Yarbay paketi yetersiz buldu
Aynı zamanda Kimya Yüksek Mühendisi olan Emekli Yarbay Adil Hakkoymaz’ın yazısı şöyle:
"Kim güzel bir (işte) aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir (işte) aracılık ederse, ona da o kötülükten bir pay vardır..." (Maide:85). Ayet-i Kerimesinin hükmü mucibince, kendimi yazmaya mecbur hissettim.
Müslüman kardeşlerimiz genellikle, bazı güzel şeyleri hayal ediyorlar; hayallerini de seçtikleri kişiye izafe edip, yaldızlayıp süsleyerek desteklemeye devam ediyorlar. Bazıları da “bu adam yapmışsa mutlaka bir bildiği vardır” diyerek, yapılanları sorgulamadan körü körüne destekliyor. Halbuki, her şey göz önünde oluyor; tabii ki, görmek isteyene!..
Geçtiğimiz yıllarda bu iktidar:
- Allah’ın haram kıldığı zinayı serbest etti, yetmedi; dini nikah kıyana da 6 ay hapis cezası getirdi. Bizden birileri yaptığı için sineye çektik.
- Yine Allah’ın haram kıldığı domuz eti satışını serbest etti, domuzu kasaplık hayvan sınıfına soktu; sesimizi çıkarmadık.
- 12 yaşından küçüklere Kur’an öğrenim yasağını kaldıracakları yerde, daha sıkı denetleyebilmek için MEB’dan müfettişler görevlendi; hatta laikliğe aykırı eğitim vermenin cezasını arttırdı; “sizi bunun için mi seçtik” demedik.
- Allah’ın emri olan tesettürün yasak kapsamı her geçen gün genişledi, hatta hacı adayı mesture bayanlar bile, çipli pasaport icadı ile başörtülü resimleri defalarca geri çevrildi; alıştık, ses edemez olduk…
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün; ama, ben asıl konuya gelmek istiyorum:
Anayasa paketi diye bir ucûbe paketi önümüze koydular, içinde nelerin olduğunu sorgulama lüzumu hissetmeden; belki bizden biri yaptı diye, belki de sevmediğimiz görüşten insanlar karşı çıkıyor diye, hep savunmaya devam ettik. Halbuki, söyleyenin kimliğine bakılmaksızın doğru doğrudur, yanlış da yanlıştır. Münafıklığına şüphesiz bir şekilde inandığımız biri: “Allah birdir” dese, aksini söyleyebilir miyiz?
Bu zorunlu girişten sonra Anayasa Paketinin içeriğine gelmek istiyorum. Pakette birçok kesim, demokratikten de öte haklar elde ederken, sözü edilmedik bir tek Müslümanlar kalmış. Örneğin: Sendikalara tanınan, yakma yıkma talan özgürlüğü hangi hukukla izah edilebilir? Demek ki, isteyen koparıyor; istemesini bilmeyen, himmet bekleyen avucunu yalıyor. Gerçekten de yalnızca Müslümanlar ne isteyeceğini bilmiyorlar. Kahir ekseriyeti Müslüman olan bu ülkede, Müslüman’ın oyuyla seçilen bir iktidar, büyük bir cesaretle: Kürt Açılımı, Alevi Açılımı, Roman Açılımı … başlatıyor; hatta Eşcinseller (lezbiyen, gay, biseksüel, transseksüel, homoseksüel…) Kulübünün bile toplantısına İnsan Hakları Komisyon Başkanı (Zafer Üskül) düzeyinde katılarak, onlara: “Sapık ilişkilerini özgürce sürdürebilmeleri ve bu fiillerini icra ederken, ayrımcılığa uğramamaları için gerekli ortamı oluşturma” sözü veriyor da, kendilerini iktidara taşıyan insanların en küçük bir beklentisini karşılamayı düşünmüyor.
Bunlar, iki dönemdir Müslüman halkın teveccühü ile, her ikisinde de Anayasayı değiştirebilecek güçle iktidara geldi. Bu gücün varlığını, kendilerinden bir şeyler istemesin diye 8 yıl halktan gizledi. Sonunda bir Anayasa Değişiklik Paketi hazırladılar. Kime Rağmen? Tüm muhalefet partilerine rağmen. Peki, madem ki, tüm partileri karşılarına alacak şekilde gözünü karartıp bir paket hazırladılar, bari kendilerine oy verenlerin beklentilerini dikkate alan bir paket olsun da, vefa borcunu ödemiş olsunlar; o da yok!..
Bu paket, üçayaklı ucûbe iktidarın pervasızca getirdiği, 12 yaşından küçüklere Kur’an öğrenim yasağını mı kaldırıyor? 8 yıl kesintisiz dayatmasıyla kapatılan İmam-Hatip Okullarının Orta kısmını yeniden mi açtırıyor? Kıbrıs Rum Kesiminde bile Anayasal garanti altında olduğu halde, 28 Şubat Zihniyetlilerin ürünü başörtü yasağını mı kaldırıyor? Kahir ekseriyeti Müslüman olan bu ülkede, devlet dairelerine ve belli miktar personel çalıştıran kurumlara mescid açma mecburiyeti mi getiriyor? Yoksa laik devletin hatırına Allah’ın emrini de çiğneyiversinler canım mı deniyor? (Müslüman mesaide de müslümandır, bu sebeple böyle bir düzenleme elzemdir. Neden müslüman memur, işçi kendi ülkesinde, kendi eliyle seçtiklerinin idaresinde esaret hayatına mahkum durumdadır?) Bir Rum’un, bir Yunan’ın, hatta bir Rus’un kendi halkından olmadığı, azınlık statüsünde bulunduğu halde bir Müslüman’a verdiği hakkı, neden benim iktidarım, kendilerini başa getiren Müslüman halka vermiyor veya veremiyor?
Uluslararası arenada Dünya devletlerine meydan okuyan, Ortadoğu’yu, hatta Asya’yı şekillendirme görünümü veren; içeride ise anlı şanlı Generalleri kodese tıkıp sorgulama gücünü gösteren iktidar, her kesime cömertçe demokratik, hatta daha fazla haklar verirken, kendini iktidara taşıyan halka neden zırnık koklatmaz?
2010 Sınavlarına başı örtülüleri almadıkları gibi, saçı açıkları bile peruk mudur, diye çekiştirdiler. Bu iktidar döneminde başı örtülü polis eşlerine kimlik verilmeme uygulaması başlatıldı. Dahası, Çipli pasaport icadı ile hacı adayları mesture bayanların bile örtülerine müdahale ediliyor, parmak izleri alınıyor. Hâlâ 19 Mayıslarda, Müslüman halkın gencecik kızları yarı-çıplak bir vaziyette dansöz gibi oynatılıyor. Bu öğretmenlerin, bu polislerin, bu memurların atamasını kim yapıyor? Maaşını kim veriyor? Peki, bunlara nasıl oluyor da hükmedilemiyor?
Eğer güçleri yettiği halde bu zulümler oluyor ise, o zaman bunlar dinlerini bir kenara bırakıp, batılı (ve batıl) hayat tarzını mı tercih ettiler? Her işlerini Batı’yı razı etmeye mi ayarladılar? Bir Müslüman için, Allah’ı razı etmek esas değil midir? Peki Allah’ın rızası bu paketin neresinde? Yoksa bir yerlerden mi korkuyorlar? Allah (c.c.), korkulmaya daha layık değil midir?
Bu halk, bunlara demokratik açıdan, Anayasayı bile değiştirecek gücü verdiği halde, Müslüman halkın en temel hakkı ve beklentisi olan: “Her alanda dinini yaşama (kıyafet, ibadet v.b.) ve öğrenme (Kur’an öğrenimi) özgürlüğü, eşit şartlarda sınava girme özgürlüğü...” gibi hakları vermeye güçleri yok ise, o zaman: “One minute”ler, Ergenekon, Ayışığı, Balyoz… v.s. yargılamaları birilerinin vesayeti altında, onların izni ile oluyor demektir. YAŞ’a hükmetme görünümü veren iktidar, (tüm uygar ülkelerde genel geçer kural olan) Genelkurmay Başkanlığını neden hâlâ MSB.lığına bağlayamıyor ve onların iktidardan bağımsız uluorta basın toplantıları yapmasının önüne geçemiyor? Bu memlekete hükmeden kaç iktidar var?
Şimdi Paket içindeki özellikle şu iki maddeyi önümüze koyup ne manaya geldiğini anlamaya çalışalım:
a. “MADDE 7 – Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 54 üncü maddesinin üçüncü ve yedinci fıkraları yürürlükten kaldırılmıştır.”
(F-3: Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddî zarardan sendika sorumludur.) hükmü ile
(F-7: Siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz.) hükmü kaldırılmış; yani her şey serbest.
Anayasaya aykırı kanuni düzenleme yapılamayacağından, ileride önüne geçilmesi mümkün olmayan akıllara ziyan bir risk alınmaktadır. “Başkasına kasıtlı ve kusurlu zarar ver ve sorumlu tutulma” bu hüküm, ne İlâhî ne beşerî hiçbir hukuka uygun değildir. Türkiye Şartlarında bir düşünün: PKK, BDP, Barzani hatta AB’nin Özerk veya Bağımsız Kürt Devleti niyetlerini yüksek sesle dile getirdiği şu ortamda, hangi akla hizmet için böyle bir düzenleme yapılıyor? Sendikalar her gün onlarca işyerini kundaklayacak, siyasi maksatlı da dahil; her türlü işgal, talan… yapacak ve sorumlu tutulamayacak; bu durum, devleti parçalanmaya, hatta yıkılmaya götürmez de ne yapar? Böyle bir düzenlemeye neden ihtiyaç duyulmuş? Demek ki, buradan kendisine bir yol açılmasını isteyenler var, oyuna gelmemek için aman dikkat!.
b. “MADDE 16 – Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 146 ncı maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir:
“MADDE 146 – Anayasa Mahkemesi onyedi üyeden kurulur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi; iki üyeyi Sayıştay Genel Kurulunun kendi başkan ve üyeleri arasından, her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden, bir üyeyi ise baro başkanlarının serbest avukatlar arasından gösterecekleri üç aday içinden yapacağı gizli oylamayla seçer. (Aslında seçen meclis değil, Sayıştay ve baro başkanları) Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılacak bu seçimde, her boş üyelik için ilk oylamada üye tam sayısının üçte iki ve ikinci oylamada üye tam sayısının salt çoğunluğu aranır. İkinci oylamada salt çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamada en çok oy alan iki aday için üçüncü oylama yapılır; üçüncü oylamada en fazla oy alan aday üye seçilmiş olur.
Cumhurbaşkanı; üç üyeyi Yargıtay, iki üyeyi Danıştay, bir üyeyi Askerî Yargıtay, bir üyeyi Askerî Yüksek İdare Mahkemesi genel kurullarınca kendi başkan ve üyeleri arasından her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden; en az ikisi hukukçu olmak üzere üç üyeyi Yükseköğretim Kurulunun kendi üyesi olmayan yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri arasından göstereceği üçer aday içinden; (Bu seçilenleri de Cumhurbaşkanı seçmiş olmuyor; Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve YÖK seçiyor.) dört üyeyi üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci sınıf hâkim ve savcılar ile en az beş yıl raportörlük yapmış Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından seçer. (Sadece bu 4 üyeyi kendi seçiyor)
Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi ve Sayıştay genel kurulları ile Yükseköğretim Kurulundan Anayasa Mahkemesi üyeliğine aday göstermek için yapılacak seçimlerde, her boş üyelik için, (“bir üye ancak bir aday için oy kullanabilir” hükmü iptal); en fazla oy alan üç kişi aday gösterilmiş sayılır. Baro başkanlarının serbest avukatlar arasından gösterecekleri üç aday için yapılacak seçimde de (“her bir baro başkanı ancak bir aday için oy kullanabilir” hükmü iptal) ve en fazla oy alan üç kişi aday gösterilmiş sayılır.
Bu durumda, 17 üyeden sadece 4 kişiyi Cumhurbaşkanının seçme inisiyatifi var. Diğer üyeleri Sayıştay, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargı, YÖK ve Barolar seçiyor; meclise ve cumhur başkanına da kabul etmek düşüyor. Hele de şu: “Bir kişi, birden çok oy kullanabilir” hükmü ile, bütün üyeleri, çoğunlukta olan tek bir zihniyet belirleyecek; bu durumun eskisinde iyi tarafı nedir? İzah edebilecek bir akıl sahibi aranıyor.
Bu arada, değişikliğin 18. maddesiyle, Anayasanın 148. maddesine eklenen: “Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanırlar.” fıkrası ile, bu komutanlara normal yargı yolu kapatılıyor; bir başbakan veya bakan gibi dokunulmazlık kazandırılıyor. Biz, Genelkurmay Başkanının MSB’na bağlanmasını, öyle olu-orta basın toplantıları yapmasının önüne geçilmesini, her şeyi ile Sivil İradenin emrine girmesini beklerken, yapılana bakıp sen ol da üzülme!
Bunları Yüce Divan sıfatıyla, TBMM’nin ne derece yargılayabileceği de ayrı bir tartışma konusu…
Şimdi herkesi, bu paketi, siyasî (bizimkiler veya karşıkiler hazırladı) düşüncesini bir kenara bırakarak; ayrıca, kimin bu paketin yanında veya karşısında göründüğüne aldırış etmeksizin, sadece ülkemiz ve halkımız için yararları ve zararları açısından değerlendirmeye davet ediyorum. Çok şey mi istiyorum? Aklımızı kullanmaktan ne zarar gördük?
Selam ve dua ile!..
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.