Baas'ın kanlı tarihi 

Baas'ın kanlı tarihi 
Parti’nin iktidara geldiği ülkelerde adeta “kan gövdeyi götürmüş”, binlerce insan toplu katliamlara maruz kalmıştır. Palmira, Hama, Halepçe katliamları ve periyodik olarak 1990 yılına kadar devam eden topl

Arap dünyasındaki son gelişmeler, artık bu coğrafyadaki sosyal ve siyasi yapının eski usullerle sürdürülemeyeceğini gösteriyor. Ortadoğu’nun en otoriter rejimlerinde bile mevcut liderlerin koltukları sarsılıyor. Soyadı, Arapça’da “aslan” anlamına gelen Beşşar Esed gibi ne yapacağını bilemez haldeki bu liderler, ölümcül bir çelişki içinde çıkış yolu arıyor. Kimisi taviz üstüne taviz verirken, kimisi de gücünü sonuna kadar kullanma yolunu seçiyor. Ancak son tahlilde değişim kaçınılmaz. Bu gerçek, tüm çıplaklığıyla Suriye’nin de kapısını çalmış durumda. 

Suriye’nin, Ortadoğu’yu kasıp kavuran halk hareketlerinden etkilenmemesi elbette beklenemezdi. Nitekim öyle de oldu: Gelinen noktada çanlar Suriye için çalıyor. Peki, Suriye’de gerçekten neler oluyor? Bu sayıda ANALİST, Türkiye için diğer birçok Arap devleti gibi “yakındaki uzak ülke” olan Suriye dosyasını açıyor. Esed’in, yani aslanın, krallığını değişik yönleriyle analiz etmeyi amaçlıyor.

Ortadoğu’nun Kilidi: Suriye

Hiç şüphesiz Arap coğrafyasında yaşananlar, ezilen halkların baskıcı rejimlere karşı ortaya koyduğu başkaldırının adıdır. Bu durumun en bariz örneklerinden biri, son dönemde ayaklanmaların hız kazandığı Suriye... Bu bağlamda, ülkede yaşanan ayaklanmalardan önce, bölgenin en önemli ülkelerinden biri olan Suriye’nin, sosyal ve siyasi yapısına bir göz atmak yerinde olacak. Suriye’nin öneminin idrak edilmesi, yaşananların doğru anlaşılabilmesi için oldukça önemli bir gereklilik.

Suriye, konumu itibarıyla tarih boyunca hep stratejik bir öneme sahip olmuş. Bölgedeki etkili güçler, Anadolu ve Kuzey Afrika arasında önemli bir geçiş yolu olan bu topraklara sahip olmayı her zaman temel hedefleri arasında saymış. Ülkeyi önemli kılan bir diğer özellik de Akdeniz’den, Filistin, Kızıldeniz, İran ve Arabistan’a geçiş rotası üzerinde olması. 20. yüzyılın başında İngiltere ve Fransa’nın bu bölge üzerindeki kıyasıya rekabeti bölgenin önemini ve değerini net bir şekilde ortaya koyuyor. Ortadoğu’da etkin güç olmayı hedefleyen bütün güçler gibi bu iki ülke de bölge hâkimiyetinin Suriye’ye hâkim olmaktan geçtiğini düşünmüş. Patric Seale bu durumu şu şekilde ifade ediyor: “Suriye üzerinde doğrudan bir hâkimiyete sahip olunmadığı sürece hiç kimse Ortadoğu’yu kontrolü altında tutamaz.”

Potansiyel Fay Hattı: Kırılgan Toplumsal Yapı

Medeniyetlerin geçiş rotasında yer alan Suriye, dini ve etnik aidiyetler bakımından bir mozaiği andırıyor. Bu bölgeye hâkim olmak isteyenlerin, toplumsal yapıdaki bu kırılma hatlarını tarih boyunca sıklıkla kullandığı görülüyor. 19. yüzyılın son döneminde ve 20. yüzyılın başlarında özellikle Fransa, İngiltere ve Rusya, bölgedeki farklı dini ve etnik grupları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak amacıyla farklı politikalar izleyince, siyasal ve sosyal dengeler alt üst olmuş. Bu durum neticesinde bölgesel sorunlar uluslararası bir kimlik kazanmış. Avrupalı güçlerin müdahalesi, toplumsal barışın bozulmasına ve özellikle azınlıkların bazen ayrılıkçı, bazense anarşik birer siyasal aktör olarak bilinçlenmelerine yol açmış.

Ayrıştırıcı politikaların sonuçları, Suriye’nin siyasi ve sosyal hafızasında derin izler bıraktı. Günümüzde, Suriye’deki siyasi grupların geleneksel sosyal kanallar yoluyla oluşturulduğu, dar bölgesel çıkarları temsil ettiği ve taraftarlarının genelde belirli yörelerde yoğunlaştığı görülüyor. Dolayısıyla ülkede, kapsayıcı bir üst kimlik oluşturmaktan çok, dışlayıcı ve çoğu kez yıkıcı bir alt kimliğe yöneliş hâkim.

Suriye nüfusunun yaklaşık % 90’ı Araplardan, %10’luk kesimi de Kürtler, Ermeniler, Çerkezler ve Türkmenlerden oluşuyor. Her ne kadar çoğunlukta olsalar da Suriyeli Araplar, mezhepsel ayrılıklar nedeniyle bölünmüş bir yapı sergiliyor. Ülkede Sünni Müslümanlar % 74’lük bir kesimi temsil ederken, bu oranın % 8’ini Kürtler oluşturuyor. Aleviler/Nusayriler % 12-13’lük oranlarıyla Sünni olmayan Müslümanlar içinde en geniş kategoriyi oluşturuyor. Farklı mezheplerdeki Hıristiyanlar ise nüfusun % 10’unu teşkil ediyor. 1990’ların başlangıcında yaşanan göç dalgasının neticesinde, ülkedeki Yahudi sayısı yok denecek kadar az bir orana gerilemiş durumda.

Suriye’nin böylesi bir mozaik yapı üzerine inşa edilen siyasi ve ekonomik sisteminde her kesimin devletle farklı tarz bir ilişkisi var. Esed’in Alevi/Nusayri olması nedeniyle yönetimdeki birçok kilit pozisyona Aleviler yerleştiriliyor. Ancak bu, rejimin mezhepsel bir yapılanma oluşturduğu anlamına da gelmemeli. Sünniler de dâhil olmak üzere, farklı mezheplerden kişilere de çeşitli pozisyonlarda görev veriliyor. Örneğin Sünniler, 2006 yılında Baas Partisi’nin Bölgesel Komutası’ndaki 14 etkin pozisyondan 10’unu kontrol ederken; Aleviler, genel olarak askeri ve güvenlikle ilgili alanlarda önemli pozisyonların birçoğunu ellerinde bulunduruyordu.

İnançlarını özgür bir şekilde yaşayabilen Suriyeli Hıristiyanlar, mevcut rejimden rahatsız değil. Müslümanlardan önce de bu topraklarda yaşamış olmaları nedeniyle kendilerini Suriye’nin asıl mukimleri olarak kabul eden Hıristiyanlar, Suriye’de hayatın her alanında bulunuyorlar. Hıristiyan siyasetçiler, askeri yetkililer, akademisyenler, yöneticiler ve yazarlar, sosyal ve siyasi arenada varlık gösteriyor. Hatta Hıristiyanlar, kendisi de bir Hıristiyan olan Mişel Eflâk’ın kurduğu Baas Partisi’nde de görev alıyor. Örneğin, eski Cumhurbaşkanı Hafız Esed’in sözcüsü Gubran Kourieh de bir Hıristiyan’dı. Hıristiyanların tek korkusu, herhangi bir değişiklik yaşanması durumunda, Suriye’de İslami bir rejimin kurulması.

Bir Disiplin Aracı Olarak ‘Vatandaşlıktan Çıkarma’

Etnik yapı açısından, Araplardan sonra en kalabalık grubu, tamamına yakını Sünni Müslüman olan Kürtler oluşturuyor. “Unutulan” ya da “sessiz” toplum olarak adlandırılan Suriye Kürtlerinin, yaklaşık 2 milyonla toplam nüfusun % 9’unu oluşturdukları tahmin ediliyor. Kesin rakamların bilinememesi, hükümetin etnik azınlıkların varlığını kabul etmemesinden ve ülkedeki herkesi “Suriyeli Arap” olarak görmesinden kaynaklanıyor. Bu politikaların sonucunda birçok Kürt’ün asimile olup Araplaştığı da biliniyor. Yoğun bir devlet baskısı altında, birçok haktan mahrum olarak yaşayan Suriye Kürtleri, yakın bir zamana kadar Türkiye, İran ve Irak’ta varlıklarını sürdüren Kürtlerle kıyaslandığında siyasal açıdan en pasif grubu oluşturmuştur.

Özellikle Kürtlere yönelik olarak uygulanan vatandaşlıktan çıkarma, Suriye rejiminin bir tür cezalandırma şekli olageldi. Bu sistemde birey vatandaşlıktan çıkarılınca yakınları da cezalandırılıyor, kişinin ailesi de en temel haklardan dâhi yararlanamıyordu. Suriye Kürtlerinin çok ciddi bir kısmının, Nisan 2011 tarihine kadar “vatandaş” dâhi olmaması düşündürücüdür. Ülkede 150.000’den fazla vatandaş olmayan Kürt bulunuyor, hatta bu rakam bazı kaynaklarda yüz binlerle ifade ediliyor.

Suriye’de Devlet Yapısı: Baas Rejimi ve Esedizm

Suriye rejimi, resmi olarak bir cumhuriyet ve demokrasi üzerine temellendirilmiş olsa da, esasında sistem otoriter bir yapıya sahip. Suriyeliler teoride Cumhurbaşkanı’nın ve Meclis Üyelerinin seçiminde oy kullanma hakkına sahipler; pratikte ise hükümetin halkın iradesi dâhilinde değişmesi gibi bir durum söz konusu değil. Örneğin, Hafız Esed’in Cumhurbaşkanlığı, üst üste 5 kez hiçbir rakibin yer almadığı referandumlarla “meşrulaştırılmıştı”. Aynı şekilde, oğlu Beşşar Esed’in Cumhurbaşkanlığı da Temmuz 2000 ve Mayıs 2007’de yapılan rakipsiz referandumlarla onaylanmıştı. Suriye’de Cumhurbaşkanlığı, ordu ve güvenlik servislerinden üst düzey yardımcıları ile birlikte siyasi ve ekonomik alanda en temel kararları alan ve bu kararlar alınırken halka hesap verme kaygısı taşımayan bir merci. Bu noktada Cumhurbaşkanı’na karşı siyasi muhalefete de tahammül gösterilmediği bilinen bir gerçek.

Esed rejimi gücünü, istikrar arzusu ile dini azınlıklar ve belirli gruplara çeşitli imtiyazlar sağlamasından alıyor. Bu yolla genişleyen devlet bürokrasisi, rejime sadık geniş bir tebaa da vücuda getirmiş durumda. Rejime sadık bir askeri bürokrasi ve Suriye’nin kılcal damarlarına kadar sirayet eden iç güvenlik teşkilatının oldukça etkin oluşu, Cumhurbaşkanı’nın gücünü artıran unsurlar. Birçok kolu birbirinden ve hukuk sisteminden bağımsız hareket eden güvenlik teşkilatı ile ordunun üst düzey yetkilileri temelde Nusayrilerden oluşuyor. Ordunun % 80’i ise alt tabakalarda yer alan Sünnilerden müteşekkil.

Suriye’de Siyasi Yapı: Göstermelik Demokrasi

Suriye’de Meclis, Halk Konseyi olarak adlandırılıyor. 4 yılda bir seçime giden Konsey, bağımsız bir otoriteye sahip değil. Milletvekilleri, izlenen politikaları eleştirme ve yasa önerilerini değiştirme hakkını haiz olsa da yasama gücü, yürütme organının yetkisinde. Öyle ki 2001 yılında, siyasi reform yapılması yönünde fikir bildiren iki bağımsız milletvekili “anayasada kanuna aykırı değişiklik yapmaya kalkışmakla” suçlanmış, siyasi dokunulmazlıkları kaldırılarak hapse atılmışlardı.

Suriye’de Halk Konseyi, Baas Partisi tarafından kontrol ediliyor. Ayrıca Baas Partisi, Suriye Anayasası’nın 8. maddesinde de belirtildiği gibi yönetimi elinde bulunduran parti. Siyasi partiler ile ilgili düzenlemeleri içeren bir yasanın bulunmadığı ülkede, Baas Partisi liderliğinde Ulusal İlerici Cephe (UİC) adı altında bir partiler koalisyonu oluşturulmuş durumda.

Hükümet, UİC’den olmayan bağımsız adaylara da Halk Konseyi’nde yer alma hakkı tanıyor, fakat 7 Mart 1972 tarihinde oluşturulan UİC, Suriye’de parti faaliyetlerinin meşru şekilde gerçekleştirilebilmesinin tek yasal dayanağı. Buna rağmen ülkede bu çerçevenin dışında faaliyet gösteren partiler de mevcut. Ancak Haziran 2004’te hükümetin UİC dışında kalan partilere yasak getirmesiyle, bu partiler resmi varlıklarını kaybetmiş ve bu karar en çok Kürt oluşumları etkilemiştir.

Tüm bu sorunlara rağmen Kürt siyasi grupları, İslami gruplarla birlikte rejime karşı muhalefetin en önemli iki unsuru olarak karşımıza çıkıyor. UİC içinde yer almayan, bu nedenle yasadışı örgüt sayılan Kürt siyasi partileri, ülkenin en örgütlü muhalif grubunu oluşturuyor. Özellikle 1982’de Hama şehrinde gerçekleştirilen, on binlerce kişinin ölümü, yüz binlercesinin ise ülkeden kaçmasıyla neticelenen katliamdan ve 1980’lerde uygulanan politikalardan dolayı İslami ve İslamcı muhalefetin etkisi diğer Arap ülkelerinden farklı olarak neredeyse sıfırlanmış durumda. Hama’daki saldırıda hem Kürt kesimi hem de İslami kesim, Esed rejimine karşı benzer tepkiler vermiş olsa da bu iki grup arasında sıcak ilişkilerin ya da ortak bir paydanın varlığından söz etmek mümkün değil.

Mevcut siyasi yapının bir sonucu olarak Suriye’de aktif bir muhalefete izin verilmediği için sivil toplum, siyasi partiler ya da entelektüel oluşumların nefes alabileceği çoğulcu bir atmosfer söz konusu değil. Dolayısıyla muhalefet, sadece dini ve etnik kimliklerde zemin bulabiliyor.

Baas ve Esedlerin Tekelinde Bir Ülke Yönetimi


Her ne kadar darbeyi yapanlar devrim olduğunu iddia etse de, Baas Partisi’nin 1963’teki girişimi, ülkenin daha önce şahit olduğu birçok askeri müdahaleden biri olarak görülmüştü. 1963 darbesiyle gelen yeni rejim, tabandan bir hareket şeklinde gerçekleşmemiş, az sayıda subayın planlarıyla kurulmuştu. Bu nedenle de rejim, kendisine geniş bir taban bulamamış ve kısa zamanda özellikle Nasırcılar, İslamcılar ve liberallere kadar halkın siyasi açıdan aktif kesimlerinin muhalefetiyle karşı karşıya kalmıştı. Dolayısıyla, yeni rejimin uzun soluklu olması beklenmiyordu. Ancak 1963’ten bu yana Suriye’nin aynı rejim altında yönetiliyor olması, yapılan son darbenin aslında hiç de sıradan bir darbe olmadığını, aksine Esedizm’in kurumsallaşmasına zemin hazırladığını gözler önüne seriyor.

Itamar Rabinovich’in ifade ettiği gibi, Baas rejiminin sürdürülebilirliğini sağlayan etmenlerden en önemlisi “parti-ordu simbiyozudur”. Bu ortak yaşamda ordu, rejimi oluşturup rejimin varlığını garanti altına alırken; parti de rejimi meşrulaştıran bir ideoloji, bir çekirdek kadro, sadık bürokratlar ve kurumsal siyasi aktiviteler oluşturulması için uygun platformu inşa ediyor. Buradan da anlaşılacağı üzere, Baas’ın özellikle ilk yıllarında ordunun tartışılmaz bir üstünlüğü bulunmaktaydı.

Laiklik, Suriyeli bir Hıristiyan olan Mişel Eflâk ile Suriyeli bir Sünni olan Selahaddin Bitar tarafından kurulan Baas Partisi’nin en temel kavramlarından biri oldu. Laik yaklaşım partiye, birçok Arap ülkesinden farklı dinlere mensup taraftar kazandırmıştır. Sloganı “birlik, özgürlük ve sosyalizm” olan parti, hem sosyalist bir yaklaşıma hem de sosyalist devrimi Arap dünyasının tamamına taşımayı hedefleyen devrimci bir duruşa sahipti. Parti, 1990 Ağustosundan itibaren ise sosyalizmi geri plana atıp Arap birliği ve Suriye ekonomisinde kademeli liberalleşmenin gerekliliğine vurgu yapmaya başladı.

1966’da Baas, iki Alevi subay Hafız Esed ve Salah Cedid tarafından yapılan bir darbeyle ele geçirildi. Bunu takiben 1970’te emeline ulaşan Esed, iktidarın tek sahibi oldu. Parti kadrosu baştan ayağa Nusayri, Dürzî ve İsmaillilerle dolduruldu. Nusayri kadronun Baas rejimini kontrol altına almasının akabinde, komşu ülkelerle ilişkiler kötüleşirken, mezhepsel akrabalıktan dolayı İran ile ilişkiler tarihin en iyi dönemine girdi.

Baas’ın Kanlı Tarihi

Bütün bunların yanı sıra Baas Partisi’nin, Mişel Eflâk öncülüğünde kurulduğu tarihten bu yana Arap dünyası için daima sıkıntı kaynağı olduğunu belirtmek abartı olmayacaktır. Parti’nin iktidara geldiği ülkelerde adeta “kan gövdeyi götürmüş”, binlerce insan toplu katliamlara maruz kalmıştır. Palmira, Hama, Halepçe katliamları ve periyodik olarak 1990 yılına kadar devam eden toplu infazlar, Baas’ın kanlı tarihinin sadece bir kısmını oluşturuyor.

Suriye’de şiddet ve baskıyla tüm muhalif oluşumlar ortadan kaldırıldı. Sistematik baskıdan ilk nasibini alan Müslüman Kardeşler oldu. 1951 seçimlerinde parlamentoda yaklaşık % 20’lik bir oranla temsil edilen Müslüman Kardeşler’in hızlı ilerleyişi, hareketin mensuplarını hedef tahtasına yerleştirdi. Baas, Müslüman Kardeşleri sindirme konusunda oldukça kararlı davrandı. Ülkedeki Sünni çoğunluğu, iktidarı için büyük tehlike olarak gören Esed, eşine ender rastlanan bir katliam planı hazırlayarak, Müslüman Kardeşleri Suriye’nin siyasi haritasından silmeye muvaffak oldu. 1982 yılında Esed’in gözünü kırpmadan uyguladığı bu plan, tarihe Hama katliamı olarak geçti. Esed ailesi, bu muhalefet temizliği sayesinde demografik ve mezhepsel yapının yönetim üzerindeki etkisini büyük ölçüde ortadan kaldırdı.

Özetle, katliam ve işkence Baas rejimini karakterize eden en önemli iki faktör. Bilhassa işkence, devlet eliyle sistemli ve düzenli olarak uygulanan bir yöntem haline dönüşmüş durumda. Rejime yakın duran çevreler dışında Suriye’de işkenceye maruz kalmamış yurttaş bulmak neredeyse imkânsız. Muhalif olabileceğinden şüphe edilen herkes, ABD veya İsrail ajanı olmakla suçlanıp yakalanabiliyor. Özellikle Müslüman Kardeşler taraftarları bu suçlamanın tartışmasız zanlıları haline gelmiş durumda. Bu konularda yargı, rejimin “meşrulaştırıcı organı” olarak hareket ettiğinden, hiçbir savunma hakkı tanınmaksızın insanların suçlu olduğu anında “karara bağlanabiliyor.”

RAHLE

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.