Saadet’te yeni dönem

Saadet’te yeni dönem
Genel Başkanlığı Recai Kutan’dan devralmaya hazırlanan Numan Kurtulmuş, Kongre öncesi son mesajlarını VAKİT aracılığıyla verdi: “Meclis denetleniyor, hükümet denetleniyor; peki bu yargıyı kim denetliyor?..”

Saadet Partisi’nde yeni dönemin Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, Vakit’in sorularını cevaplandırdı.

- “Hayırlı olsun” diyerek başlayalım. Saadet’te yeni döneme ilişkin sorularımız olacak. Yalnız, müsaadenizle, “iktisatçı” oluşunuzu da göz önünde bulundurarak “piyasalardan” başlamak istiyorum: “Global kriz, Türkiye’yi etkileyecek ama bizde sistem sağlam, bu etki sınırlı olur” deniyor. Sizce bu söylem doğru mu?
- Bir kere bu kriz evet, Türkiye’yi etkileyecek. Hiç kuşkusuz hükümet bu konuda bazı şeyler düşünüyordur. Bazı tedbirler düşünüyordur. Ancak, bu tedbirlerin neler olduğunu paylaşmalıdır. Panik havası olmadan tedbir alındığının, bütün kesimlerin özellikle üreten kesim için tedbirler paketi hazırlandığının ortaya konması gerekir. Bir ortak platform oluşturulmalı. Siyasi partilerin, sanayi odalarının, ticaret odalarının, işadamlarının, derneklerin, tarım kesimi temsilcilerinin vesaire... Bütün kesimlerin görüşlerinin alındığı bir platform oluşturulmalı ve tedbirler tartışılmalıdır. Akıllı ve kararlı bir tedbirler paketi hazırlanmakta olduğunun yansıtılması lazım. Ne yazık ki böyle bir hazırlık görünmüyor, hatta birbiri ile çelişen ifadeler dikkat çekiyor.

“AĞIRLIK YABANCILARA GEÇMİŞ, NE GÜVENCESİ?”

- Bankacılık sisteminin sağlam olduğu söyleniyor. Böyle bir güvence var mı?
- Bizim yıllardır söylediğimiz Türkiye'nin yıllardır ekonomik yapısı tamamen küresel ekonominin yapısıyla benzer hale geldi. Küresel ekonomi iyi giderken sizin ekonominizde bir problem çıkarmaz ama küresel ekonominin içindeki krizler sizi de mutlaka etkiler. Bizim bankacılık sistemimiz kontrol altında iyi güzel de, bankacılık sistemimizin yüzde 50’den fazlası yabancıların eline geçmiş. Diyelim ki İtalya'daki bir banka krizin içine girdiği zaman, bizim bankacılık sistemimiz de etkilenecektir. Bu anlamda yapısı itibari ile Türkiye ekonomisi küresel krizin etkilerine çok açıktır. Krizlere karşı sizleri kurtaracağız diye uygulanan programlar, bizi krizlere itiyor.

ÇARE IMF’DEN KURTULMAKTA!

- Tam burada IMF ile yeni stand-by anlaşmasını yaparsak kurtulurduk ya da yapsaydık şimdiye kadar bu kadar sarsıntı olmazdı, deniyor.
- Hayır biz tam tersini düşünüyoruz. 2000 yılının başından beri IMF ile gelen bütün programlar Türkiye'yi dışa bağımlı ve küresel krize hazır hale getirmiştir. Tam tersine çare IMF ile anlaşma yapmakta değildir, IMF programlarından kurtulmaktadır. 
- “Dünya ile birlikte hareket etmek zorundayız. IMF’yi reddetmek mümkün değil” söylemine karşı mısınız?
- IMF’nin bize öngördüğü şey, Türkiye'de reel üretim yapabilme imkânının ortadan kaldırılmasıdır. 97-98 Asya krizinde de ortaya çıktı. Oradan öğrendik ki; o krizden ekonomi yapıları reel üretime dayanan, tezgahı dağıtmayan ülkeler başarılı bir şekilde çıktı. Daha az zararla çıktı. Uluslararası finans kapitalizmi hareketlerine çok açık olan ülkeler ciddi anlamda sıkıntılar yaşadılar. 
Türkiye’nin programı da budur. IMF'nin bize vermiş olduğu şey budur. Türkiye'de maalesef üretim tezgahları dağıtıldı. Tezgahı kurtarmak lazım. Yani üreteni, sanayiciyi bu süreçte mümkün olduğu kadar sıkıntıdan kurtaracak tedbirler lazım. 
- İthal Bakan Kemal Derviş zamanında IMF programı uygulamaya konuldu ve AK Parti döneminde de bu devam ettirildi... Programların ülkeyi getirdiği nokta olarak neler düşünüyorsunuz? 
- Beş adımlı projeydi. Biz onu defalarca, yıllarca söyledik bütün konferanslarımızda. Biz bunları söylediğimizde “Kardeşim siz komplo teorisi üretiyorsunuz. Türkiye güllük gülistanlık” diyenler, bugünlerde mahcup oluyorlar. IMF projesi “yabancılaştırmayı” esas alan bir model. Önce tarım kesiminin; çiftçilerin, sonra esnaf ve sanatkarların, daha sonra bankacılık sektörünün yabancılaştırılması. Ülkenin büyük sanayicisinin sıkıntıya girmesi. Biz bunu 2000 yılında söyledik. Şimdi Türkiye’nin büyük bir sanayi işadamları derneği kalkmış, ‘Krize karşı uyanık olmamız lazım’ diyor. “Üsküdar’da akşam oldu!..” Bu lafı şimdi söylemenin bir anlamı yok ki. Çiftçiyi, işçiyi, emekliyi etkilediği zaman sesi çıkmayanların şimdi bu kadar bağırmalarının gerçekten bir anlamı yok. Geç kaldılar. 
- Bir anlamı var aslında bağırmalarının...
- ‘Bizi kurtarın’ diye bağırıyorlar. Ama millet batarken neredeydiler? 

TÜSİAD VE KARTEL... TALEPLERİ BİTMEZ!..


- O zaman da “On yıl sonrasını görüyoruz” diyorlardı. 
- Evet, bu işleri çok iyi biliyorlar ya!.. Bugünkü duruma gelecek olursak: Küresel krizin etkileri olacak ama, zaten herhangi bir kriz olmasa da Türkiye ekonomisi fevkalade ciddi şekilde sıkıntıda. Üreten kesim, çiftçi, esnaf, KOBİ’ler... Bunların gücünün azaldığı on yıllık bir süreç geçirdik. Bu sürecin sonunda geldiğimiz nokta; üretimden uzaklaşmadır. Şimdi bu sefer bizim büyük balıklar küresel balinalar tarafından yutuluyorlar. Onun için bağırıyorlar. 
- Bu “bizim büyük balıklar” ile, yani TÜSİAD ile bizim “kartel” dediğimiz medya organlarıyla Hükümet ilk beş yılı son derece uyumlu geçirdi. Bu son dönemde ise bir gerginlik ve sıkıntı var. Neye bağlıyorsunuz?.. 
- Hükümet açısından sıkıntının sebebi bellidir. Türkiye'de belli medya ve belli sermaye grupları, öncelikle kendi çıkarlarını, menfaatlerini düşünürler. Bu anlaşılabilir bir şeydir. Burada anlaşılmaz olan, yadırganması gereken ise AK Parti hükümetinin almış olduğu tavırdır. Şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi gibi halkın desteğini arkasına alan bir partinin esas itibari ile yürüttüğü bir programı olması gerekir. Gerisi boş laftır. Neler yapmak mecburiyetindesiniz... Bir: Refahı bütün topluma yayacaksınız İki: Bütün toplum kesimlerini özgürleştireceksiniz ve Üç: Adil bir yönetim sistemi kuracaksınız. Yani hele yoksullar üzerine, varoşların ve işsizlerin desteği ile iktidara gelmiş bir parti ise gündemi bu üç maddeden ibaret olmalıdır. Bu kesimlerin taleplerini karşılayacağına söz veren bir siyasi parti, maalesef bugüne kadarki bütün sağ partilerin düşmüş olduğu hataların içine düşmüştür. Geniş mazlum kitleler yerine Türkiye siyaseti üzerinde ve ekonomisi üzerindeki çok küçük bir azınlığın taleplerini yerine getirmeyi daha çok benimsemiştir. Dolayısıyla bu anlamda ana fikrini değiştiren, ana istikametini değiştiren Türkiye’deki etkin medya ve iş çevreleri değil, hükümetin bizatihi kendisidir. Etkin çevrelerin her istediklerini yapmaya başladığınız zaman bunun sonu yoktur. Temel sıkıntı da buradadır. Hükümet kendisine oy veren yüzde 47lik büyük çoğunluğun talepleri ile bu etkin zümrenin talepleri arasında sıkışıp kalmıştır. 

ÖZGÜRLÜKLER KONUSUNDA PAZARLIK OLMAZ!..


- Hükümet, “özgürlükler” konusunda, ve somut olarak da “başörtüsü özgürlüğü” konusunda “kurumsal mutabakat” arayışına ağırlık verdi. Bu arayışı siz nasıl karşılarsınız?.. 
- Hiç kuşkusuz bir hükümet işbaşına geldikten sonra, milletin bütün kesimlerinin hükümetidir. Burada kilit kavram adalet kavramıdır. 
- Ya “mutabakat?”
- Merkez sağa oynayan bütün partiler, bir çıkmaza düşmüşlerdir. Temel çıkmaz, özgürlüklerin birilerinin rızasıyla elde edilebileceğine dair düşüncedir. Özgürlükler birileriyle tartışılacak meseleler değildir. Başörtüsü özgürlüğünü mesela, tartışamazsınız. Özgürlük ya vardır ya yoktur, kısmî özgürlük olmaz. Bugünün özgürlüğü olmadan yarının özgürlüğü üzerine pazarlık yapılmaz.
- Merkez sağı dışlıyor musunuz?
- Bizim iddiamız, Türkiye’de siyasetin merkezini yeniden tanımlamaktır. Aslında 3 Kasım 2002’de, bu millet Adalet ve Kalkınma Partisi’ne “Merkez sağda ol!” emrini vermedi. Merkez sağda olmak, statükonun bir parçası olmaktır. Millet, “Merkez sağı solu bırak, statükoyu değiştir!..” dedi ve diyor. Milletin özgürlüklerinin önünü aç ve milletin refahını artır. Sivil ve demokrat bir Anayasa yap. Şimdi iktidar partisinin kuruluş motivasyonu bellidir. Halk tarafından desteklenmiş bir partidir. Motivasyon; “merkezi yeniden inşa et” emridir. Halkın verdiği oyun özeti budur. Ama iktidar partisi, merkezi yeniden inşa etmedi. Merkezdeki güçlerin kendisini davet ettiği alanda oynamayı tercih etti. Ve onların önceliklerini halkın önceliklerinden daha fazla dikkate aldı... Kuruluşlarının aceleye gelmiş olması, bir hareket noktalarının olmaması gibi sebeplerden dolayı savrulmalar yaşayan bu parti, bundan sonrası için de ümit verir olmaktan çıkmıştır.

KAOS AŞILIR


- Kaos etrafımızı sarmış durumda. Yargı, ekonomi, siyaset, medya, Ergenekon, Güneydoğu, Kuzey Irak vesaire... 
- Kaosu Milli Görüş’le aşarız. Milli Görüş’ün en büyük avantajı partilerin ya da şahısların karşısında alternatif değil de, küresel statükonun ve onun Türkiye'deki yansıması olan yerel statükonun alternatifi olmasıdır. Yıllardır söylediğimiz doğrular da bizi bu noktaya çıkartıyor. Türkiye’nin bir medeniyet krizi ile karşı karşıya olduğunu kabul etmesi lazım. Alternatif yeni bir insan, yeni bir model ve yeni bir paradigma ortaya koyarak çözmesi lazım. 
Türkiye'de, bir; yerli-milli olan, iki; maneviyatçı olan, üç; emperyal güçlerin istediği şekilde davranmayan, küresel köyün kavalcısı olmayan ve en önemlisi de dört; özgürlükten, adaletten yana olan bir siyasete ihtiyaç var. Bunlardan birisi olmazsa olmaz. Bunların dördünü birden sentezleyecek bir kararlılıkla muktedir bir siyaset anlayışı ile hareket edeceğiz.

Aynı ruhla yürüyeceğiz

- Kongre ve yeni dönem... Saadet, son seçimlerde istediği neticeleri alamadı. Bundan sonra, alabilmesini zor görenler var, mümkün görenler var... Sizin bulunduğunuz yerden nasıl görünüyor tablo?
- Yüzde 2.5’lik oy oranı ile organize edebilen çok güçlü bir teşkilâtımız var. Bu anlamda hakikaten bu hareketin içerisinde, olduğu yerde duran, ısrarla, inatla ve inançla bu ruhu taşıyan bütün değerli kardeşlerimize teşekkür ediyorum. Hakikaten tarihsel bir başarıdır. Bu büyük inanç olmasa, yapılacak bir şey değildir. Yokluklarla, horlanmalarla ve aşağılanmalarla bir 6 yıllık süre geçirdiler. Ama hiçbir zaman inançlarından ve umutlarından bir şey kaybetmediler. Bu büyük bir güçtür. Bunun üstünde yüzde 47’lik “bize yakın” görülen oy potansiyeli var. Onun ötesinde, bir başörtüsü anketinde de görüyoruz; yüzde 80’lik bizim kanaatlerimizi paylaşabilecek bir büyük kitle var. Bu, siyasette büyük bir avantajdır. Biz uzun süredir, geçen seçimlerin neticelerini tahlil ediyoruz. İnşallah, yeni bir siyaset üslubu, yeni bir söylemle ve aynı ruhla yürüyeceğiz. 
AYM, Meclis’i fiilen feshetmiştir
- Bir kutuplaşmalar dönemi yaşadık ve yaşıyoruz. 22 Temmuz seçim sonuçlarını da büyük ölçüde bu kutuplaşmalar belirledi.... 
- Burada esas şey ana çerçevedeki noksanlıktır. Bir dönem, Ahmet Necdet Sezer'le çekişme söz konusu oldu. Biliyorsunuz, Sezer’i o gün Fazilet Partisi’nde bulunan ve sonradan Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kuracak olan ekip desteklemişti. Sayın Nevzat Yalçıntaş Fazilet Partisi’nden adaydı. O desteklenmedi. Burası bir ayrıntı olarak kalsın ve esasa gelelim: Mühim olan, Sezer’in ya da bir başkasının yaptırmamasıdır. Mühim olan milli egemenliği nasıl sağlayacağınızdır. Cumhurbaşkanı yaptırmıyor, Anayasa Mahkemesi yaptırmıyor... Bunlar geçerli değildir. Siyaset mazeret yeri değildir. Getirirdin halkın önüne bir düzenlemeyi, referandum denilen bir uygulama vardır. Halk, tercihini ortaya koyar. Kim engelliyorsa, gereğini milletle beraber yaparsın. Bakın, şu başörtüsü konusundaki gerekçeli karara. İzahı var mı?..
Anayasa Mahkemesi, Meclis’e ait bir yetkiyi ele geçiriyor. Anayasa Mahkemesi bir senato gibi mi çalışacak? Çok açık söyleyeyim; başörtüsü ile ilgili gerekçeli karar ortaya çıktıktan sonra parlamento fiilen feshedilmiştir. Buna siz “Acaba Anayasa Mahkemesi’nin kararını nasıl değiştiririz” gibi yaklaşmayacaksınız. Siz bu durumu kabul ederseniz, Anayasa Mahkemesi’nin senato yerinde geçtiğini kabul etmiş olursunuz. Dolayısıyla yeni bir yol önermemiz lazım. Yeni bir sistem önermemiz gerekir ki; milli egemenlik gerçekten işlemeli ki milletin dediği olmuş olsun. Bu, kararlılık isteyen bir şeydir.
Konuşmak değil, çözüm üretmek şart
- Ne yapılmalı sizce ve nasıl yapılmalı?
- Milletin, seçme ve denetleme yetkisini tam olarak kullanabilmesi sağlanmalıdır. Bizim yıllardır dile getirdiğimiz, Sayın Başbakan’ın da söylediği bürokratik engeller Türkiye’nin önündeki engellerdir. Yani seçilmemiş, denetlenemeyen, millet tarafından hiçbir şekilde sorgulanamayan birtakım memurların, kamu görevlilerinin, yüksek kamu görevlilerinin yönettiği bir sistem var. Bu yapıyı değiştirmeden bir yere varamazsınız. Anayasal kurumlar yerinde durabilir veya bunların fonksiyonları değiştirilebilir. Önemli olan, bunların millet denetiminin altında olmasıdır. Anayasa Mahkemesi’ni kim denetliyor, Yargıtay’ı kim denetliyor?.. Türkiye’de sadece Meclis ve Hükümet denetlenebiliyor. Yasama ve Yürütme denetlenirken, Yargı’yı kim denetliyor? Siz kanun yapıcıları milletin seçmesini uygun görüyorsunuz ama kanunları denetleyenleri milletin seçmesini mümkün görmüyorsunuz. Bu işi millete vermek lazım. Bakın; gerilimden bahsettiniz. Kasım 2002 seçimlerinden sonra CHP’nin tarihsel vebali vardır. CHP’nin ve yandaşlarının tarihsel bir vebali vardır. 3 Kasım 2002’den sonra halk AK Parti’ye statükoyu değiştirme görevini verdi. Halktan destek alamayan ve bu zihniyetle alması da mümkün olmayan CHP ise bütün dokunulmaz, sorgulanmaz anayasal kurumların arkasına saklanarak, iktidar partisine taş attı. İktidar partisi de taşı geriye atınca bir gerilim ortaya çıktı. Gerilimden hem iktidar partisi hem de CHP kârlı çıkmayı umdu. Belki kendilerince kazançları oldu ama Türkiye’yi ciddi sıkıntıların içine soktular. Bu kadar tartışmanın arasında, altı yıllık süre içinde Allah aşkına söyler misiniz, iktidar partisi kendi seçmeninin beklediği hangi temel sorunu çözmüştür? Siyaset, sonuç alma meselesidir. Çok sert üslupla tartışarak, birtakım kamplaşmalar meydana getirerek, onun üzerinden oy toplamaya çalışmak değil, bazen konuşmadan gereğini yapmaktır. Konuşmak icraat değildir, icraat çözmektir. Bu dönemde çok konuşulmuş, çok bağrılmış ama iktidar partisini bu noktaya taşıyan milletimizin temel taleplerinden hiçbiri yerine getirilememiştir. Başörtüsü yasağı bütün şiddeti ve pervasızlığı ile devam etmektedir, katsayı haksızlığı devam etmektedir, insanlarımız inanç ve kanaatlerinden dolayı baskı görmekte ve horlanmaktadır. Anayasa Mahkemesi, gerekçesiyle Milletin Meclisi’ni yok sayabilmektedir. Ve bu yapının sorgulanabilir hale gelmesini temin edecek düzenlemeler gündeme getirilmemektedir. 
- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bir parti hakkında kapatma davası açmadan önce Meclis’ten izin almaya mecbur edilebilir. Anayasa Mahkemesi üyeliklerinin Meclis tarafından belirlenmesi sağlanabilir. 
- Mühim olan bir sistem önermektir. 

AB asla bir ideal değildir!


- AB, Türkiye’yi dönüştürücü bir proje mi?.. Türkiye, özgürlüklere AB sayesinde mi ulaşır?
- AB aslında çok fazla abartılan, çok fazla büyütülen bir konudur Türkiye'de. AB, hiçbir ülkede Türkiye kadar hayati görülmedi. Bu neden olmaktadır?.. Maalesef Türkiye’deki siyasette muktedir olup halkın önünü açacak politikalar uygulayamayanlar AB'yi bir medeniyet projesi olarak algılıyorlar. Bunu 5 başbakan söylemiş. Bizim için “AB bir medeniyet projesi”ymiş!.. Hayır, AB bizim için bir medeniyet projesi değildir. AB Avrupalı için de bir medeniyet projesi değildir. Medeniyet projesi derseniz, 1952’den evvel Avrupa’da medeniyet yok muydu? O sonuç mu ortaya çıkacak? AB bir standartlar setidir. İşte demokratik, sosyal, ekonomik ve siyasal bakımdan bir gelişme süreci göstermiştir. İtiraf edelim ki 20 yıl evvel düşünülmeyecek kadar hızlı gelişmiştir. 
- AB ideal midir?
- İdeal değildir, asla ideal değildir. Avrupa için de ideal değildir. Ve hiç kimse şu tarafı üzerinde de durmuyor: Biz hiç kuşkusuz başka medeniyetin çocuklarıyız, ne işimiz var o medeniyette? Bir başka üzerinde durmadığımız konu da; 20 yıl sonra Avrupa nasıl olacak?.. Adamlar diyorlar ki; “Biz sizi zaten düşünmeye 2014 yılında başlayabiliriz. 2021 yılında da sizi perspektifimize alabiliriz.” Yani pratik olarak, 10-12 yıl sonra her şey çok mükemmel ise AB Türkiye'yi alacak. Peki 10-12 yıl sonra Avrupa nasıl olacak? Doğu genişlemesine karar verecek mi? Avrupa Birliği’nde Alman tezleri mi, İngiliz tezleri mi hakim olacak? AB, yüksek teknolojik gruplarının kontrolünde mi olacak, yoksa bilimsel güçlerini koruyabilecekler mi? AB, bir ortak Avrupalılık kültürüne gelebilecek mi, AB ortak ordusunu kurabilecek mi? Çok açık söylüyorum, AB ortak ordusunu kuramazsa, bu kadar hızlı gelişen AB süreçleri tersine dönmeye başlayacak. Bütün bunları hiç düşünmeden “AB’ye gireceğiz, Türkiye'nin ekonomisi kalkınacak. AB'ye gireceğiz, Türkiye'nin demokratikleşmesi gerçekleşecek. AB'ye gireceğiz, Türkiye etnik problemlerini çözecek. AB'ye gireceğiz, Türkiye siyasal standartlarını yükseltecek” gibi her platformda yanlış kullanılan kalıplara itibar edemeyiz. 
Sistem tıkandı, açmak lazım!..
- Anayasa Mahkemesi, Meclis’in anayasa değişikliği yapma yetkisini elinden aldığına göre bundan sonra ne olacak?
- Bu bir tıkanmadır. Burada basit, sıradan tedbirler ile çözülemez. Bugün başörtüsü dediğimiz tartışma gündeme geldi. Ama yarın herhangi bir konuda Meclis herhangi bir Anayasal düzenlemeyi geçirdiğinde, Anayasa Mahkemesi bunu istemediği zaman Meclis’in yaptığı anlamsız hale gelir. Meclis işlevsiz hale getirilmiştir. Bu çok açıktır; Anayasa Mahkemesi senato yerine geçmiştir. Kendisini senato yerine koymuştur. Böyle bir yetkisi olmadığı halde böyle bir yere kendini koyuyor. Ve usulden değil, esastan yapılan anayasa değişikliklerini yargılıyor; ‘olmaz’ diyor. Anayasa Mahkemesi’nin böyle bir yetkisi yok. Usulen bozabilir ama esastan hayır. Anayasa Mahkemesi’nin “Yasa koyucu yanlış yapmıştır” deme yetkisi yoktur. Dolayısıyla yasa koyucunun ya da parlamentonun dönüp “Ne yapalım, bize yaptırmıyorlar” demesi bir anlam ifade etmez. Yolları açmaları lazımdır. 

“DİK DURMADAN DİKLEŞMEK!..”


- Sayın Başbakan da sert tepki gösterdi, Anayasa Mahkemesi’nin tavrına.
- Kendisi, “Dikleşmeden dik durmak” olarak nitelendiriyor. Ama bu tavır dik durmadan dikleşmektir!.. Türkiye'nin çok partili hayatında, bugüne kadarki bütün sorunlarının temelinde bu vardır.. ‘Nasılsa yarın çözeriz’. Siyasetçinin yarını yok. Bugün imkânınız var, doğru düşünüyorsanız, doğru düşündüğünüz şeyi yapmak gerekir. Bunu yaparken zıtlaşmanız, kavga etmeniz gerekmiyor. Bunu yapmanız gerekiyor. ‘Yarın yaparız’, olmaz. Özgürlükler ertelenmez. Refah, özgürlük, adalet... Bu bizim yeni ortaya koyduğumuz bir şey değil, Hz. Adem'den bugüne insanların hepsinin peşinden koştuğu ortak erdemlerdir. Bunlardan taviz veren bir siyaset zaten egemenlerin siyaseti olur, bundan taviz veren siyaset adalet karşıtlarının siyaseti olur. Refahı kendi ellerinde toplamak isteyenlerin siyaseti olur. 
- Reel politik kavramı hakkında ne düşünürsünüz?..
- Reel politik tabii ki çok önemli bir kavram. Ama reel politikten ne anladığınız önemlidir. ABD’nin varlığını ve gücünü kabul etmek reel politik gereğidir. ABD'nin gücünü bilmeden siyaset yapamazsınız. Doğrudur, Amerika dünyanın en büyüğüdür ama Amerika’nın Irak işgalinde 1.5 milyon insan öldürdüğü, Afganistan'da yüz binlerce insanın ölümüne neden olduğu ve dünyada ABD politikalarının fevkalade küresel bir kaosa neden olduğu da reel politiğin ta kendisidir. IMF programının hiçbir ülkeyi düzlüğe çıkarmadığı ortadadır. Bu da reel politiğin kendisidir. AB'nin geldiği noktaya bakın. AB'nin gelişmesi dünyada yeni bir politik aktör olarak Avrupa’nın yeniden ortaya çıkması reel politiktir. Doğrudur ama AB'nin kendi iç problemlerini; bünyedeki genişleme ve daralma yanlısı tavır farklılıklarını, AB'deki farklı sektörlerin çıkar çatışmalarını ve hatta AB'nin Avrupa Birliği’nden ne anladığını -bir kültürel Avrupa mı, bir siyasal Avrupa mı, ekonomik Avrupa mı- ve bu farklılıkları bilmek reel politik kavramının bir gereğidir. Evet biz Brüksel'de, Washington'da, Tel Aviv'de, New York’ta neler olduğunu bileceğiz. Yakından takip edeceğiz. Tüm buralarla çok yakın ilişkilerimiz olacak ama asla ayaklarımız Türkiye topraklarının üzerinden ayrılmayacak. Kendi medeniyet kültürümüz olmadan çözümler üretmeyeceğiz. Tam reel politik budur işte. Dünyayı tanımak, dünyayı bilmek, sorunları ile başa çıkabilecek bir yetkinlikle ama kendi milletimin, kendi medeniyetimin üzerinde politika üretebilmektir. Yoksa reel politik; küresel köyün kavalcısı olmak değildir. Yoksa reel politik, dünyadaki egemenlerin arzularından güç almaya çalışmak değildir. Reel politik, bir akıl, feraset ve kararlılık ile milletin menfaatine olan siyasi sonuçları çıkarmaktır.
- Siyasi partiler, yüzde 50 de oy alsalar, bazı meseleleri çözemiyorlar, sebebi ne sizce?
- Esas mesele; iddia ve irade sahibi olmaktır. Siyasetin bir numaralı kuralı bana göre iktidarın iddia ve irade sahibi olmasıdır. İrade taşımayan iktidar muktedir olmaz. İddia ve iradesi olmayan hiçbir siyasetin muktedir olması mümkün değildir. Bir zamanlar parlamentoda 24 milletvekili olan bir siyasi parti vardı. 450 kişilik parlamentoda, hem de koalisyon ortağı AP’ye mensup bir bakanı düşürdü. Zamanın Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen’i hem de “İsrail yanlısı politika izliyor ve Türkiye'nin dış politikasını rezil ediyor” gerekçesi ile gensoru vererek 24 kişi bakanlıktan düşürdü. Muktedir bir siyaset budur. Eğer Erbakan Hocamızın önderliğindeki MSP gibi, kararlı, muktedir siyasi hareket olmasaydı, Kıbrıs Harekâtı asla olmayacaktı. O zaman o kararlılık olmasaydı, Anadolu'da büyük bir istihdam imkânı sağlamış olan kamu yatırımları gerçekleşmeyecekti. Şimdi siyaset böyle bir şeydir; yani 24 kişi 550 kişiden büyük olur bazen. Ama bazen 350 kişi 550 kişinin içinde hiçbir ses çıkaramayabilir. Hiçbir güç ortaya koyamayabilir. Esas meselenin muktedir bir siyaset olduğunu düşünüyorum. Bu yola çıkanların vazgeçilmezleri olması lazım. Vazgeçilmez arkadaş; ben bunu yapmam. Bunu yapmam, benim düşünceme, halktan aldığım desteğe aykırıdır. Bunu asla yapmam; iktidarda olduğum sürece de buna izin vermem, diyecek bir kararlılıktır. Vazgeçilmezleri olmak, muktedir olmanın şartıdır.
- İslâm dünyasında sıkıntılar var evet ancak gittikçe kuvvetlenen ekonomiler ve kalitesi gittikçe artan bir insan gücü de var. İslâm dünyasının, bütün insanlığa, ilhamı Kur’an-ı Kerim’den alan yeni bir medeniyet projesi sunması söz konusu değil mi?
- Bu çok yakın bir umuttur. Çünkü bugün dünyayı 3 asırdır yöneten batı uygarlığı, sonuçları itibari ile ortadadır. Ve temel paradigmaları iflas etmiştir. Resimdeki çerçeve dağılmıştır. Bunu sadece biz söylemiyoruz. Batı’nın içerisindeki hakikaten izan ve insaf sahibi insanlar da söylüyorlar. Dolayısıyla burada Batı’nın kendi problemlerini çözebilmesi için de bizim medeniyetimize ihtiyacı vardır. Artık materyalist bir dünya görüşünün geçerli olması mümkün değildir. Mutlaka daha insani, daha manevi bir dünya görüşüne ihtiyaç vardır. Her şeyi kâr gören çıkarcı bir dünya görüşünün çok uzun süre hakimiyet sürmesi mümkün değildir. Bu kadar yoksullaşan bir dünyada, hiç kuşkusuz yardımlaşmaya, dayanışmaya ihtiyaç vardır. Bu kadar kendi aklını “ilahlaştıran”, tanrılaştıran sistem iflasa mahkûmdur.

FAİZSİZ MODEL


- Milli Görüş’ün faizsiz finans modeli, batının dev bankalarının çökmeye devam ettiği bu dönemde daha çok tartışılıyor. 
- Sanayi kapitalizmi refahı doğurdu. Finans kapitalizmi ise yoksulluğu ortaya çıkardı. Bu kadar çok para belli ellerde toplanmış ve paradan akıl almaz paralar kazanılıyor. Bu, sürdürülebilir bir düzen değildir. Bu krizlerden sonra görülmüştür ki; dünyada orta direk bittiği gibi, orta direğin üstündeki bir zümre de çok zayıflayacaktır. Ve imkânlar çok küçük bir azınlığın elinde olacak. Mesafeler açılacak. Bunun sebebi reel ekonominin ortadan kalkmış olmasıdır. İğneden ipliğe üretimin 17-18 katı tamamen reel olmayan tüketim ürünleri vardır. Sigortacılık risk satıyor, banka zaman satıyor, zamana karşı parayı satıyor. Turizm boş zaman satıyor. Reklamcılık imaj satıyor. Bu tür şeyler dünya ekonomisinin en güçlü unsurları haline gelmiştir. Dünya ekonomisi, üretime dayalı ekonomi olmaktan çıkmıştır. Paranın bu kadar değerli ve egemen olduğu bir yerde tabii ki üretim kimsenin işine gelmez. Bu sistem değiştirilmelidir. Çözüm, bir alternatif paradigma ile mümkün olacaktır. Önümüzdeki dönemde insanların bu anlamda yeniden reel bir ekonomi arayışı içerisine gireceklerini düşünüyorum.

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.