Milli Birlikçi sayısı kadar 27 Mayıs vardır!

Milli Birlikçi sayısı kadar 27 Mayıs vardır!
Eski ihtilâlci Ahmet Er 27 Mayıs’ı yorumluyor: “O dönemde Demokrat Partililere düşük ya da kuyruk diye hitap ediliyordu. Tabii bu bizim edebimize, ağzımıza yakışmayan, onların kullandığı bir tabirdi.”

Fatih Uğurlu – Siz 1960 ihtilâlini yapan kadronun içinde yer aldınız, yani onların günahlarına da sevaplarına da ortaksınız değil mi?
Ahmet Er – Günahlarına ortak değilim. Ben hiçbir komite üyesinin günahlarına da sevaplarına da ortak değilim. Tekrar ediyorum. Ben Ahmet Er olarak -bunu gurur kibir olarak kabul etmeyiniz lütfen- hiçbir komite üyesinin günahına da sevabına da ortak değilim.

F.U.: Acaba.
A.E.: Bunu Ümit Özdağ çok güzel yazdı. Onun kitabını bulun. O diyor ki; “Bir tek 27 Mayıs yoktur, 38 tane 27 Mayıs vardır!” Çok doğru söylüyor, her birisinin niyeti, görüşü ayrı ayrı idi. Mesela Tunçkanat’tan bahsedelim. Bakınız hatıralarını da getirmişsiniz. Bir gün komiteye şöyle bir soru getirdi.

F.U.: Evet.
A.E.: Efendim, biliyorsunuz o dönemde Demokrat Partililere düşük ya da kuyruk diye hitap ediliyordu. Tabii bu bizim edebimize, ağzımıza yakışmayan, onların kullandığı bir tabirdi. Yani onlar deyince Cumhuriyet Halk Partisi’ne hizmet eden komite üyelerini kastediyorum. İşte o zihniyetteki Haydar Tunçkanat geldi ve dedi ki:
“Zeytinburnu’ndan, denizin altından bir tünel kazmaya başlamışlar. Yassıada’ya doğru ilerliyormuş bu tünel. Bu tünelden Yassıada’ya ulaşıp, Menderes ve arkadaşlarını kaçıracaklarmış.” Ben de o sırada Zeytinburnu’ndan, Jandarma Komutanlığı’ndan gelmiştim. O sırada öyle bir görevim vardı. Güldüm, kahkaha ile güldüm. Dedim ki:
“Albayım, şu anda devletin bile gücü yetmez Zeytinburnu’ndan Yassıada’ya tünel kazmaya. Bu adamlar nasıl kazsınlar?”

F.U.: Marmaray’ın temelleri o zaman atılmış demek ki...
A.E.: Komite üyesi Sami Küçük, Doğu Anadolu’da bir konuşma yapıyor halka. “Sakın ha kıpırdamayın, bir uçak göndeririz, fare gibi kaçacak delik ararsınız.” Buyrun devlet adamına. Halkını tehdit ediyor. Bu adam devlet idare edecek, mantığı bu kadar işliyor.

F.U.: Klasik CHP kafası.
A.E.: Bir yönetici kendi milletine bu tabiri kullanır mı soruyorum. O günlerde devlet-vatandaş ilişkisini açıklayacak bir hatıramı nakletmek isterim. Komite üyesi Mehmet Özgüneş’le birlikte Güneydoğu Anadolu’yu dolaşıyor, halkla temas ediyoruz. Bir ara daha önce görev yaptığım Hozat’a yolumuz düştü. Arabamızın önünden geçen bir kız çocuğu dağlara doğru kaçmaya başladı. Diğer arkadaşlarına onu getirmelerini rica ettim. Hepsine kalem, defter sözü verdim. Onları da arabamda sürekli bulunduruyordum. Kızı getirdiler yukarılardan.

DEVLETİN ARABASININ ÖNÜNDEN GEÇTİM...
- Kızım neden bizi görünce kaçtın?
Ürkek bir ceylan gibi süzüldü ve sustu. Israr ettim. Eğer bir derdi ve sıkıntısı var da söylemezse buradan ayrılmayacağımızı söyledim. Israrım karşısında dili çözüldü ve yüzümüzde şamar gibi patlayan şu cevabı verdi:
- Devletin arabasının önünden geçtim. Beni öldürürsünüz diye kaçtım.
İşte vatandaşın devlete bakışı buydu. Korku dağları sarmıştı. O kızla bir saatten fazla meşgul oldum, konuştum, konuştum. Sonunda kız güldü. O gülünce bütün Anadolu güldü, bütün Anadolu’nun kızları güldü.

F.U.: 27 Mayıs ihtilâlini yapan kadro, yani 38 kişilik Milli Birlik Komitesi’nin pek çoğu hatıralarını yazdılar ve tarihin kucağına bıraktılar. Siz de yazdınız. Biz de bugün hepsini sizin görmeniz için getirdik.
A.E.: Milletin mukaddeslerini tanımayan bir kadro, hatıralarını yazsa ne olur, yazmasa ne olur? Hatıraların pek çoğu doğruyu söylemiyor ki.

F.U.: Yine de biz yazılan hatıraların satır aralarından o günlerin fotoğrafını çekmeye çalışıyoruz. Hiç yazılmasa nasıl o günlere dair yorumlar yapacaktık?
Tarihin en sevmediği insan “Bu sır benimle beraber mezara gidecek” diyen insandır. Tarih açıklama istiyor, doğru, namuslu şahitlik istiyor. Allah razı olsun, siz de tarihe tanıklık vazifesini yerine getirmişsiniz, hatıralarınızı yazmışsınız. Ben de sizin hatıralarınızı üç defa okudum. Bazı notlar aldım. İzninizle kafama takılan bazı soruları sormak istiyorum.

A.E.: Hay hay... Memnuniyetle cevaplarım.
¥ YARIN: DP aleyhine
bir darbe düşünmemiştik.
Darbeler için bereketli topraklar!
Her şey haber müdürümüz Nazif Karaman Bey’in davetiyle başladı. Manisa’nın Akhisar ilçesi Sünnetçiler köyünde 27 Mayıs’ın ünlü ihtilâlcilerinden, eski Milli Birlikçi, sonrasında 14’lerle beraber paketlenip, zoraki diplomat olarak yurtdışına sürülen Ahmet Er’le görüşmeye gidecektik. Nazif Bey’e şükran borçluyum, zira bu söyleşiyi birlikte yapmayı öneriyordu. Tabii bu davetin üzerine balıklama atladım. İlk defa bir ihtilâlci ile konuşacak ve onu sigaya çekecektik.

27 Mayıs bizim için çok önemli idi. Zira sonradan her 10 yılda bir yapılacak olan ihtilâllere ruhî bakımdan fidelik vazifesi görmüştü. Nerede ise müfredata “Nasıl darbe yapılır?” diye ders konacak hale gelmişti.
60 ihtilâli yapıldığında ben 7-8 yaşlarında bir çocuktum. Babam Adnan Menderes’i çok severdi. İhtilâlden sonra DP rozetini yakasının arkasına takıp işe gittiğini ve radyolarda yayınlanan Yassıada duruşmalarını cızırtılı bir sesle de olsa evdeki herkesi susturarak dinlediğini ve sık sık hıçkırıklara boğulduğunu bugün gibi hatırlıyorum. O günler demokratların kan içip kızılcık şerbeti içtik dedikleri günlerdi. Bulunduğu halden şikâyet bile yasaktı. CHP’lilere ise her gün bayramdı. Radyodan tutuklanan DP’lilerin listesi yayınlanır ve Cumhuriyetçilerin evlerinden sevinç nidaları yükselirdi. Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın darağacında ipe çekildiği gün bu sevincin doruğa çıktığı gündü. O gün CHP’nin ileri gelenleri en nadide şaraplarını yudumladılar. Kana doymayan gözleri şaraba doyacaktı. Menderes’e son Amerika ziyaretinde kapıyı gösteren ve “Artık sana 1 dolar bile vermeyiz” diyen Amerika, ihtilâlcileri ilk tanıyan ülke olacak ve onlara kesenin ağzını açacaktı. Öyle ya, “tavuk gelecek yerden kaz esirgenmezdi.” Memur maaşları ve 7 bin üst düzey askerin tasfiyesinde Amerika’nın gönderdiği dolarlar kullanılacaktı.

Sabahın ilk ışıkları ortaya çıkmadan Nazif Karaman’la yola revan olduğumuzda ben ön koltukta bir yandan şekerleme yapıyor, bir yandan da yapacağımız söyleşinin hayalini kuruyordum. Yaptığımız anlaşmaya göre Er, bize sadece yarım saat ayıracaktı, zira sağlığı fazlasına müsait değildi, yani yarım saatlik bir sohbet için gidiyorduk. Sünnetçiler köyüne vardığımızda adını Alparslan Türkeş’in Murattepe koyduğu Ahmet Er’in kartal yuvası gibi köyün en yüksek rütbesine kurduğu evini kimseye sormadan bulacaktı Nazif Bey.
Yarım saat... Oooh, Ahmet Er’i yatağından kucaklayıp kaldıracak ve bir koltuğa oturtup sıcak bir sohbete dalacaktık. Tam üç kayıt cihazının ayrı ayrı ses aldığı söyleşi tam 5 saat sürecekti. Biz de zevkten dört köşeydik, Ahmet Er hoca da. Gerçekten onu çok sevmiştik. Sonunda dobra dobra konuşan, açık yürekli bir ihtilâlci ile konuşmaktan ve tarihe yeni bir kayıt düşmekten biz de mutluyduk, herhalde Er de mutluydu. Zira sıra dışı sorulara sıra dışı cevaplar aldıkça biz de şaşırıyorduk. Eminiz, Ahmet Er, böyle sorularla ömrü boyunca karşılaşmamıştı. Bir yandan ben hatıralarını didik didik ettiğim Ahmet Er’i soru yağmuruna tutuyorum, diğer yandan haber müdürümüz hazırladığı sorularla hocanın nefesini kesiyor. Öyle ya, taa İstanbul’dan Manisa ovalarına gelişimizin bir meyvesi olmalı!

Arada bir ev sahibesi Ahmet Er’in vefakâr ve muhterem eşi sessizce çayımızı bırakıp odasına çekiliyordu. İstanbul’dan yola çıkarken bir çanta dolusu da 27 Mayıs darbecilerinin yazdıkları ve vatanı nasıl kurtardıklarını anlattıkları hatıratı da yanımızda taşıyorduk. Ahmet Er’e hiç açık kapı bırakmaya niyetimiz yoktu. Er’e ilk sorumuz;
“Sayın Er, hani nerde tanklarınız, toplarınız, nasıl ihtilâlcisiniz?” olacak ve onu da tebessüm ettirecektik.
Ahmet Er, “Ölmeden 10 gün önce Muhsin Yazıcıoğlu bu çiçekleri getirdi” derken biz de kayıt cihazlarımızı çıkarıyor ve basıyoruz düğmelerine. Gün ola, harman ola. Buyrun bir ihtilâlcinin halet-i ruhiyesine. Vatanı ve bizi nasıl kurtarmışlar biz istemeden!
Arkadaşları tarafından sürgüne gönderildi

Ahmet Er’in özgeçmişi
Ailesi Horasan’dan gelen Türkmen boylarından. 1927 Manisa, Akhisar doğumlu.
1947’de Bursa Işıklar Askerî Lisesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Kara Harb Okulu’na girdi. 1950 yılında teğmen rütbesi ile orduya ve jandarma sınıfına katıldı. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde görev yaptı. 27 Mayıs 1960 ihtilaline katıldı. 38 kişilik Milli Birlik Komitesi içinde yer aldı.
Sonra arkadaşları tarafından sürgüne gönderildi. 1962’de yasak kalkınca Türkiye’ye döndü. 1965’te Alparslan Türkeş, Dündar Taşer ve Ümit Özdağ’la birlikte CKMP’ye girdi. Bu partinin 1969 Şubatında MHP’ye dönüşmesinden başlayarak 12 Eylül 1980 darbesine kadar Genel İdare Kurulu üyeliği ve genel başkan yardımcılığı görevlerinde bulundu.
12 Eylül’de MHP davasından hapis yattı. Davanın beraatle sonuçlanmasından sonra lideri Türkeş’le yollarını ayırıp, Muhsin Yazıcıoğlu önderliğindeki Büyük Birlik Partisi’ne katıldı ve Genel İdare Kurulu üyesi oldu. 27 Mayıs’tan 12 Eylül’e Hatıralarım adı ile yayınlanan anılarından başka yayınlanmış şiir, tiyatro ve fikri konuları içeren kitapları var.
Vatanı kurtarıcılardan KURTARMAK!
Orhan Erkanlı (*)

1960-1971 yılları Türkiye’nin siyasî hayatında, ihtilâller, ayaklanmalar, anarşik olaylar, kalkınma ve demokrasiyi yerleştirme çabalarıyla geçti. Bu dönemde, Türkiye demokratik parlamenter düzen içindeki yerini ve yönünü aradı, bugün de aramaktadır… Silah zoruyla veya seçim yoluyla iktidara gelenler, daima “vatanı kurtarmak, demokrasiyi yaşatmak…” maksadıyla devlet yönetimini ele aldıklarını iddia ve ilan ettiler. 1950’den günümüze kadar VATAN belki onuncu defa, politikacılar ve askerler tarafından kurtarıldı...
Asker, sivil, gelip geçen bütün iktidarların gerekçesi ve gayesi hep aynı idi: “Vatanı kurtarmak, demokrasiyi yaşatmak…” Bu uğurda millet olarak büyük kayıplar verdik; asker veya sivil liderler asıldı, binlerce kişi hapsedildi, binlerce ocak söndü… Anayasalar, yasalar yaptık, değiştirdik, örfi idareler ilan ettik…
Son yıllarda, vatanı kurtarmak veya vatana ihanet etmek fiilleri, kahramanlık veya hainlik sıfatları o derece yersiz ve gereksiz, sık sık ve çok kötü şekillerde kullanıldı ki, artık bu kavramlara kimse inanmaz oldu… Bir süre kahraman olarak, alkışladığımız, başımızda taşıdığımız, izinden gittiğimiz kişiyi veya kişileri, bir günde ayaklar altına almaktan, hain diye damgalamaktan, sürgüne göndermekten, asmaktan çekinmedik… Değer ölçülerimiz, yargılarımız değişti.
Aslında ortada kurtarılmaya muhtaç, batmış bir vatan ve zorla yaşatılacak bir demokratik düzen olmadığını, kahraman veya hain olarak nitelediğimiz kişilerin iktidar mücadelelerinin galipleri veya mağluplarından ibaret bulunduğunu bir türlü anlamadık.
Memleketimizin en ciddi, en önemli ve hayati sorununun, VATANI KURTARICILARDAN, KURTARMAK… olduğunu bildiğimiz halde açıklamadık, bu yolda samimi gayretler harcamadık…
(*) Eski Milli Birlikçi 14’lerden

VAKİT


HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.