"28 Şubat artığı düzenlemeler"

"28 Şubat artığı düzenlemeler"
SP lideri Numan Kurtulmuş’tan Vakit’e çok özel açıklamalar: “Başbakan’ın tanımını bilemem ama benim bürokratik oligarşiden kastım şu: 1960 ihtilaliyle birlikte başlayan süreçte üç tane halka var; 27 Mayıs’la birlikte hukuk si

12 Eylül’le birlikte eğitim sistemi YÖK vasıtasıyla millet denetimi dışında bırakılmıştır. Daha sonra da 2000’de ekonomik kararlar millet denetimi dışına çıkartıldı. Türkiye’de bütün anayasal kurum ve kuruluşların millet denetimine açılması şarttır. Biz burada bir sistemi ifade ediyoruz.” 

RÖPORTAJ: ALİ EYVAZ

Siyasetin yoğun gündeminden sıyrılıp enerji depolamak için geldiği Bolu Gerede’de görüştüğümüz Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş ile, Saadet Partisi’nin son bir yıldır geliştirdiği ve kamuoyunda ilgiyle izlenen yeni siyaset dilini, Ergenekon’u, İsrail’i, ulusalcılığı, dindarlara yönelik 28 Şubat artığı düzenlemeleri, demokratik açılımı ve hükümetin politikalarını konuştuk.

- Ergenekon davası kapsamında ulusalcı kesimler, sürekli yurt dışını ve özellikle ABD’yi adres göstererek, bu sürecin oralardan yönlendirildiği iddiasında bulunuyorlar. Bu konudaki görüşleriniz nedir?

- Ergenekon davası bir kompleks yapı. Birçok cinayetin olduğu, ölüm kuyularının bulunduğu bir vakıa. Bu tarafından bakıldığında cumhuriyet tarihinin en önemli davalarından biri. Başından beri ilkeleri koyduk; burada asla siyaset işin içine karışmamalı. Siyasi üslupla meselenin içine girmek isteyenler bir kez daha düşünsünler ve asla bu işin avukatı ve savcısı gibi davranmasınlar. Bunu en başından itibaren söyleyen sadece biziz. Burada gördüğümüz sadece birkaç tane zanlı değil; bu mesele nereye kadar gidiyorsa, sonuna kadar gidilsin ve mesele bütün boyutlarıyla aydınlatılsın.

“BU KADAR CİNAYET KENDİ BAŞINA MI OLDU?”

Memleketin birçok yerinden çıkan silahlar, ölüm kuyuları, ortaya çıkan insan kemikleri; yani demek ki hâlâ kayıp olan ve ne olduğu belli olmayan insanlar var, birçok karmaşık olay var. Bunların kendi başına olmadığı aşikar. Bunların ortaya çıkartılması gerekir. Ama asıl önemli olan, bir daha böylesi yapıların oluşmaması için gerekli kanunî ve anayasal yeni sistemin tesis edilmesidir. Bir siyasal reform sürecinin başlatılması gerekir. Bu kapsamlı, zor ama zorunlu olan bir meseledir. Bütün kurum ve kuruluşların milletin denetimine açılacak bir kanunî reform süreci şarttır.

BÜROKRATİK OLİGARŞİ MİLLETİN DENETİM HAKKINI ENGELLİYOR

- Konuşmalarınızda “bürokratik oligarşi”den bahsediyorsunuz. Bu tanımlamadan kastınız nedir? Başbakan’ın da bu yönde bir tanımlaması var.

- Başbakan’ın tanımını bilemem ama benim bürokratik oligarşiden kastım şu: 1960 ihtilaliyle birlikte başlayan süreçte üç tane halka var; 27 Mayıs’la birlikte hukuk sistemi millet denetimi dışına çıkmıştır. 12 Eylül’le birlikte eğitim sistemi YÖK vasıtasıyla millet denetimi dışında bırakılmıştır. Daha sonra da 2000’de ekonomik kararlar millet denetimi dışına çıkartıldı. 1960’tan önce Anayasa’da “egemenliğin kayıtsız şartsız millette olduğu” yazılıydı. Ancak darbecilerin yaptığı Anayasada “millet bu egemenliğini anayasal kurumlar eliyle kullanır” denildi. Dolayısıyla millet egemenliğine ortak olan bir bürokratik yapılanma anayasal olarak ortaya konuldu. Millet egemenliğine ortaklık anlamına gelen bu ifadelerin değiştirilmesi zorunludur. Türkiye’de bütün anayasal kurum ve kuruluşların millet denetimine açılması şarttır. Biz burada bir sistemi ifade ediyoruz. Yoksa bürokrasideki şahısları ifade ediyor değiliz.

SEÇME VE DEĞİŞTİRME İMKÂNI VAR, DENETİM İMKÂNI YOK

- Türkiye’de özellikle bazı kurumların her türlü denetimden uzak olduğu biliniyor...

- Demokrasinin üç tane ayağı vardır; millet seçer, denetler, değiştirir. Türkiye’deki demokratik olgunluk, milletin seçmesini ve değiştirmesini mümkün kılıyor; ama ancak milletin denetleme fonksiyonunu tam manasıyla yapamadığını görüyoruz. Bizim kastettiğimiz budur.

- Ergenekon davasıyla ilgili süreçte, çeteciliğe ve anti demokratik eğilimlere yatkın olmayan, ancak anti emperyalist olan her çıkış, ulusalcı bir yapı ve söylem gibi gösterilmeye, böyle bir algı oluşmaya başladı. Katılıyor musunuz?

- Meseleleri kamplaştırarak tartışırsak, ortaya böyle tablolar çıkar. Ergenekon konusunu konuşuyorsunuz; Ergenekon davasının yanında olanlar, karşısında olanlar ortaya çıkıyor. Emperyalizmle ilişkiler diyorsunuz; emperyalizmin yanında olanlar veya sizin tabirinizle ulusalcı olanlar, herhangi bir konuyu tartışıyorsunuz AK Parti’nin yanında olanlar, CHP’nin yanında olanlar denklemi kuruluyor. Sivil iradenin yanında olanlar, askeri iradenin yanında olanlar... Bunlar son derece yararsız ve yanlış tanımlamalardır. Türkiye çok engin kültürel ve siyasal birikimi olan bir ülkedir. Herhangi bir konuda çok fazla sesin çıkması son derece tabiidir. İnsanları kalıplara dökerek, filanca bu cephede, falanca o cephede diye ayırmak son derece yanlıştır.

EMPERYALİZM TÜRKİYE İÇİN SOMUT BİR OLGUDUR

- Sizin bu konularda temel olarak ayrıştığınız noktalar neler?

- Bu bölgede açık ve aleni bir emperyalizmin baskısı vardır, tehdidi vardır. Emperyalizm dediğiniz şey dün belki soyut bir kavramdı, ama bugün son derece somuttur. Bu bölgeyi bölmek, parçalamak isteyen Büyük Ortadoğu Projesi, 8 senedir bu bölgede uygulanmaktadır ve Türkiye de bu projenin muhatabıdır. İşte Irak’ta 1.5 milyon insan ölmüştür, 1 milyon kadın dul kalmıştır, 3 milyon çocuk yetim kalmıştır. Emperyalizm bu kadar elle tutulan bir şeydir. Emperyalizm, bütün bu saldırılar olurken Türkiye’deki üsleri kullanarak 121 bin sorti yapmış, Irak’taki insanların üstüne bomba yağdırmış olan bir olgudur. Emperyalizm, IMF şeklinde buralara kravatlı ve James Bond çantayla gelmektedir. Dolayısıyla emperyalizm 2000 yılından bu yana ekonomide yeniden yapılanma adı altında milletin iliklerini sömüren, insanların yoksullaşmasına vesile olan bir ekonomik programla buraya gelmiştir.

HEM DIŞARIYA BOYUN EĞMEYİP HEM DEMOKRAT OLUNABİLİR

Bir insan hem anti emperyalist olabilir -ki milletimizin böyle bir ruhu vardır-, hem de milli egemenliğin hiçbir kurum ve kuruluşla paylaşılmadığı ileri bir demokrasiyi savunabilir. Adaletin ve refahın bütün toplum tarafından paylaşılmasını da savunabilir. Bunu kamplaştırırsanız, illa ki anti emperyalist olmak ulusalcı olmak demektir derseniz, bu fevkalade yanlıştır.

“İSRAİL’E MESAFE KONULMASI SON DERECE OLUMLU”

- İsrail konusunda Türkiye’nin daha cesur davrandığı ve eski birtakım bağlardan kurtulmaya çalışıldığı gözleniyor. Katılıyor musunuz?

Evet bu görülüyor. Bu konuda atılan adımlar olumludur. Kaldı ki ülkeler, müştereken niçin tatbikat yaparlar? Müşterek tatbikat, ortak düşmana karşı yapılır, öyle değil mi? Türkiye ile İsrail’in ortak düşmanı kimdir? Toprakları işgal edilmiş, Filistin halkı mıdır? Toprakları işgale teşebbüs edilmiş Lübnan halkı mıdır? Suriye halkı mıdır? İran halkı mıdır? Irak halkı mıdır? Bizim hangi ortak düşmanımız var ki, biz İsrail ile ortak düşmana karşı hazırlıklı olmak için tatbikat yapacağız? Zaten yanlış olan pek çok uygulama böylece ortadan kalkıyor ve kalkacak.

“Biz maneviyatçıyız, antiemperyalistiz, yerliyiz ve millîyiz”

- 28 Şubat’ta etkin görev almış bazı ulusalcı simalar Saadet Partisi ve Milli Görüş için ‘biz aslında yanlış yaptık’ diyerek, kimi zaman sesli özeleştiri yaparken, öbür taraftan muhafazakar kampta yer alan bazı kimseler Saadet Partisi’ni “ulusalcı söyleme sahip olmakla” eleştiriyorlar. Bu çelişik durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Bunları niçin söylüyorlar bilemem; ama Saadet Partisi’ne laf söyleyenlerin, kendi siyasal formatlarını, konumlarını açıkça belirtmeleri gerekir. Dün yaptıklarının bugün tam tersini söyleyenlerin, kalkıp bu konuda ahkâm kesmeye hakları yoktur. Net söylüyorum; biz maneviyatçıyız, biz antiemperyalistiz, biz yerliyiz ve milliyiz ve biz Türkiye’nin özgürlüğünden, adaletinden ve refahından yanayız. Kimin bizi nasıl tanımladığı da bizi ilgilendirmiyor. Kalkıp Türkiye’de bazı badireler yaşanmasına vesile olanların önce kendilerini görmeleri lazım. ‘Biz nerede yanlış yaptık’ diye kendilerini hesaba çekmeleri lazım. Dün başka şeyler söyleyenlerin, bugün tam tersi görüşleri ifade ediyor olmaları dolayısıyla da ‘acaba biz niye bu kadar farklı noktalara geldik’ diye kendilerini kontrol etmeleri lazım. Bizim yolumuz da çizgimiz de, koordinatımız da açıktır. Sadece Türkiye’den değil, dünyanın neresinden bakarsanız bakın, herkes bizi çok net şekilde görüyor. Herhangi bir kişinin bizi ulusalcı şekilde, ya da başka şekilde tanımlaması millet tarafından izleniyor, görülüyor. Özellikle son bir yılda ortaya koyduğumuz yeni siyaset yapma tarzımız, muhtevamız, üslubumuz, toplumun bütün kesimlerince takdir topluyor ve ilgiyle izleniyor. Saadet Partisi özgün bir şekilde siyaset yapıyor ve yoluna devam ediyor. Biz kendimizi doğru bir şekilde mümkün olduğunca anlatmaya çalışıyoruz.

“TÜRKİYE ŞEHZADE’NİN CENAZESİNDE GEÇMİŞİNE VEFA GÖSTERMİŞTİR”

- Osmanlı Şehzadesi Ertuğrul Osman Efendi’nin İstanbul’daki cenaze törenini nasıl değerlendirdiniz?

- Bu vesileyle Osmanlı Hanedanı’ndan ahirete göçenlerin hepsine Allah’tan rahmet diliyorum. Normal olan budur. Türkiye, üzerine düşeni yapmıştır ve bir şehzade, olması gerektiği gibi bir törenle defnedilmiştir. Doğru olan da zaten buydu. Tören tam anlamıyla, soğuk bir devlet töreni olmaktan çok, bir millet töreni olmuştur. Türkiye geçmişine vefa göstermiştir.

“ ‘Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl’ demeyen millilik olmaz”

- Ulusalcı söylem bazı hususlarda Türkiye’de kabul görmüş köklü siyasi yapılara yaklaşarak adeta bazı kavramlar üzerinde tahakküm ya da tekel oluşturuyor.

- Evet böyle bir durum var. Şunun altını çizmek gerekir; biz milli bir siyasi çizgiyi temsil ediyoruz. Bizim millilik anlayışımız Mehmet Akif’in millilik anlayışıdır. “Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal” demeyen hiçbir ulusalcılığın Türkiye’de milli tarafının olmadığı kanaatindeyim. Hakk’tan Hakk’a tapmaktan korkan, ürken bir ulusalcılık olamaz. Aynı şekilde emperyalizme karşı olmayan bir dindarlığın da Türkiye’de asla kabul görmeyeceğini ve böyle bir dindarlığın olmaması gerektiğini savunuyoruz. Ama bu tartışmalar maalesef şapla şekerin birbirine karıştırıldığı bir ortamı oluşturuyor. İnsanlar kamplara bölünüyor. Bu propagandalar maksatlı yapılıyor. Hem milli olunabileceği, hem demokrat olunabileceği, hem kalkınmacı olunabileceği, hem uluslararası sisteme alternatif sözlerin söylenebileceği bir düşünsel ve siyasi programın ortaya konulmasına gayret ediyoruz. Bu anlamda iddialı konuşuyoruz. Biz siyaseti yeniden formatlama niyetindeyiz ve buna gayret ediyoruz. Son geldiğimiz noktada Türkiye’de sol, sağ, liberal, milliyetçi gibi kavramların hiçbir anlamı kalmamıştır.

“BAŞÖRTÜSÜ KAMUSAL ALANA GİREMEZ” DİYEN LİBERALİZM NASIL OLABİLİR?

- Kendilerini gayet özgürlükçü olarak tanımlayan bazı kişi ve kesimlerin özellikle Müslümanlara yönelik alanda kısıtlayıcı ve şartlı bir özgürlük tanımı geliştirdikleri görülüyor...

- Kendilerini tanımladıkları kalıpların gereğini yapmadıkları da bir vakıa. Adında sol olmasına rağmen, işçi haklarından, Tuzla Tersanesi’nde yaşanan ölümlerden ve acılardan, işsizlik ve yoksulluktan neredeyse hiç bahsetmeyen bir parti nasıl sol bir parti olabilir? Ağzını açtığı zaman sabaha kadar liberalizmden bahsederken, mesela başörtüsünün kamusal alana giremeyeceğini ya da ancak kısıtlı biçimde gireceğini de pekala savunabiliyor. Böyle bir anlayış nasıl liberalizm olabilir? Bakıyorsunuz milliyetçilikten bahsediyor; ama Kemal Derviş’in, IMF’nin ellerine verdiği emperyalist ekonomik programı uygulamaktan hiçbir zaman çekinmiyor ve bunu da normal karşılıyor. Bu nasıl milliyetçiliktir? Ya da kendisini muhafazakâr olarak kabul ediyor; dini ibadetlerini fevkalade düzgün bir şekilde yerine getiriyor; ama diyelim ki Amerika ile ilişkiler, IMF ve İsrail’le ilişkiler söz konusu olduğunda, reel politik yapabiliyor, ‘bunlar büyük güçler, bunların dediklerini yapmadan nasıl ayakta durabiliriz ki’ gibi sözler sarf edebiliyor. Yani Cenab-ı Allah’ın Kadir-i Mutlak sıfatını bir anlamda küresel güçlere veriyor. Bu nasıl bir muhafazakârlıktır? Dolayısıyla bu tanımların bir anlamı kalmamıştır.

‘DEMOKRATİK AÇILIMDA SÜREÇ HIZLANMALI’

- Demokratik açılım sürecini nasıl buluyorsunuz?

- Demokratik açılım konusu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana konuşulan en önemli problemidir. 30 bin insan ölmüş, binlerce askerimiz şehid olmuş, milyarlarca dolarımız heba olmuş. Asırlardır birlikte yaşayan halkın arasına büyük güçlerin çabasıyla bir büyük fitne girdi. Mesele Haziran’da konuşulmaya başladı. Bu kadar önemli bir konuyu 4,5 ay sonra görüşmeyi, acaba mektuplaşma aracılığıyla yapabilir miyiz yapamayız mıyız bunu tartışıyorlar. Daha somut ve ciddi adımların atılması ve sürecin hızlanması gerekmektedir.

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.