altında büyüyebilmesi tezini desteklememektedir. Bu tespit Anadolu’da sadece Türk-İslam tarihi için değil Roma ve Bizans dönemleri içinde geçerlidir. Bu nedenle yukarıda bahsedilen birinci siyasi görüşün uzun vadede kalıcı bir başarı elde edebilmesi mümkün değildir.

Yukarıda bahsedilen İkinci Siyasi eğilimin taban bulmaması için son yıllarda Ülkemizin enerjisi iç politik-kısır çekişmeler ile kırılmak istenmektedir. Yakın geçmişimizde meydana gelen antidemokratik müdahaleler ile bunların akabinde tezgâhlanan ekonomik çökertme operasyonlarının tamamı bu niyete matuftur.

Bulunduğumuz noktada Türkiye kendi kültür coğrafyasında dar bir alana sıkıştırılmak istenmekte ve bu amacın gerçekleşmesi için ise seviyesi düşük iç siyasi çekişmeler ile meşgul edilmek istenmektedir. Bu çemberi kırabilmenin tek yolu Milli ve Manevi değerlere sahip, İktidarda Muktedir olma becerisini gösterebilecek bir çekim merkezinin oluşturulmasıdır.

Yukarıda bahsedilen bir çekim merkezinin oluşturulabilmesi için Ülkücü hareketin birleşmesi ve bu şekilde büyük bir sinerjinin oluşturulması önemlidir. Bu anlamda son günlerde ülkücü tabanda etkinliği olan bazı isimlerin ve Habervaktim yazarlarından Selçuk Özdağ’ın açıklamaları gündemi meşgul etmektedir. Yapılan bu açıklamalar irdelendiğinde belki samimi bulunmakla birlikte ciddi dayanaklardan yoksun olduğu görülmektedir. Sayın Selçuk Özdağ Habervaktimde yayınlanan “MHP-BBP, Biraz nezaket lütfen” başlıklı yazısında Ülkücü hareketin birleşmesi üzerine bazı düşüncelerini ifade etmiştir. Yazı birleşmenin ötesinde BBP açısından kabul edilemez düşünceler içermektedir. Bu nedenle bütün Alperenler Nezaket adı ile başlayan yazıdaki Nezaketsizlikten kırılmışlardır.

Sayın Selçuk Özdağ yazısında “Son iki üç yıl BBP ilkeleriyle bağdaşmayan felaket bir politika izledi” düşüncesini belirtmektedir. Bu iddianın geçerliliğini tespit edebilmek için son 3 yıl içerisinde ülkemizde meydana gelen siyasi gelişmelere bakmak gerekir. Bu gelişmeler Cumhurbaşkanlığı seçimi, 27 Nisan Bildirisi, 367 meselesi, Akabinde tekrar Cumhurbaşkanlığı seçimi, Başörtüsü meselesi, Kapatma davası ve Ergenekon operasyonudur. BBP’nin Selçuk Özdağ’ın belirttiği gibi ilkeleri ile bağdaşmayan bir politika izlemesi için bu temel meselelerde Milletin değerleri ile çelişen bir politika izlemesi gerekirdi.

BBP kurulduğu günden bugüne Cumhurbaşkanının Halk tarafından seçilmesini önermektedir. Bazı ülkücü ağabeylerin ittifak için kapılarını sık sık çaldığı bir kısım siyasinin aksine Muhsin Yazıcıoğlu meclise girilmesi gerektiğini ve kimsenin Millet iradesine kabadayılık yapamayacağını ısrarla vurgulamıştır. Birileri 27 Nisan bildirisi akabinde işin rengini öğrenmek için beklemede kalırken, en anlamlı tepki BBP’den gelmiştir. 367 komedisinde de BBP bu kararın siyasi bir karar olduğunu açıkça vurgulamıştır. 11. Cumhurbaşkanı seçiminde ise Sayın Muhsin Yazıcıoğlu meclise girmiş ve oyunu kullanmıştır. Kapatma davasında BBP, ilk günden itibaren teröre bulaşmamış partilerin kapatılmasına karşı çıkmıştır. Hatta siyasi partiler yasasının değiştirilmesi ve parti kapatmaların zorlaştırılması düşüncesini yıllardır vurgulayan tek siyasi parti BBP’dir. Başörtüsü meselesi ve Ergenekon operasyonunda ise BBP’nin tavrı herkesçe bilinmektedir.

Bütün bu gerçekler milletin bilgisi dahilindeyken BBP’nin ilkeleri ile bağdaşmayan bir politika izlediği iddiası ciddiye alınacak bir değerlendirmenin ötesinde köşe yazısını tamamlayabilmek için yapılan laf kalabalığından başka bir şey değildir.

Sayın Özdağ’ın yazısında belirtilen hususlardan bir tanesi ise Kıbrıs meselesinde Denktaş’ın peşine düşmektir. BBP AB’yi birçok meselede olduğu gibi Kıbrıs Meselesinde de yanlı bulmaktadır. AB kendi içerisinde Kıbrıs’ın tek temsilcisi olarak sürekli Rum kesimini görmüştür ve görmeye de devam etmektedir. AB’nin Kıbrıs’a barış ve huzur getirmeyeceği, KKTC’yi hiçbir zaman tanımayacağı konusunda Denktaş ile paralel düşünmek hiçbir zaman Denktaş’ın bütün politikalarına katılmak anlamına gelmemektedir. Kaldı ki bütün Alperenler Kuzey Kıbrıs’ta güçlü bir Türk devletinin varlığını sürdürebilmesinin en önemli şartının toplumun milli ve manevi değerlere bağlı olması ile mümkün olduğuna inanmaktadır.
 
Bütün aklıselim insanlar gibi Alperenler de birileri tarafından verilen bir hakkın yine birileri tarafından kolayca alınabileceğini iyi bilmektedir. Bu bakış açısıyla Halkın demokratik taleplerinin AB üzerinden çeşitli şekillerde karşılanabileceğini söylemek ve bu anlamda AB tarafgirliğine soyunmak hiçbir zaman sonuç alınacak bir yöntem değildir. Zira bu şekilde sonuç alabileceklerini iddia edenler Başörtüsü ve bazı Siyasi parti kapatma davalarının neden AİHM’de reddedildiğini açıklamak durumundadır. İnternette arama motorlarını kullanmasını bilen herkes Sayın Özdağ’ın AB’ye karşı olduğu konusunda yüzlerce beyanat verdiğini kolayca bulabilir. Daha birkaç ay öncesine kadar AB’ye hayır deyip, bugün AB’yi Ülkücülere bir özgürlük projesi gibi takdim etmenin ciddiyetini bütün kamuoyu kendi vicdanlarında değerlendirecektir. Bu farklılığı bir partiye üye olmak nedeniyle temel politikalarına karşı beyanat veremeyeceği şeklinde açıklayanlar o halde yıllarca inanmadıkları düşünceleri nasıl halka anlattıklarının cevabını verebilmelidir.
 
Ülkücü hareket iç siyasette dar bir alana sıkıştırılmıştır. Bir taraftan halk tarafından beğenilen, takdir edilen, her kritik meselede ne söyleyeceği merak edilen ve maalesef bilinçli ve programlı bir şekilde uygulanan psikolojik operasyonlarla bu sevgiyi bugüne kadar sandığa yansıtamayan ancak partisi bugünlerde ciddi bir tırmanışta olan Muhsin Yazıcıoğlu var. Diğer tarafta bir türlü tek başına bir iktidar projesi çıkaramayan ve iktidar ortağı olduğu zamanlarda 10.Cumhurbaşkanı’nın Ülkücü olması gibi bir fırsatı hiç kimsenin anlamadığı bir şekilde değerlendirmeyen Devlet Bahçeli var.

Duygusal değerlendirmelerin dışında bu girdaptan çıkmanın iki temel yolu bulunmaktadır. Bunlardan ilki bu iki partinin ayrı ayrı büyümesidir.  Muhsin Yazıcıoğlu’nun Genel başkanı olduğu BBP’nin barajı geçebileceği düşüncesi halkta oluşturulabilirse BBP’nin ilk seçimdeki oy oranı %20 civarlarında olacaktır. Bu oy oranı hakkında şüphelerini belirtebilecek olanlar AK Parti, MHP, SP, ANAP, DP gibi siyasi parti tabanları ile siyasi partilerin dışında geniş kitleleri bulunan muhafazakâr oluşumların ikinci parti tercihlerinin ne olduğuna bakmaları gerekir. Devlet Bahçeli’nin partisini daha büyütebilmesi ise MHP içerisinde Ramiz Ongün, Sadi Somuncuoğlu, Yılma Durak, Ali Göngür, Türkmen Onur, Abdulkadir Erdil, Koray Aydın gibi isimlerin etkili olarak MHP yönetimine alınmaları ile mümkündür. Bu durumda da bahsedilen isimlerin Devlet Bahçeli’nin Liderliğini nereye kadar kabul edebildikleri/edebilecekleri tartışma konusudur. Zira 10.Cumhurbaşkanı seçimi öncesinde ve geçen yıllarda Tekir yaylasında yaşananlar bu durumu oldukça zor kılmaktadır. Sonuç olarak Devlet Bahçeli’nin işi Muhsin Yazıcıoğlu’nun işinden çok daha zor görünmektedir.
 
İkinci yol ise Ülkücülerin tek çatı altında ve oy oranını sadece ülkücü taban ile sınırlandırmayacak, Liderliğini ispatlamış, bir kişinin liderliğinde toplanmalarıdır. Konu Liderliğini ispatlamış ve hareketi geniş halk kitleleri ile buluşturup buradan bir iktidar projesi çıkarmaya gelince ise halkın gönlünde bir tek isim vardır. O da Muhsin Yazıcıoğlu’dur.

Türkiye’nin kendi gerçeğine dönmesi, başta Ülkücülerin kendi gerçeğine dönmesi ile mümkündür. Ülkücülerin kendi gerçeği sevdalarına nefis zehri katmak değil Bir olanda Birlik olmaktır…


ALPEREN TUNALI

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.