Vicdanları rahat mı?
“28 Şubat” toplumun kimyasını bozan bir harekettir. Millete, demokrasiye, hukuka, insan haklarına karşı olan bir harekettir. Durumdan vazife çıkaran, sivil toplum olarak ağırlığını kaybetmeyi, emir almayı göze alan, şahsiyetini, itibarını düşünmeyen, korkak, sünepe, kişiliksiz olmayı kabullenen insanların, dayatmaya çanak tuttuğu bir harekettir.
Hukukçuların talim ve terbiyeden geçirilmeye razı olduğu, TBMM’yi oluşturan milletin vekillerinin demokrasi dışı güçlere (hangi mülahaza ile olursa olsun) teslim olduğu bir harekettir. Demokratik kültüre değil; bir ideolojinin emrine girmiş, düşünmeyen sevgisiz, mukaddessiz insanların “aydın” olarak arz-ı endam ettiği bir dönemdir.
YAŞ kararı ile üç bini aşkın başarılı subay/astsubayın disiplinsizlik suçlamasıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ihraç edildikleri sürecin adıdır 28 Şubat. “Tuz koktu!” dedirten bir harekettir 28 Şubat.
Stuart Mill, "Bir devlet, iyi niyetle bile olsa kendi insanlarını kullanabileceği birer uysal âlet haline getirebilmek için cüceleştiriyorsa, bilmelidir ki küçük adamlarla hiçbir büyük iş başarılamaz" diyor.
Nitekim 28 Şubat’ta kurulmaya çalışılan sistem, hiçbir büyük iş başaramadı, içten içe çürüdü ve toplumumuzu sıkıntılara, ızdırablara, felaketlere sürükleyerek yok olup gitti.
Herkesin birbirinden şüphe ettiği, muhbirlerin çoğaldığı baskıcı sisteme gidildiği ikiyüzlü insanların ortalığı sardığı “bin yıl devam edecek” denildiği bir ortamdı 28 Şubat. Benim insanlarıma hergün tedirginlik, sıkıntı, acı, ızdırab ve zulmün yaşatıldığı günlerin adıdır 28 Şubat.
İtiraf edilsin-edilmesin örtülmeye çalışılan gerçek şudur: Ordu, hukukun dışında ve yargının üstündedir. Yargının özellikle “yüksek” kısmı, orduyu hukukun dışında tutma isteğindedir. Bu müzmin hastalıkları da el’an devam etmektedir. Hukukçuların 28 Şubat brifinglerine koşarak gitmeleri, 27 Nisan muhtırası karşısında ağızlarını açmamaları, Ergenekon soruşturmalarını durdurma çabaları, Danıştay cinayetini bir “irtica cinayeti” gibi sunmaya çalışmaları, Şemdinli Savcısı memuriyetten atılırken ses çıkarmamaları, hep bu anlayış yüzünden.
VİCDANLARI RAHAT MI?
“28 Şubat”ı yapanlar, yaptıklarının cevazını-gerekçesini; kimden nereden, hangi insanlık değerinden ve mantığından aldılar? Bu milletin umutlarına yarınlarına nasıl kıydılar? Bu millete kendi halinde kendi iradesiyle, kendi değerleriyle özgürce yaşama ve gelişme hakkını vermeyi niye çok gördüler? Şimdi başını koydukları o “vicdan yastığı”nda kendilerini rahat hissediyorlar mı?
MESELA BEN…
Mesela ben, “Türbanlı öğretmenlere yakın bir görüntü sergileyerek bazı ast ve üstleriniz nezdinde 8 yıllık zorunlu eğitime karşı olanlarla gönül bağı olan bir kişi olduğunuz kanaatinin oluşmasına meydan verdiğiniz tespit edilmiştir.” denilerek Millî Eğitimde Şube Müdürü görevimden alındım.
BABA SUÇUN NE?
Şu cümleye koskoca Müsteşar nasıl imza atabilmiş ve beni görevimden aldırmıştı. O zaman daha ilkokula yeni başlayan kızımın o saf, o masum hali içindeki sözlerini unutabilir miyim: “Baba ben seni çok seviyorum. Sen ne yaparsan yap, hangi suçu işlemişsen işle, unutma ki, sen benim babamsın! Ama yine de suçunu bilmek istiyorum. Niçin tayinin çıktı? Benden saklama! Sana inan kızmam.”
“GÖNÜL BAĞI SUÇUNU İŞLEDİM”
Kızımı “gönül bağı ve görüntü sergilemek suçunu işledim. Bu sebeple beni Şube Müdürlüğünden öğretmeliğe verdiler” diyerek ikna edebilir miydim? Uydurulan bir “irtica” paranoyasıyla bunlar yapılabilir miydi? Ama yapıldı. Akla, mantığa, fıtrata her şeye aykırı inatlardan ihtiraslardan medet umdular? Kızı İmam Hatip Okulunda okuyan Şube Müdürünü o okula göndererek kılık kıyafet kontrolü mü yaptırmadılar, başı örtülü öğretmenlerin savunmasını bile almadan iki satır yazıyla görevine mi son vermediler? Dindar bürokratların bıyıklarını kestirecek, altın yüzük taktıracak, hanımlarının başörtüsünü açtıracak hale mi getirmediler?
Kontrollerini yaptıkları Kur’an Kurslarına, yurtların mescidlerine ayakkabı ile mi girmediler? Kız yurtlarına gece baskınları düzenleyerek başörtüsü avına mı çıkmadılar? Evet 28 Şubat, içimizi kanatan insanlıktan çıkmış bir avuç azınlığın toplumun bünyesine, fıtratına müdahalede bulunmanın, hormonlu bir yapı ihdas etmenin adıdır! Tabii inançlı kesimin de bir “nefs muhasebesi” yapması icab eder. Hele şu âyetin ışığında yapılırsa: “...
Gözünüzde büyüttüğünüz insanlardan korkmayın, Benden korkun! Âyetlerimizi az bir menfaat karşılığı pazarlamayın! (Vahiy, ‘korkusuzluk’ gibi bir imkansıza değil, ‘korku terbiyesi’ne dâvet ediyor. Fıtratı yok saymıyor, insanın savunma güdüsünün yan etkisi olan korkuyu kınamıyor, sadece korkunun insanın akletme melekelerini teslim almamasının en garantili yöntemini beyan ediyor: Allah korkusu. Korku ile değerleri az bir menfaat karşılığı pazarlama arasındaki doğrudan ilişkiye dikkat çekiyor.) Zira Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridirler.” (5 Maide 44)
Müdahalenin sadece demokrasiye ara vermek değil, demokrasinin gelişme değerlerini ve dinamiklerini berhava etmek olduğunu anlayamadılar. Ara dönemler bitti ama o hasarlar el’an yaşamaya devam ediyor. Milletin hizmetinde bulunması gereken kurumlarımız ağır suçlamalardan, çeşitli şâibelerden, hakaretlerden, milleti bıktıran muhalefet politikalarından kurtulamıyor. Soruşturmalar-tutuklamalar-şüpheli intiharlar almış başını gidiyor. Sebeplere inen yok. “Kim sızdırdı”larla meşgul olunuyor.
Nedir bu çürümüşlük, nedir bu kokuşmuşluk? Bu durum, Millî iradeye karşı tedbir alma gibi garip anlamsızlıkları da beraberinde getiriyor. Bu hal, kimsenin kimseye güvenmediği ve sahte güvenilirliklerin oluştuğu bir toplumsal yozlaşmayı tahrik ediyor; düşünce gelişemiyor, sorumluluk bilinci bu yüzden kökleşemiyor. Bağımsız ve tarafsız hareket etmesi gereken yargı, 28 Şubat’ta; ne bağımsız, ne de tarafsız hareket etmişti. Hep kendisine biçilen rolü oynamış veya oynatmışlardı.
Onlar da “hukuk adamlığı”nın gereğini yerine getirememişler, katledilen hukuka uydurma gerekçelerle fetvalar vermişler/verdirtmişlerdi. Hukukçuların ve aydınların millete güvenmemesi, sandıktan çıkan sonucu kabullenmemeleri, bizim demokrasimizin vazgeçilmez hastalığıdır. Bu hastalık sebebiyle de bir türlü ayakta duramıyor, normalleşemiyoruz.
Bu normalleşememe, hayatımızın her safhasına yansıyor. Siyasetten askeriyeye, ekonomiden sağlığa, eğitimden aile hayatımıza varıncaya kadar...
28 Şubattan bugüne TSK mensupları, demokrasi karşıtı yapılanmalara karşı çıkmayan siyasiler, yazılı ve görsel basının “Beyaz Türk”leri, olaylara peşin hüküm ve ideolojik bakanlar, masa başı ‘insan mühendisliği’ ile uğraşan jakobenler ve bu zihniyet mensupları! Çok şey değişti. Kurum ve kuruluşlarımızla; demokrasinin, insan hak ve hürriyetlerinin yanında, evrensel hukuk değerlerinden vaz geçmeyen, yasama ve yürütmenin üstünde bir “yargı vesayeti”ni yahut “hakimler hükümeti” ni arzu etmeyen hukuk adamlarımız çoğalıyor.
Ya 28 Şubat’lara sebebiyet verenler... Hep bir yerlerden işaret bekleyen “güvenilmezlik düzeni” oluşturanlar... Sebebiyet verdiğiniz ‘insanlık dramı’nı bugün savunabilir misiniz? Ya siz “Cumhuriyeti koruma ve kollama” görevine soyunanlar! Bu kılıf altında yaptığınız yolsuzluklar, batırdığınız ekonomiler, yıktığınız/parçaladığınız aileler, yaşattığınız zulümler, unuttuğunuz insanlık, çürüttüğünüz millî ve manevî değerler, iç düşman ihdas ederek oluşturduğunuz kamplaşmalar, hâlâ kapanmayan yaralar...
Suç işleyen kim olursa olsun, (makamı-mevkii, konumu, itibarı, vs) yakasına yapışılıp adalete teslim edildiğinde; milletimiz ne kadar seviniyor, rahatlıyor, “güven tazelemesi” içine giriyor. Bunlara vesile olanlara dua ediyor.
Yaşar Değirmenci / Yeni Akit
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.