Türkiye’nin, BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyeliği ve BOP

Türkiye’nin, BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyeliği ve BOP

Dünya sistemi, İkinci Dünya Savaşı sonrası döneme hitabeden Bretton Woods Sistemi ve iki kutuplu dünya düzeninden arta kalan her şeyin yenilendiği yeni bir yapıya büründürülmeye çalışılıyor. Görünürde ABD-İsrail-AB egemen mihverinin, perde arkasında ise çok Uluslu Şirketler ile Küresel Fonların şekillendirmeye çalıştıkları neoliberal/postmodern küresel sistem, 11 Eylül (2001) süreciyle birlikte inşa edilmeye çalışılan Yeni Küresel Toplum, Tek Kutuplu Dünya Düzeni ve Kapsayıcı Uluslararası Kurumlar “üçlü sacayağı” üzerine bina edilmek istenmektedir. Söz konusu yeni küresel yapıya ayak uydurabilmek ve küresel kurumlarda aktif rol alabilmek için, öncelikli olarak, Yeni Dünya Düzeni’ni şekillendirmeye çalışan resmi ve özel kuruluşlar ile küresel aktörlerle keskin bir restleşme noktasından kaçınmak gerekmektedir.

Kuşkusuz, uluslar arası ilişkilerde duygusallığa, ebedi düşmanlık ve dostluklara yer yoktur. Dolayısıyla, Yeni Küresel Sistem’e ayak uydurma ve dünya politikasına yön verme kararlılığı içerisinde bulunan odaklarla asgari müştereklerde buluşabilmek için, uluslar arası siyasetin özündeki menfaat ilişkileri, güce dayalı etkileşim ve diplomatik elastikiyet unsurlarını profesyonel bir şekilde kullanmak gerekmektedir. Bu yönüyle, 21.yüzyılın “sömürgeci emperyalizm” furyası karşısında çaresizliğe düşmemek, yalnızlığa mahkûm olmamak, iç karışıklıklara duçar olmamak, küresel aktörlerin güdümüne girmemek ve onların düşmanlıklarını da kazanmamak noktasında, “şark kurnazlığı” ve “belden aşağı vurma”nın ötesinde bir “iletişim stratejisi” geliştirmek gerekmektedir.

Açıkçası, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) üzerinden, Yeni Ortadoğu coğrafyasındaki ülkeleri etnik, din ve mezhep milliyetçiliği çerçevesinde iç savaşlara sürükleme, belli bir aşamadan sonra ise Şii-Sünni kamplaşmalarının içerisine girdirme uğraşını veren ABD-İsrail-AB egemen mihverinin “öncelikli hedefi” konumundaki İran-Pakistan-Türkiye üçlüsü, söz konusu “iletişim stratejisi”nin temel parametrelerini belirleme noktasında ne derece başarılı olabilirler, doğrusu bu konuda çok kuşkuluyum. Egemen mihver ülkeleri, BOP konusunda farklı dil kullanıyor olmalarına rağmen, 11 Eylül sürecinin Ortadoğu ve hatta İslam dünyasında başarılı olabilmesinin önünde yegâne engel olarak İran-Pakistan-Türkiye üçlüsünü görmektedir. O nedenle, buradaki temel sorun, egemen mihverin bu derece keskin ve hesaplı duruşları karşısında, özellikle Türkiye’nin nasıl bir yaklaşım içerisine girmesi gerektiği hususudur.

Gerçekten, 2001 yılında Afganistan’ın, 2003 yılında ise Irak’ın işgaliyle başlayan “sömürgeci emperyalizm” dalgası karşısında Türkiye, gelecek endişesi sebebiyle ADB-İsrail-AB mihverinin yanında mı yer alacak, yoksa tarihi, kültürel, etnik, dinsel ve komşuluk bağlarının yüklediği sorumluluk nedeniyle “sömürgeci emperyalizm” karşısında mı duracak; bu konu oldukça zor bir durum oluşturmaktadır. İşte, tam da bu noktada, “menfaat ilişkileri, güce dayalı etkileşim ve diplomatik elastikiyet” unsurlarından beslenen bir “iletişim stratejisi” devreye girdirilerek, Egemen Mihver ile bölge ülkeleri arasında hakem, uzlaştırıcı ve barıştırıcı bir misyon geliştirilmenin büyük yararı olacaktır. Söz konusu misyonun “ilgili muhataplarca” kabul görebilmesi için, her iki kesimin özenle şekillendirmeye çalıştıkları politikalarının değiştirilmesine etki edecek çapta projeler devreye girdirilmelidir.

Açıkçası, üç asırdan beri Batılı değerlerle haşir neşir ve Batı kulübü içerisinde bir şekilde yer edinmiş olan Türkiye, “pro-aktif” davranabilirse, hem ABD-İsrail-AB mihverini ve hem de küresel sermayenin ağababalarını ikna etme hususunda rahatlıkla başarılı olabilir. Zaten, bölge ülkelerinin içerisinde bulundukları zor pozisyon nedeniyle, Türkiye’nin geliştireceği doğru her proje, neredeyse hiçbir itirazla karşılaşmadan bütün İslam ülkeleri tarafından kabul edilecektir. Dolayısıyla, BOP için her türlü riski göze alan egemen mihver ülkelerinin, Yeni Ortadoğu’yu iç karışıklıklara sürükleyerek yüzlerce devlete bölme çalışmalarının başarısızlığa uğraması ya da BOP’dan çark edilmesi noktasında Türkiye, hiçbir kesimi doğrudan karşısına almadan, üzerine düşen rolü en profesyonel bir şekilde oynayabilmelidir.

Şayet Türkiye, kendi özel konumunu, koşullarını, kuşkularını, beklentilerini ve isteklerini “anlaşılabilir gerekçelerle” her iki kesimdeki muhataplarına “uygun bir lisanla” anlatabilirse, hem korkularından emin, hem de umduklarına nail olma noktasında önemli ölçüde başarılı olabilir. Hakikaten, artık reddedilemeyen bir gerçek var ki; neoliberal tandanslı yeni bir dünya kuruluyor. Kurulmakta olan bu liberal eğilimli dünyadaki küresel kurumlarda “belirleyici bir aktör” olabilmek ve bu kurumların resmi karar organlarında yer alabilmek için, kesinlikle, bu sürece yön veren aktörlerin “vazgeçilmezleri” arasında yer almak gerekmektedir. örneğin, İngiltere Başbakanı Gordon Brown’ın, “BM ve Dünya Bankası da dâhil tüm uluslararası kurumlarda reform yapılması gerektiği” yönündeki çağrısı dikkate alınacak olursa; Türkiye, egemen mihver ile olan ilişkilerini belli bir seviyede tutmayı sürdürerek, Türk dünyası ve hatta İslam dünyasını temsilen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK)’nin daimi üyesi olabilmek için her türlü hamleyi yapmalıdır. çünkü geleceğin dünyasında ayakta durabilmenin, söz sahibi olabilmenin ve küresel aktörlüğe soyunabilmenin yolu, BMGK’nın daimi üyeliğinden de geçmektedir.

öyle ise, her şart ve zeminde, ne gibi zorluklarla yüzleştirilirsek yüzleştirilelim, yukarıda bahsettiğimiz “menfaat ilişkileri, güce dayalı etkileşim ve diplomatik elastikiyet unsurları” göz önünde bulundurularak, kesinlikle ABD-İsrail-AB egemen mihveriyle olan bağlantılarımızın koparılmasına müsaade etmemeliyiz. Pek tabii olarak, egemen mihverin menfaatleri “kendilerince” ne derece önemliyse, Türkiye’nin menfaatlerinin de o derece önemli olduğu gerçeğinden hiçbir şekilde taviz verilmemelidir. Unutulmamalıdır ki, ittifak ilişkisi içerisinde olan ABD-İsrail-AB üçlüsünün kendi aralarındaki çıkar çatışmaları, belki de Türkiye’yle olanlardan daha da büyüktür. Fakat kendilerince ürettikleri “ortak düşman” ve bu bağlamda belirledikleri “ortak menfaatler” ile “asgari müşterekler” çerçevesinde hareket edebilmeyi en iyi bir şekilde becerdiklerinden dolayı, “menfaat çatışmalarını” kapalı kapılar ardında yürütmektedirler. O nedenle, bu örnek ilişki biçiminden yola çıkarsak; egemen mihver ülkeleri ile Türkiye arasındaki menfaat çatışmasına duygusal ve hissi pencereden değil de akılcılık, sağduyu ve soğukkanlılık çerçevesinde yaklaşılabilirse; ilişkilerde yaşanan her türlü olumsuzluğa karşın, Türkiye’nin Batı ittifakı içerisindeki ve AB’ye üyelik yolundaki önemli konumunun sarsılmaması hususunda rahatlıkla her türlü direnç gösterilebilir. Zaten, aklın yolu da bunu emretmektedir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi