Gavurdan dost olur mu?

 Gavurdan dost olur mu?
Yazımıza bir soru cümlesiyle başlamak istedik. Çünkü bu soruya “OLMAZ” diye cevap vermiş atalarımız. Hatırlarsınız, bu sözün bir başka versiyonu daha vardır: “Domuzdan post, Moskof’tan da dost olmaz.

Bu giriş cümlelerimize itirazlar olabilir diye düşünmüyor değilim. Meselâ; biraz hümanist bir bakışla şöyle denilebilir:

“Efendim, 21. yüzyıldayız. Biz - siz ayırımı yapılır mı bu dünyada? Medeni bir dünyada yaşamıyor muyuz? Sonra gâvura gâvur denilir mi?”

Evet, denmez. Hanefi Mezhebinin önderi İmam Âzam bile, bizi bu konuda uyarıyor şu cümlesiyle: “Azgınlarla olan savaşınızı azmışlık ithamıyla yapınız; kâfirlik ithamıyla değil.” Ama malumunuzdur ki, mecazi bir anlamı da vardır bu sözcüğün. Güzel Türkçemizde, bizden olmayan, ahlâki ilkelerimize uymayan, aksi, zalim insanlar için de bu tabiri kullanırız. “Sen onu bilmezsin. O ne gâvurdur,” cümlesinde olduğu gibi.

Aslında bu konuyu ele almış olmamızın amacı, birilerinin gâvurluğunu tescil etmek değildir; maksadımız, bizden olmayanların bize nasıl davrandıklarını, neler ettiklerini bir nebze hatırlamak ve hatırlatmaktır.

Yazımıza, “gâvurdan dost olur mu” cümlesiyle başlamanın bir nedeni daha var: O da, 150 yıldır sürdüre geldiğimiz “Batılılaşma sevdamızı” biraz sorgulayalım diye.

Bizden olmayanların durmaksızın bizim kuyumuzu kazmalarının sebebini birazcık daha anlayalım diye.

Bir an evvel girebilmek için on yıllardır can attığımız AB ailesinde bulunmamızın getirisi ve götürüsü üzerinde azıcık düşünelim diye böyle bir soruyla başladım.

İnanç Yönünden Bizler

İslâm’da, insanların inanç açısından üç gruba ayrıldığı yaygın bir bilgidir. Birinci grup, müminlerdir. Yani Allah’a ve Resûlüne iman edenler. İkincisi, kâfirlerdir; yani Allah’ı ve Resûlünü kabul etmeyenlerdir. Üçüncüsü de münafıklardır, yani Allah’a ve Resulüne inanmadıkları halde inanıyormuş gibi görünenlerdir.

Felsefe literatüründe de buna benzer bir sınıflandırma yapılmıştır: Teist, Ateist ve Deist.
Bu açıklamaları, aklımızdan geçen sorulara cevap olsun diye yapıyoruz. Bir insan: “Ben Allah ve Resulünü kabul etmiyorum” diyor ve bunu deklare etmekten sakınmıyor ve hatta onunla gurur duyuyorsa, ona kendi adıyla hitap etmekten daha doğal ne olabilir ki? Onu adıyla vasıflandırmak niçin çağ dışılık olsun ki? Onunla iletişim kurarken biz Kitaplıların bir takım ilkelerinin olması niçin yadırgansın ki?

Merhum Âkif Kürsüde

Konu başlığımızın cevabını Merhum Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’dan almak istiyorum. Nasıl mı?
Şöyle:

Geliniz, şimdi hep birlikte sanal olarak kendimizi 1920 yılına götürelim.

Teşrinisani ayının 19’unda bir Cuma günü Kastamonu’daki Nasrullah Camiinde olduğumuzu düşünelim ve Âkif’imizin Milletimize hitaben yaptığı tarihi vaazını hep birlikte dinleyelim.

Bakınız, o güzel insan şu anda Âl-i İmran Suresinin 118. ayetinin orijinalini okudu. Şimdi de açıklamasını yapıyor:

“Ey Müslümanlar! Bu ayette Cenabı Hak buyuruyor ki:

“ Ey Müminler! Size ellerinden gelen fenalığı yapmaktan çekinmeyen, bu hususta hiçbir fırsatı kaçırmayan, dininize yabancı olan kimseleri kendinize mahremi esrar (sırlarınızı açacak şekilde) dost, arkadaş edinmeyiniz.

Bunların, sureti haktan görünerek size güler yüz göstermelerine, hayrınızı ister gibi tavırlar takınmalarına asla kapılmayınız. Onların gece gündüz istedikleri, sizin felaketinizden, izmihlalinizden,/çökmenizden/ esaretinizden başka bir şey değildir. Baksanıza, size karşı kalplerinde besledikleri düşmanlık o kadar dehşetli ki, bir türlü zapt edemiyorlar ve ağızlarından kaçırıveriyorlar. Hâlbuki yüreklerinde kök salmış olan husumeti, ağızlarından taşan ile mukayese etmek bile mümkün değildir. (Kalplerindeki düşmanlık) ağızlarından taşan düşmanlıktan daha fazladır ve daha şiddetlidir…

Ben de Bir Zamanlar

Ey Cemaati Müslimin! İnsan için, kendi aleyhine bile olsa hakkı hakikati söylemek gerekir. Ben de bir zamanlar Kitabullah’ı tilavet ederken /Kur’anı okurken/ bu gibi âyâtı celileye geldikçe: “Acaba sair milletlere karşı biraz şiddetli davranılmıyor mu? Yabancı milletlere karşı daha merhametli olmak icap etmez miydi?” gibi düşüncelere dalardım. Vakıa bu düşüncelerin sırf şeytani düşüncelerden başka bir şey olmadığını bilirdim. Lakin şeytanî de olsa o düşünceleri içimden söküp atıncaya kadar hayli mücadele ederdim.

Acaba (içimdeki) bu vesvesenin sebebi ne idi? İşin bu noktasını araştırırsak, bu vesveseyi biraz tabii görürüz. Çünkü gözümüzü açtık, Avrupa medeniyeti, Avrupa irfanı, Avrupa adaleti, Avrupa efkâr-ı umumiyesi nakaratından başka bir şey işitmedik. Kiminin adaleti, kiminin dehası, kiminin terakkiyatı/ kalkınması/ kulaklarımızı doldurdu.

Lisan bilenlerimiz doğrudan doğruya bu adamların eserlerini, bilmeyenlerimiz tercümelerini okuduk. Edebiyatları, hele bu edebiyatlarının ahlâkî, insanî ve içtimai konuları pek hoşumuza gitti. Müelliflerin ahlaki ve insani değerlerini eserleriyle ölçmeye kalkıştık. İşte bu mukayeseden itibaren aldanmaya, hatadan hataya düşmeye başladık. Çünkü bu adamların, sözleri ile özleri arasında asla münasebet olamayacağını asla düşünemedik. İşte okuyup yazanlarımızın çoğuna arız olan/tebelleş olan/ bu hata bir zamanlar bana da musallat oldu.
Bereket versin ki yaşım ilerledi, tecrübem arttı; özellikle Avrupa’yı, Asya ve Afrika’yı dolaşarak Avrupalı dediğimiz milletlerin esaret altına aldıkları biçare insanlara karşı reva gördükleri zulmü, gadrı/ vefasızlığı/, hakareti gözümle görünce artık aklımı başıma aldım. Demin söylediğim şeytani vesveselere kapılmış olduğumdan dolayı Cenabı Hakka tövbeler ettim.(…)

Bunların bütün insanlara, bilhassa Müslümanlara karşı öyle kinleri, öyle husumetleri vardır ki, hiçbir şekilde teskin edilme imkanı yoktur.. Vicdan hürriyeti diyerek kâinatı aldatıp dururlar. Hele biz Müslümanları, biz şarklıları taassupla / tutuculukla/ itham eder dururlar! Heyhat. Dünyada mutaassıp bir millet varsa o, Avrupalılardır, Amerikalılardır. Taassuptan hiç haberi olmayan bir millet isterseniz o da bizleriz.

İşte Bir Maskaralık Örneği

Bilirsiniz ki, bizim Harbi Umumi’ye (I. Dünya Savaşı) girmeyişimizden en çok müstefit olan /yararlanan/ bir millet vardır; Almanlar. Bütün dünya onlara karşı iken biz onların müttefiki idik

Düşmanlarımız Kudüs’ü bizim elimizden aldıkları zaman, Almanlar ve Almandan başka bir şey olmayan Avusturyalıların bu işten bizim kadar müteessir olmaları icap ederdi. Amma öyle olmadı. Kudüs ve Filistin, Müslümanların ve Türklerin elinden çıktı diye Viyanalılar “şehr-i ayin” yaptılar; evlerini ışıklarla donattılar. Bu maskaralığı men edip, yakılan elektrik fenerlerini söndürünceye kadar Avusturya hükümetinin göbeği çatladı. Artık taassubun/bağnazlığın/ hangi tarafta, müsamahakârlığın/hoşgörünün/ hangi tarafta olduğunu siz anlayınız.”

Velhasıl

İşte bunları söylüyor Merhum Âkif. Onu rahmetle anıyoruz.

Bu konuşma, 1920 yıllarının şartları altında yapılmıştır. Bu satırlar, Batılıyı düşman tanımaya değil; dostluk ilişkilerimizi kurarken bazı kriterlerimizin /kıstaslarımızın/ olması ve çok dikkatli olmamız gerektiğini dillendirmektedir.

İnsanlarla beşeri ilişkiler kurmak, dost olmak başkadır; can ciğer olmak, mahrem edinmek yine başkadır. Her halde bu noktayı unutmamak gerekir. Bizler farklı kültürleri bir arada yaşayan ve yaşatan bir tarihten geliyoruz. Bu konuda dünyaya örnek olacak bir tarihi geçmişe sahibiz.

Bizim karşımıza ikide bir temcit pilavı gibi “soykırım meselesini” ısıtıp ısıtıp sürenlere bizler de dünkü Sırp vahşetini hatırlatmalıyız. Dün Osmanlı topraklarının çeşitli yerlerinden akın akın Anadolu’muza göçmek zorunda kalan insanların dramını anlatmalıyız. Âkif Merhum’un “kimi yamyam, kimi Hindu, kimi bilmem ne bela” diye nitelendirdiği Çanakkale’yi söylemeliyiz o dost olmak istediklerimize. Daha dün işgalci güçlere esir düşen on binlerce askerimizin gördükleri eza ve cefaları da hatırlamalıyız. İngilizler tarafından Mısırdaki Üsare Kampı’na hapsedilen ve “krizol” kimyasalı ile doldurulan havuzlarda 15 bin askerimizin gözlerinin nasıl kör edildiğini de unutmamalıyız. Onların “Kadim Dost” olmadıklarının bilincinde olmalıyız.

Haçlı Seferleri Bitti mi? Fransa’ya Ne Demeli?

Aklımıza şu sorular da gelebilir: “ Efendim, bu bahsettiğiniz düşmanlık 20. yüzyıl ve öncesinde kaldı. Artık “Haçlı Seferleri” bitti. Bu bakımdan, bu gün, o eski günleri unutmalıyız. Dünya dünkü dünya değil; global bir dünyada yaşıyoruz şimdi.”

Bu tarz bir soruya sanırım şöyle cevap verilebilir: “ Evet, Haçlı seferleri bitti bitmesine de, bu savaşlardan sonuç alamayanlar başka savaşlar icat ettiler. Meselâ; ekonomik savaş, psikolojik savaş, teknolojik savaş, raftan kaldırdık artık dedikleri soğuk savaş, çeşitli ambargo uygulamaları vs… Görüyorsunuz, bu isimlerle gündeme gelen savaşların her biri zaman zaman tüm hızıyla icra safhasına sokuluyor. Düşününüz bir kere. Her yıl, ülkemiz hakkında “Ermeni Meselesini” gündeme getirenlerin amacı, bu savaşlardan birini devreye sokmak değil midir?

Geliniz, şimdi şu istatistiki rakamlara birlikte göz atalım. Sadece 1990 ile 2009 yılları arasında yapılan operasyonlarda İslâm dünyasında 35 bine yakın devlet adamı, siyasetçi ve bürokrat tasfiye edildi.

Bu sürede 2 400 civarında kanaat önderi katledildi.

127 bin civarında işadamının çeşitli şekillerde etkisiz hale getirildi.

Bu dönem zarfında İslam ülkelerinde 23 bin büyük şirket battı veya batırıldı.

1979 yılından Ekim 2010 yılları arasında, İslam dünyasında 11 milyon Müslüman çeşitli savaşlarda ve çatışmalarda öldürüldü. 60 milyon Müslüman ise sakat bırakıldı.

Bu rakamlar sakın ola ki bizleri ümitsizliğe düşürmesin. Bu dünyada her kes, her toplum görevini yapıyor. Bunları daha dikkatli, daha bilinçli olmamız için yazıyoruz. Rehavete kapılmayalım diye.

Dost diye sarıldıklarımızın ihanetine uğramaktan sakınalım diye. Şu sözlerle dile getirilen gerçekleri unutmayalım diye: Bazı İnsanlar vardır; sen ayakta iken (güçlü olduğun zaman) elini öperler, oturduğunda seninle didişirler, düştüğünde tekmeleyip geçerler.

Yazımızı Ziya Paşa’nın şu dizeleriyle bitirelim:

“Huda göstermesin âsâr-ı izmihlâl bir yerde.
Ehibbâ şive-i yağmada mebhut eyler a’dâyı”
(Allah, insana bir yerde iktidar kaybı yaşatmasın.
Dostlar, ihanette düşmanlara bile parmak ısırtırlar)

Şerif Simavi / Habervaktim.com







HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.