Necmettin Türünay

Necmettin Türünay

İşin kendisi mi, edebiyatı mı?

İşin kendisi mi, edebiyatı mı?

Türkiye garip paradoksları olan bir ülke!.. Bir bakıyorsunuz, sanki dağları deviriyor. Ürettiği başarı ve meydana getirdiği tesir bakımından yedi düveli kendisine hayran bırakıyor. İşte bunun son bir örneği Almanya’dan geldi: Alman Havayolları’nın, Türk Havayollarına ortaklık teklifi.

Halbuki Almanya ile Türkiye arasında, Doğu Avrupa ve bilhassa da Balkanlar üzerinde korkunç bir nüfuz savaşı sürüp giderken, Türkiye’nin AB sürecinde önündeki en büyük takozlardan biri Almanya olurken, böyle bir teklifin gelmesi sizce manidar değil midir? Çünkü Almanya bakıp görüyor: Türkiye Ortadoğu, Orta Asya, Afrika coğrafyalarında korkunç bir prestij üretiyor. Aynı gerekçeden hareketle dün Türkiye’nin yüzüne bakmayan ülkeler ve firmalar, gerek Ortadoğu’ya, gerek Orta Asya’ya açılmak için ya Türkiye’ye yatırım için koşuyor, ya da bir Türk ortak bulmak için çırpınıp duruyor. Dolayısıyla Alman Havayolları’nın yaptığı teklif ve bunun başbakana bizzat Merkel tarafından intikal ettirilmesi dikkat çekici değil midir?

Öyleyse bu noktadan bakarak şöyle diyemez miyiz?

Dünyada bugün, uluslararası siyaset ve ekonomi bakımından iki önemli merkez oluşmuş bulunmaktadır. Bunlardan birincisi Çin ve Uzakdoğu, ikincisi de doğrudan Türkiye ve Ortadoğu!..

Dolayısıyla yeni dünyanın en büyük çekim merkezleri bu iki bölge ve iki ülke (Çin ve Türkiye) değil midir?

Bunlardan birincisi olan Çin, insan aklına şaşkınlık veren kalkınma hızı ile, dünya devlerini ürkütür ve geleceğe dönük savunma stratejilerine gerekçe teşkil ederken; Türkiye ve Ortadoğu da tam tersine, yeni bir yapılanma döneminin işaretlerini veriyor. Hiç kuşkunuz olmasın ki bölgedeki yeni yapılanmanın baş mimarlarından biri olmaya doğru gidiyor Türkiye!..

Yani Birinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen sömürgecilik kalıntıları sona ereceği gibi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında teşkil edilen İsrail ve karşıtlarına dayalı siyasal yapılar da berhava olacağa benzemektedir. Çünkü uluslararası konjonktür böyle seyrederse İsrail giderek mevzileşecek, işgal ettiği toprakların bütününden değilse bile çoğundan çekilmek durumunda kalacak. Dahası şimdi size rüya gibi gelebilir ama, sahibi olduğu nükleer silahlardan da arındırılabilecektir. Dolayısıyla bu gelişmeler Ortadoğu’daki gerilimi sona erdirirken, aynı zamanda Türkiye’nin fiili büyümesinin önünü de açtıkça açacaktır.

Fakat takdir edersiniz ki konjonktür kimseye kendiliğinden yâr olmaz. Ona kim hazırsa, şartlarda ondan yana bir imkana dönüşür. Hal böyle olduğuna göre Türkiye’nin zaman zaman yaşadığı akıl tutulmalarını nasıl izah etmek gerekir bilemiyorum. Hedefleri büyük, cüssesi büyük olduğu halde de Türkiye’nin düz ovada şaşkınlık nöbetleri geçirmesine bir türlü akıl fikir ermiyor.

Nitekim televizyonları izlerken ve siyasi liderlerin konuşmalarını dinlerken, bizzat ben şaşıp kalıyorum. Hangi devirde yaşıyoruz veya yaşıyorum diye de kendi kendime sormak durumunda mecburiyetinde kalıyorum.

Bazı gün oluyor, eski Roma devirlerinde buluyorum kendimi. Kapalı salonlarda veya açık hava jimnazyumlarında Romalı hatipler mi konuşuyor ne? Bazan oluyor Sezar’lar, bazan oluyor Augustus’lar!.. Vurgulu, dokunaklı, meydan okuyucu konuşmalar bütün bunlar!.. Ya bir harp edebiyatı yapıyorlar, ya da baştan sona, hasmın geliştirdiği dilin mantıkî çelişkilerini ortaya koymaya çalışıyorlar!..

Sakın şaşırmayın, Romalı siyasetçilerin bütünü korkunç birer hatipti!.. Ak’a kara dedirtebilecek derecede başarılı konuşurlardı. Zaten o devirde hitabeti olmayan, retorik paralamayan birisine siyasetçi denilmezdi. Dolayısıyla insanın yaptığı değil, konuşması marifet sayılır, kimin başarılı olduğuna da doğrudan konuşması ile karar verilirdi.

Aynı şekilde, Asrı Saadet öncesi Arapların durumu da bundan farksızdı. Mübareklerin bütünü şair mi, ne idi? Durmaksızın şiir ve kaside kusarlardı. Yiğitliğin, başarının, güzelliğin, adaletin, asaletin kendisinden ziyade, onun şiirle ifadesi yani kasideye dönüştürülmesi marifet addedilirdi.

İşte benim kendimi, zaman zaman, acaba hangi devirde yaşıyorum diye karar veremediğim, bu iki devirden birinin sonunu Hıristiyanlık getirdi. Yani Batı Roma, o heybetli hatiplerin ağırlığı altında can verdi. Daha doğrusu da Hazreti İsa aleyhisselâmın nefesi, Roma halkının gönlünü onlardan bütünüyle kopardı.

Hicaz diyarının müşriklerinin kaderi ise daha başka oldu. Kur’an onların tapındıkları şiirin kofluğunu, gözlerinin içine kadar soktu!.. Şiir öyle değil böyle olur gibi bir meydan okuma!.. Kişiyi değil ebedi hakikatleri ve Allah’ı yüceltmek esastır gibi bir meydan okuma!..

Ardından da kabileciliği, ırkçılığı ve sınıfsal aristokrasileri sildi geçti. İşte bu realiteyi bir ceza ve sindirme olarak değil, doğrudan imana dönüştüren Hicaz diyarının Araplarına Allah, sonunda öyle bir imkân bahşetti ki onları yarı dünyanın hakimi kıldı.

Dolayısıyla Türkiye, önünde böyle bir talih açıklığı ile yüz yüze iken; yok ölüm orucu, yok PKK terörü, yok bilmem ne diye diye, adeta helâk ediyor kendini!.. Yani retorikle vakit kaybediyor.


Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Necmettin Türünay Arşivi