Esed'i BM'ye Şikayet Etti
CNN Türk'de yayımlanan, "Ankara Günlüğü" programına katılan Davutoğlu, gündemdeki konulara ilişkin açıklamalarda bulundu.
Suriye'deki çatışmalarda gelinen son durumu değerlendiren Davutoğlu, bu ülkede meselenin sadece muhalefet-rejim geriliminde bir tarafın gücünü artırmasından ibaret olmadığına değinerek, son iki-üç ayda Şam'dan Halep'e atılan Scud füzesi sayısının 205 olduğunu söyledi.
Davutoğlu, iki devletin düzenli orduları arasındaki savaşlarda bile sivil alanlara ayrım gözetmeden hava saldırısı yapmanın "savaş suçu" kapsamına girdiğini olduğunu dile getirdi.
Suriye'de her bir Scud füzesi atıldığında bir mahallenin yok olduğunu ve bunun da "savaş suçu" niteliği taşıdığını ifade eden Davutoğlu, "Artık savaş suçları konusunda harekete geçilmesi lazım. Bunun hesabı sorulmalı. Kimse bunun savaş suçu olmadığını söyleyemez" değerlendirmesinde bulundu.
Suriye'de kimyasal silah kullanıldığına dair iddiaların da araştırılması ve üstünün örtülmemesi gerektiğini belirten Davutoğlu, konuya ilişkin oluşturulan BM heyetinin bu ülkele girmesine izin verilmediğini hatırlattı.
İnsani yardım koridorunun oluşturulmasının önemine işaret eden Davutoğlu, Türkiye'deki Suriyeli sığınmacı sayısının 200 bine yaklaştığını anımsattı. Davutoğlu, Suriye'de bombardıman altında hayatta kalmaya çalışanlara yardım ulaştırılması için net ve kararlı bir tutumun belirlenmesi gerektiğini vurguladı.
"Suriyelilerin katledilmesine göz yumuluyor"
Davutoğlu, hafta sonu İstanbul'da yapılacak, "Suriye Halkının Dostları Grubu Dışişleri Bakanları Toplantısı"nın, "Suriye'deki zulmü,baskıyı durduracak en etkin yöntemin bulunması ve uygulanması" zeminine oturtulacağını dile getirerek, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Rejime yönelik yoğun bir silah desteği devam ediyor. Bosna'da üç yıl silah ambargosu uygulandı. Boşnaklara ve Sırplara silah verilmemesi gibi bir şey uygulandı. Ne oldu? Bir taraf tam silahlı olduğu için, yani Sırp ordusu tüm silahlara sahip olduğu için, üç yıl boyunca Boşnakların katledilmesine göz yumuldu. Şimdi de Suriyelilerin katledilmesine göz yumuluyor. Burada net bir tutum takınmak, net ve kararlı bir mesajı Suriye yönetimine iletmek lazım."
Davutoğlu, Esed'in yıllarca görevde kalabilme ihtimalinden bahsedildiğindeki beyanlarına ilişkin, "(Bu iş yıllar almaz. Haftalar, aylar alır) dedim. Ama hiçbir zaman 'Esed çok kısa sürede gidecek' diye bir ifade benim ağzımdan çıkmadı.' Saddam'ın Irak'ta 10 yıl başta kalması gibi bir konjonktür artık yok" diye konuştu.
Esed'in görevde kalmasını bir başarı gibi göstermek isteyen çevrelere yönelik ise Davutoğlu, "Bizi eleştirenlere öncelikle şunu söylemek istiyorum. 100 bin insanı öldüren bir diktatörün işbaşında kalması sizi mutlu mu ediyor? Eğer işbaşında kalıyorsa bu haklı ya da meşru olduğundan değil, uluslararası toplumun bu faciaya sessiz kalmış olmasındandır. Bu zulme izin vermeyeceğiz. Bu zulmün devamına izin verenler, Esed'in kalmasından memnuniyet ifade edenler, önce o ayıptan kurtulmalılar" ifadesini kullandı.
"Adalet adına doğru olanı söyleriz"
Davutoğlu, Türkiye'nin Suriye konusunda yalnız bırakıldığını iddia edenlerin yanıldığını belirterek, "Velev ki yalnız kalmış olsak da hak adına, adalet adına doğru olanı söyler, doğru olanı yaparız. Nasıl ki Filistin konusunda tutumumuz net ve açıksa ve netice almışsak, bu konuda da ilkeli tutumumuzla netice alırız. Yalnız kalmamız söz konusu değil, aksine Suriye rejimine destek verenler yalnız kalıyor. Ahlak ve değerler bakımında haklı olduğunuzda, zamanla mutlaka netice alırsınız" dedi.
Suriye rejiminin dışında Türkiye'nin tutumuna eleştirel yaklaşan çevre bulunmadığını vurgulayan Davutoğlu, muhataplarıyla yaptığı görüşmelerde bu ülkede kimyasal silah tehdidinden radikal grupların güçlenmesine kadar birçok konunun ele alındığını ifade etti.
Davutoğlu, Suriye'de meydana gelen olaylarda sebep-sonuç ilişkilerinin göz ardı edilmemesi gerektiğine değinerek, "Nusra olduğu için Esed zulmü başlamadı, Esed zulmü olduğu için Nusra veya diğer gruplar bir alan buldu. İleride de eğer bu kriz uzarsa, bu risk daha da artacaktır" değerlendirmesinde bulundu.
Esed'in son açıklamalarında, öncekilerdeki gibi, inandırıcı bir tarafın bulunmadığını belirten Davutoğlu, 2011'de sokağa çıkan Suriye halkının istediği tek şeyin reform olduğunu dile getirerek, şöyle devam etti:
"Mısır, Tunus halkı neyi istiyorsa, Suriye halkı da onu istedi. Mübarek de halkın üstüne orduyu sürseydi, orada da aynı sonuç çıkardı. Çünkü halkla savaş ilan ettiğinizde, mutlaka alanda kaotik bir durum ortaya çıkar. Bizim Esed'le görüşmelerimizde en çok altını çizdiğimiz husus şuydu; (Ne yaparsanız yapın ama halkla orduyu karşı karşıya getirmeyin. Ordunuzun ve istihbaratınızın yapısını siz bizden daha iyi biliyorsunuz. Mezhebi bir yoğunlaşma var ve bu bir mezhep çatışması doğurur. Suriye ordusu bütün halkın koruyucusu olmalı)"
Davutoğlu, bütün problemlere rağmen bugün Mısır'da kan dökülmemesinin, ordunun halkı karşısına almama basiretini göstermesinden kaynaklandığına dikkati çekerek, "Sanki önce El-Kaide vardı da Esed, buna tedbir aldı. Hayır, söz konusu değil. Nusra diye bir yapı 2012 ye kadar yoktu. Suriye'deki direnişçiler arasında yabancıların sayısı çok azdır" dedi.
"Rusya ile görüş ayrılığımız var"
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile İstanbul'da yaptığı görüşmeyi de değerlendiren Davutoğlu, Türkiye ile Rusya arasında Suriye konusunda temelde görüş ayrılığı bulunduğunu ve iki tarafın da bu ayrılığı saklamadığını söyledi.
Lavrov ile çok detaylı görüşmeler yaptıklarını ifade eden Davutoğlu, ülkelerin herhangi bir konuda yüzde 100 mutabık kalmalarının gerekmediğini, önem taşıyanın, mutabık kalınamayan konularda diyalog kanallarını kesmeden, birlikte bir çözüm arayışı içine girilmesinin sürdürülmesi olduğunu kaydetti.
Davutoğlu, Rusya ile olan görüş ayrılığının temelindeki yaklaşım farkına ilişkin ise şöyle dedi:
"Rusya, BM Güvenlik Konseyini Suriye konusunda harekete geçirmenin, daha önce yaşanan Libya tecrübesi dolayısıyla doğru olmadığı kanaatinde. Libya'da kendilerinin yanıltıldıklarını düşünüyorlar. O, tabi P5 içinde ayrı bir müzakere konusudur. Bizi doğrudan ilgilendiren bir husus değil. Biz ise BM sisteminin derhal ve acilen, insanlık trajedisini durdurmak üzere harekete geçmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu, bir görüş ayrılığıdır. Ama Suriye'nni stratejik önemi, Suriye'nin toprak bütünlüğünün korunması, Suriye halkının iradesinin tecelli etmesi konusunda, Rusya ile bir görüş ayrılığı yok."
Cenevre Mutabakatında tarafların prensipte anlaştıkları, "Bir an önce bir geçiş hükümeti kurulması ve bütün yürütme erkinin bu hükümene devredilmesi" ifadesine atıfta bulunan Davutoğlu, Türkiye'nin böyle bir geçiş hükümetinin başarılı olması için, Beşşar Esed'in tümüyle görevlerinden çekilerek, yetkilerini bu hükümete devretmesi gerektiğini düşündüğünü söyledi. Davutoğlu, Rusya'nın ise Esed konusunu dışarıda tutarak bunun yapılabileceği kanaatine sahip bulunduğunu belirtti.
Davutoğlu, "Esed'in görevini sürdürdüğü bir ortamda, geçiş hükümetindeki başbakanın güç kullanmasının mümkün olmadığı kanaatindeyiz. Çünkü ordu yapısı belli. Ordu üzerinde Esed'in etkisi belli, bu ordunun temin edeceği bir güvenlik ortamında herhangi bir muhalif unsurun Şam'da güvenliğinin sağlanamayacağı kanaatindeyiz. Bu, bizim için gerçekçi bir analiz" diye konuştu.
Rusya'dan Suriye'ye giden bir uçağın 5-6 ay önce indirildiği zaman felaket tellallarının ve Türkiye'nin yalnızlaşmasını isteyen çevrelerin, "Türkiye-Rusya ilişkileri bozuluyor, Suriye yüzünden karşı karşıya geliyoruz, Türk-Rus ilişkileri gerildi" diye bir senaryo hazırladığını dile getiren Davutoğlu, şunları kaydetti:
"Bunları memnun edecek tek şey, Türkiye'nin yalnızlaşması ve birileriyle gerilim yaşaması. Uçak olayından sonra geçen süreye baktığımızda, Rusya Devlet Başkanı Putin Türkiye'ye geldi. Birlikte Suriye konusunda bir plan üzerinde de çalıştık. Putin'in 'Türk tarafı yaratıcı bir fikirle geldi' diye ifade ettiği fikir üzerine çalıştık. Ancak maalesef, Rusya'nın da iyi niyetli çabalarına rağmen, Suriye rejimi uzlaşı içeren bu yaklaşıma da olumsuz cevap verdi."
"Türkiye, Suriye'nin geleceğini İsrail'le konuşmaz"
Türkiye'nin, komşularından hiçbirinin geleceğiyle ilgili konuyu İsrail'le görüşmeyeceği belirten Davutoğlu, "Bugün de yarın da daha sonra da bu tutum geçerlidir. Türkiye, Suriye'nin geleceği konusunu kesinlikle İsrail'le konuşmaz" dedi.
Davutoğlu, Türkiye'nin 90'lı yıllarda olduğu gibi İsrail tarafından belirlenen politikaların destek unsuru olmayacağına işaret ederek, 90'lı yıllarda Ortadoğu'da Türkiye'nin hiçbir platformda, barış sürecinde sözü olmadığını ancak artık o günlerin geride kaldığını kaydetti.
İsrail'in Türkiye'den özür dilemesi
Artık Ortadoğu'da kendi politikasını ortaya koyan, kendi ilkeleriyle harekete eden ve bu konuda da netice alan bir Türkiye olduğunun altını çizen Davutoğlu, "Türkiye bu anlamda Ortadoğu'nun merkez aktörüdür. 'X' ülkesi, Türkiye'nin artan gücü dolayısıyla, 'onunla iyi geçinmek durumundayım. Ortada da Suriye diye bir başka kriz var' diyorsa, bu onların meselesidir" değerlendirmesinde bulundu.
Davutoğlu, son 10 yılın dış politikasını en iyi tanımlayan cümlenin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından Davos'taki "one minute" çıkışı sonrasında, "Bundan sonra Türkiye şu veya bu ülkeyi kaybedersem ne olur diye düşünmeyecek. Başka ülkeler 'Türkiye'yi kaybedersem ne olur' diye düşünecek" yönünde ifadeleri olduğunu anımsatarak, "Herhalde İsrail'deki belli çevreler, üç yıl bunu düşündüler ve Türkiye'yi kaybetmenin bedelinin ne olabileceğini açık ve net gördükleri için, bu sonuca ulaştılar" dedi.
ABD Başkanı Barack Obama'nın neden Ankara'ya gelerek, "İsrail 'apologize' değil de 'regret' dese ne olur, kabul ediverin" diye Türkiye'ye baskı yapmayı düşünmeyip, tersine İsrail'e gidip neden baskı yapma ihtiyacı hissettiğini soran Davutoğlu, "Bunu Obama'ya söyleten şey, Washington'da Türkiye yanlısı büyük lobilerin olması mı? Hayır, İsrail yanlısı lobiler daha fazla. Tersini yapabilmiş olsaydı, Washington'daki siyasi itibarı çok daha fazla olabilirdi. Çünkü Kongre'de, herhalde böyle bir durumdan memnun olacak çok sayıda etkin çevreler vardı" diye konuştu.
Bu olay karşısında Türkiye'nin tavrının en başından beri çok açık ve net olduğunu söyleyen Davutoğlu, "O zaman dedik, 'üç şart olmadan 1 yıl değil, 10 yıl değil, 100 yıl geçse, hiçbir Türk büyükelçisini hiç kimse Tel Aviv'de görmeyecek'. Özür ki bunun en sembolik, en ağır yönüydü. Kararlı tutumumuz sayesinde bu netice alındı. Kimse bunun arkasında başka gerekçeler aramasın" ifadesini kullandı.
Mavi Marmara saldırısı
Filistin'e insani yardım götürmek amacıyla yola çıkan Mavi Marmara gemisine yapılan saldırı konusunda ise Davutoğlu, şunları söyledi:
"Mavi Marmara'da giden, şehit olan kardeşlerimiz, oraya şahsi bir hırs ya da para kazanmak için gitmediler, şöhret sahibi olmak için de gitmediler. İnsanlık onuru adına yola çıktılar. Bunun bütün dünya tarafından algılanışı bu. Belli çevreler hariç, dünyada herkes bu insanları, insanlık onuru adına yola çıkmış ve canını feda etmiş kişiler olarak değerlendiriyor. Onların aziz ruhaniyetlerine saygı göstermemiz lazım. Açık bir uluslararası ihlalle şehit edildiler. Biz onların hukukuna sahip çıktık."
Mavi Marmara saldırısında şehit olanların ailelerinin, en yakınlarını kaybettiklerini ve hiçbir şeyin onların acısını dindiremeyeceğinin altını çizen Davutoğlu, kendisinin de 6 günlük bir çocuğunu kaybettiğini ve acısını hale hissettiğini bildirdi. Bu bakımdan ailelerin acısının anlaşılması ve tutumlarının doğru takdir edilmesi gerektiğini belirten Davutoğlu, "Aileler onurlu bir tavır sergilediler ve 'bizim için özür ve Filistin'e dönük ambargoların kalkması esastır' dediler. Bu da ailelerin asil duruşunu gösteriyor" değerlendirmesinde bulundu.
Davutoğlu, Türkiye'nin İsrail'den tazminat talebi konusundaki ısrarının nedenini ise "İsrail'in, yaptığı bir eylem dolayısıyla bedel ödemesi gereken herhangi bir ülke olduğunu göstermek için tazminat konusu önemli. Yoksa 'herhangi bir eylemi 'X' ülkesi yaptığında bedeli var, İsrail yaptığında yok' anlayışı yerleşirse, Ortadoğu'da barış olmaz" ifadesiyle açıkladı.
Ailelerin hükümetin tutumuyla ilgili herhangi bir eleştirel yaklaşımları ya da tazminat alınmasına karşı çıktıkları gibi bir tavrın olmadığını dile getiren Davutoğlu, "Zaten aileler, 'tazminatla Filistin'de, Gazze'de bir eser yaparız' diyorlar. Ailelerle bizim aramızda bir görüş ayrılığı varmış gibi bir tutum doğru değil. Ailelerimizle temaslarımız sürecek. Biz onların hukukunun takipçisiyiz. Türk diplomasisi 3 yıl mücadele etti, 33 yıl, 333 yıl olsa, yine mücadele eder" dedi.
İsrail ile karşılıklı olarak büyükelçilerin yeniden atanması konusunda ise Davutoğlu, "Sözlü özür dilendi, tazminat da deklare edildi, bunun tamamlanması lazım. Filistin'de hayatın normale döndüğü, insani yardımın rahatlıkla girebildiği bizzat gözlendikten sonra, normalleşme süreci adım adım ilerleyebilir" diye konuştu.
Filistin meselesi
Başbakan Erdoğan'ın gelecek ay yapacağı Filistin ziyaretine ilişkin de değerlendirmede bulunan Davutoğlu, "Gönül ister ki Başbakanımızın ziyareti öncesinde, Sayın Mahmud Abbas ile Halid Meşal arasında yürütülen diyalog belli bir aşamaya gelir, belli bir olgunluğa ulaşır. Biraz da buna şans vermek için ziyaret tarihin gelecek ay belirlenen tarihe ayarlandı" dedi.
Davutoğlu, ideal olanın, böyle bir uzlaşı ile bütün Filistin'in Erdoğan'a ev sahipliği yapması olduğunu ve bunun sağlanması için bütün görüşmelerin sürdürüleceğini belirterek, "Yoksa Sayın Abbas tarafından bize bu konuda iletilmiş herhangi bir rahatsızlık söz konusu değildir. Gazze de Filistin devletinin bir parçası, Sayın Abbas, Gazze'nin de devlet başkanı" ifadesini kullandı.
Türkiye'nin illa ve mutlaka ara bulucu olmak için kimsenin peşinden koşmadığını anlatan Davutoğlu, "Türkiye Somali-Somaliland, Sudan-Güney Sudan, Eritre-Etiyopya, Filipinler'de son derece etkin bir ara buluculuk rolü üslendi. Gerektiğinde dünyanın herhangi bir köşesinde bir ihtilafı çözmek, kanın dökülmesine engel olmak için din, mezhep, etnik kimlik ayırt etmeden gece gündüz çalışırız. Bu Filistin ise gecemizi gündüzümüze katar, yine çalışırız" değerlendirmesinde bulundu.
Filistin-İsrail sorununda önemli olanın kimin ara bulucu olacağı değil, meselenin çözülmesi olduğunu kaydeden Davutoğlu, şöyle konuştu:
"Bir barış olacaksa bunun tarafların eşitliği, Filistinlilerin onurunu koruyacak bir barış olması lazım. Bir barış olacaksa, Kudüs'ün Filistin'in başşehri olduğu ve ebediyen de başşehri kalacağı, Doğu Kudüs'ün, yaşayabilir sınırlar içinde, Filistin devletine dayalı bir barış olması. Barış olacaksa Filistin halkının bütün bölgeyle entegre olabileceği, ablukadan çıkacağı bir barış olması lazım. Böyle bir barışı kim yaparsa, kim sağlarsa, biz buna sadece destek veririz. Türkiye'nin üstüne bir görev düştüğünde ise çekinmeden yaparız. Ancak herkes şunu bilmeli ki Türkiye'nin 'evet, bu iyi bir barıştır' demediği bir barışın, bölgede yaşama şansı yoktur."
Çözüm ihtimali
Davutoğlu, Filistin-İsrail meselesinde çözüm ihtimalini güçlendiren ve engel olan unsurların bulunduğunu bildirerek, şunları söyledi:
"Güçlendiren unsurlar, artık uluslararası toplum ve bölgedeki aktörler, 22 yıldır patinaj yapan bir barış sürecini benzer yöntemlerle devam ettirmenin limitlerine gelindiğinin farkındalar. O bakımdan, özellikle Sayın Obama'nın ikinci dönemi olduğu göz önüne alındığında, uluslararası toplumun daha hızlı hareket etmesi mümkün, bu olumlu tarafı. Olumsuz tarafı ise maalesef hala İsrail'de iki devletli çözümü benimsiyoruz deme cesaretini göstermiş bir başbakan ve hükümet yok, parçalı bir koalisyon hükümeti var. Batı Şeria'yı kendi toprağı gibi gören, kutsal topraklar olarak gören ve terk etmek istemeyen aşırı sağcı unsurlar hükümette bulunuyor, yerleşimlerin devam ettiği bir tablo var. Dolayısıyla İsrail'e böyle bir iradenin getirilmesi için, çok ciddi uluslararası baskının uygulanması lazım."
Filistin tarafında da parçalanmış bir otorite olduğunu, bu durumdan çıkılması gerektiğini belirten Davutoğlu, "Biz, Filistin uzlaşısının, muhtemel bir barış öncesinde olmasını istiyoruz. İsrail üzerine yeterince baskı uygulamadan Filistin tarafına dönüp, 'barış yap' deyip, İsrail'in tayin ettiği prensipler etrafında bir barış olabileceğini düşünmek, bir barış niyetine sahip olmamak demektir. Hep söylenir, 'İsrail'in var olma hakkı'. Peki Filistin'in var olma hakkı konusunda açık bir deklarasyon neden söz konusu değil?" değerlendirmesinde bulundu.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.