Bu sergi başörtüsü mağduru
Üç tarafı denizlerle kaplı nadide ülkemizde ‘333’ ile fotoğrafın bir araya gelmesi, kadrajın içerisinde tebessümler açacağına işaret eder. Gülnur Güner’in fotoğraf sergisi Kod 333’te ise ironik bir şekilde tam tersi bir durum hâkim. Fotoğrafa konu olan hiçbir sima mütebessim değil. Zira buradaki 333, neredeyse tam tersi bir anlam içeriyor. Başörtülü girdiği için kâğıdına ‘333’ yazılarak sınavı iptal edilen bir ilahiyat öğrencisinden mülhem sergiye bu isim verilmiş.
Güner’in 2007’de açılan ilk fotoğraf sergisi ‘40 Fotoğraf 40 Hikâye: Hem Okudum Hemi de Yazdım’, Bağcılar ilçesindeki okuma yazma seferberliğine katılanları konu ediyordu. ‘Kod 333: Bir Yasağa Baştan Bakmak’ ise başörtüsü yasağının mağdurlarının sadece yaşadıklarıyla değil, bu sürecin hayatlarında nasıl bir iz bıraktığıyla da ilgileniyor. Üniversitede de sosyoloji eğitimi alan Güner’in ilk sergisinde olduğu gibi burada da klasik bir fotoğraf sergisinden ziyade handiyse sosyolojik bir çalışma çıkıyor karşımıza. Fotoğraflara yazılı metinler eşlik ediyor, bir de mağdurlarla yapılan görüşmelerin ses kayıtları. Kod 333’te farklı sosyal statülerde olup aynı yasakçı muameleye maruz kalan 34 kadının hikâyesi var: doktor, avukat, ev hanımı, öğrenci...
Serginin amacı; kültürel, dinî, siyasi ve ayrımcı politikaların kişisel hayatlar üzerindeki yıkıcı gücünü başörtülü kadın hikâyeleri aracılığı ile örneklemek. Her ne kadar sergide başörtü mağdurlarına kamera çevrilse de bu muameleden yola çıkarak yasakçı politikaların geneline dönük bir eleştiri var. Malum, toplumdaki ‘ötekiler’ farklı suretlerde karşımıza çıksa da aynı siyaset ve baskıcı politikalara maruz bırakılmakta. Bu manada Güner’in fotoğraftaki yüzlere, polislerin eşkâl belirlemek için kullandıkları robot resimleri giydirmesi manidar. Robot resmin fotoğrafçı açısından pratikleştirici bir tarafı var, fotoğrafına konu ettiklerinin hem rahat konuşması hem de deşifre olmaması için bir çözüm ve yasağın yok ediciliği, tek tipleştiriciliğine yönelik bir vurgu aynı zamanda. “İlginç olan başörtüsü suç olabilecek bir şey değilken, halkın tabanından geldiği hâlde belirli yerlerde suçlu muamelesi görmesi. İş başvurusuna gidiyorsun, burada çalışamazsın, ancak arka planda kabul ederiz diyorlar sana. Bir nevi görünmez ol demek bu. Ne kadar donanımlı olursan ol durum değişmiyor.” diyen Güner, sergisinde suç kavramını da sorgulamakta; suçluluk, saklanmak, yasaklanmak… “Hem sorun yaşıyorsun hem de gizli saklı kalmanı istiyorlar senden.”
Çekilen fotoğrafların mekânları da ayrı bir anlam taşıyor. Suçluluk iması sadece üniversite koridorları veya iş yeriyle sınırlı değil. Mesela bazıları başını açmayı tercih etmeyip okulu bıraktığı için ailesi tarafından da ‘suçlu’ ilan edildi yahut sokakta yasakçı uygulamalardan cesaretle tesettürlülere anlamsız tacizler yapıldı. Yasak damgası yedikten sonra suiistimale açık bir alana dönüştü başörtülünün varlığı. Fotoğraflanan mekânlarda Meclis’ten tutun da üniversitedeki sınıflara ya da bir evin salonuna kadar çeşitlilik var. Mekân tercihlerinde özellikle fotoğraflanan kişilerin içsel yaşantıları gözetilmiş. Maskenin sonradan fotoğrafa eklenmesi, oradaki ‘eğretilik’ de bu açıdan anlamlı durmuş.
Üç yıllık bir süre zarfında vücut bulan serginin kendisi bile başlı başına ‘başörtüsü mağduru’. Güner, sponsorluk arayışlarında ciddi sıkıntılarla karşılaşır. Fotoğraf projesine sıcak yaklaşan muhataplar konunun başörtüsü sorunu olduğunu duyunca mesafeli davranırlar. Kimi sorun bitti der kimi de gereksiz bulur bu içeriği. Güner ise tereddütlü: “Sorunun bitip bitmediğini iktidar değiştiğinde anlayacağız, birtakım şeyleri o zaman daha net göreceğiz. Üniversitelerde rahatlama var; ama çalışanlar hâlâ başörtüsü taktığı için sıkıntılar yaşıyor.”
Bu konuyu çekmeye karar vermesi ise yine aynı mağduriyetten besleniyor. Bir önceki sergisi ‘Hem Okudum Hemi de Yazdım’, bir üniversiteden davet alır. Telefonla yapılan görüşmeler gayet olumlu gitmektedir. Üniversitenin açılış etkinliklerinde sergi kullanılacak, aynı zamanda fotoğrafçıyla da bir söyleşi programı düzenlenecektir. Lâkin Gülnur Güner’in tesettürlü olduğu öğrenilince teklif hemen geri çekilir, davet iptal edilir.
Siyasetin kirlettiği, açık oturumlarda ziyadesiyle hırpalanan, seçim vaatleriyle iyice içi boşaltılan bu konu üzerine çalışmaya karar vermek ise hiç kolay değildir. “Ben başta korkuyordum açıkçası bu kadar zor ve ağır bir konuyu işlemek hususunda.” diyen Güner, bir başlayayım bakalım, niyetiyle yola çıkar ve ilk önce ‘333 mağduru’ ile görüşür, fotoğraflarını çeker. Daha sonraki bazı fotoğraf çekimleri ise tam fotoğraflıktır. Mesela İlahiyat Fakültesi’ndeki öğrencilerden biriyle görüşmüştür, üniversitede çekim yapması gerekmektedir. Fakat başörtülü olduğu için içeriye girmesi mümkün değildir. ‘Merdiven altı’ndaki öğrencilerin yedek peruklarına gözü kayar; ama kullanmaya cesaret edemez. Kapıdaki güvenlik görevlisini bir şekilde ikna eder ve kendini şaşkın bir şekilde okulun koridorlarında bulur. Karşısına çıkan manzara ise ‘dehşet’ vericidir. O dönem üniversite ile herhangi bir ilişkisi olmayan Güner için başörtüsünün üzerine taktığı peruklarla dolaşan kızları görmek şaşırtıcıdır. Bu trajik, aynı zamanda garip, kısmen de ‘komik’ durum karşısında doğrudan kameraya yeltenmek ister; fakat yapamaz. Girdiği bir sınıftaki öğrencilerin fotoğrafını çekebilmek içinse çok dil dökmesi gerekecektir.
Kod 333’te Güner, fazlaca politikleşmiş bir konudan bahsetse de daha çok işin insani boyutuyla ilgilenmekte. Kadınların duygu durumunu aktarabilmek onun açısından en önemlisi. Başlangıçta sadece konuya hâkim olmak için ses kayıtları alsa da bir vakit sonra bu sesleri de sergiye dâhil etmesinin sebebi, duygu aktarımını güçlendirebilmek. Serginin web sitesi www.kod333.com’dan da sadece fotoğraflara değil, ses kayıtlarına ve yazılı metinlere ulaşılabilecek.
Günümüzde başörtüsü yasağı hiç yaşanmamış gibi davranılıyor. Yasağın mağdurları yılların verdiği yorgunluktan muzdarip, kimilerinin ise bu yaranın hiç dile getirilmemesi işine geliyor. Bir gün sorun tamamen kalksa ve bütün kaybedilen haklar geri verilse de söz konusu kişilerin hayatından hiçbir şekilde silinmeyecek, telafisi olmayan bir yara hâlbuki bahsettiğimiz. Projeye katılanlardan birinin ifadesi de bu hâlin göstergelerinden: “Ben üniversitenin kapısından geçerken hâlâ o günleri aynen yaşıyorum.” Güner için özellikle bu izleri insanlara hatırlatabilmek mühim.
Sanat camiasında ise ne yazık ki hemen hiç karşılığı yok bu yaşanmışlıkların. Bu sebeple Güner’in çalışması ayrı bir öneme sahip. Sergi açılışındaki izlenimlerinden yola çıkarak, fotoğrafların bir rehabilitasyon etkisinin olduğunu düşünmeye başlamış. Yanına gelip de yaşadıklarını hararetle anlatan o kadar çok kişi olmuş ki “İnsanların konuşmaya ihtiyacı var. Rahatlıyorlar anlattıkça, ben bunu yaşamıştım deme ihtiyacı hissediyorlar.” diyor Güner.
Bu tecrübe dahi özellikle 28 Şubat dönemindeki sıkıntılı sürecin ne kadar çok dile getirilmesi gerektiğinin işareti. Bu manada sanatçılara da bu ifade zeminini hazırlamak gibi önemli bir görev düşüyor, özellikle Güner gibi içeriden bakışlara ihtiyaç elzem. Gülnur Güner’in fotoğraf sergisi, 28 Aralık’a kadar Taksim Sanat Galerisi’nde görülebilir.
AKSİYON
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.