Hücremize girip sonra kapıyı çektik

Hücremize girip sonra kapıyı çektik
İsrail cezaevinde de kötü muamele sürdü. Hücre kapısını içeri girdikten sonra bize kapattırıyorlardı. Bu sorgulardan bile ağırdı.

Cezaevinin büyük salonunun ortasındaki masalarda İsrailli görevliler bizi tek tek sorguluyor. Ben ise o ara battaniye isteyip ısınmaya çalışıyorum. Hiçbirini hatırlamıyorum bu soruların. Sorgumuz sürerken, masalara ekmek ve krem peynir servisi yapılıyor. Eşofman ile sabun, diş macunu ve şampuandan oluşan temizlik seti verdiler. İşte yerleşiyorduk cezaevine. İki gün kaldığımız cezaevinde zaman zaman bizi ortak alanlara çıkarıyor, sonra koğuşlara girip demir kapıyı üzerimize kapatmamızı istiyorlardı.. Öyle zordu ki insanın kendini hapsetmesi. Ben kapatmıyordum ısrarla. 'Ne olur açık kalsın' diyordum ama nafile... Arada yorgunluktan sızıp kalıyordum ama; kâbuslar içinde bir uykuydu.. Bazen saçımı kazıyorlardı rüyamda, bazen de kırmızı lazerli namlularını doğrultuyorlardı alnıma. Yaptıkları yetmezmiş gibi, üzerine bir de telefon etmemizi yasaklayıp tüm iletişimimizi kesince iyice çekilmez hale geldi hayat. Sürekli olarak parmaklarını bir araya getirip aşağı yukarı sallıyorlardı. Bu 'bekle' demekti. 

TELEFON YERİNE İÇ ÇAMAŞIRI
Sonunda ankesörlü telefonlarda çalışma yapmaya başladıklarında, gözyaşlarımızı silip heyecanla sıraya girdik. Nihayet telefon açabilecektik.. Bir saat bekledik umutla. Sonra bir gardiyan gelip 'telefonlar bozuk, koğuşlarınıza çıkın' dedi. Yüz ifadesinden ve ses tonundan büyük bir keyif aldığı belliydi. Dünyamız başımıza yıkıldı sanki... İç çamaşırları dağıtmışlardı telefon yerine. Kırmızı, pembe, mor renklerde fantezi iç çamaşırları... Kırmızı ipli bir iç çamaşırını da gardiyanın masasının yanındaki su şişesine asmışlardı askısıyla birlikte. O sinirle gidip onu yere fırlattığımı hatırlıyorum. Ertesi gün İsrail'de temsilciliği olan ülkelerin elçileri bir bir gelmeye başladı cezaevine... Akşama kadar gözümü kapıdan ayırmadım. Telefon hakkımızı büyükelçi gelince vereceklerini söylediler çünkü. Büyükelçi gelip gitti yine telefon izni verilmedi. Artık 'buradan hiç çıkamayacağız' diye düşünürken, ertesi gün sabahın köründe kaldırdılar bizi 'gidiyorsunuz' diyerek. İnanamadık. Bir karton kutunun içindeki pasaportlarımızın etrafında toplaştık. Tek tek isimlerimiz okunmaya başladı. İsmi okunanlar yan taraftaki salona alınıyordu. Ardından cezaevinden çıkış başladı. Kadınların bir kısmını pencereleri sıkı sıkı kapatılmış ve çelikle çevrelenmiş küçük bir aracın içine tıktılar. Yaklaşık 12 kişi olduk daracık yerde. Tavanına yakın onar santim genişliğinde küçük pencereler vardı. 'Neyse ki onlar açık' diye geçirdim içimden. Bir anda slogan atmaya, marşlar söylemeye ve kefiyeler sallamaya başladı kadınlar aracın içinde. Köşedeki kamera herşeyi görüntülüyordu bir taraftan da. Aracın kapısına 'Free Gazze' (özgür Gazze) yazmaya çalışıyordu biri. Aracın yanlarına vuran askerler susmalarını istedi, sonra da onar santimlik ışığı bile çok görüp hızla oraları da kapattı. Az sonra sarı sarı böcekler de çıktı aracın her yerinden. Üzerimize üzerimize yürüyorlardı, panikle atıyorduk olabildiğince uzağa. Işık kalmamıştı ve nefes dahi alamıyorduk. Kapıları tırmaladığımı hatırlıyorum, 'açın, hava alamıyorum' diye. 'Doktor' diye de bağırdım ama nafile. Bir buçuk saat çıkarmadılar o araçtan bizi. Sonrasında bir mucize oldu. Şoför gaza bastı ve havaalanına, Türkiye'ye, umuda doğru yolculuk başladı...

Sabah

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.