Bir günde 33 duruşmaya girdim
28 Şubat darbe sürecinde çok zorlu bir görev yaptınız. O günlere ilişkin neler söylersiniz?
28 Şubat’ta; Akit gazetesinin sorumlu yazı işleri müdürlüğü yaptığım dönemlerde en çok özlediğim ve özendiğim, sanırım ufukta özgürce uçan kuşlar olmuştur. Hani iş çıkışında herkes bir yerlere gitmenin planını yaparken, ben gizlice eve gitmenin hesabını yapardım. Her gün açılan davalar sebebi ile, haberimiz bile olmadan tutuklama kararları çıkıyordu.. Akşam alırlarsa, en az sabaha kadar karakolda tutuyorlardı. O günlerde, İşten eve, evden işe hep yaya gitmek zorunda kalışım hiç aklımdan gitmez. Anneme, babama ya da herhangi bir yakınıma bir şeyler olsa da yanlarında olamazdım.
Her gün kapıya polis ya da jandarmanın gitmesi annem ve babamı yıldırmıştı. Hayatında bir gün olsun polis karakoluna dahi gitmemiş ailem çok korkuyordu. İnandığını yaşamak veya doğru bildiklerini söylediği için baskı görmek nasıl izah edilebilir!
- Uğradınız haksızlıklardan örnekler verir misiniz?
Ahmet Taner Kışlalı cinayetinde hiçbir ilgimiz yokken, bize dava açılmasını halen idrak edebilmiş değilim. Mahkemelerde yapılan hakaretler, polisçe yapılan zulümler cezaevlerinde yapılan haksızlıklar hiç aklımdan çıkmadı. Gayrettepe Emniyet’te tutulduğum günlerde, gözaltında çok ağır suç isnadı yapılanlar olmasına rağmen, yalnız bana mıntıka temizliği yaptırılması, küfürlere varan hakaretlerin edildiğini duyunca kendimi yüzde 99’u Müslüman bir ülkede değil de, İsrail’de zannetmiştim.
“KARAKOLDA VE MAHKEMELERDE BÜYÜK HAKARETLER GÖRDÜK”
- Görev yaptığınız yaklaşık 2 yıllık sürede hakkınızda kaç tane dava açıldı?
Sorumlu yazı işleri müdürlüğü yaptığım sürede bana ve Akit’e 624 dava açıldı. Davadan davaya götürülürken işitmediğimiz hakaret, uğramadığımız haksızlık kalmadı. İfade vermek için duruşma salonuna henüz girmiş ve daha ağzımı açmadan, DGM’deki bir askeri savcının, sanki çocuk azarlarcasına bağırıp çağırması, o günlerdeki yargılamanın ne kadar da yanlı olduğunu anlatmam için yeter herhalde. Bugünlerdeki yargılamaları 28 Şubat’a benzetiyorlar.. 28 Şubat’ın neyini görmüşlerse.. Bugün mahkemede hangi sanığa, isminin sonuna “bey” sıfatı eklenmeden hitap ediliyor? Haydi ben sanıktım.. Ya avukatıma niye “bey” sıfatını layık görmüyorlardı. Dolayısı ile bugünküler, 28 Şubat’la kendilerini kıyaslamaya kalkmasınlar.. Altında kalırlar.. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in özel talimatıyla çağrıldığımı ima eden bir savcının çaresizliği hiç aklımdan çıkmaz. Tarafsız hakimler çaresizdiler. Taraf olanlar ise avazlarının çıktığınca çığırtkan ve tehditkârdılar. Dönemin İnönü Üniversitesi Rektörü, emekli general Ömer Şarlak’ın Malatya’daki iddianamenin gönderilmesini 3 gün engellemesi ise, adaletin bittiği noktaydı benim için. O kadar büyük bir baskı altındaydık ki; bazen aklıma yurtdışına çıkmak geldiyse de, bana bu eziyeti yapanların halka neler yapabileceğini düşünür ve ‘cepheyi terk etmek çare değil’ der, vazgeçerdim.
- Bu kadar yoğun bir baskı altındayken sesinizi duyurabiliyor muydunuz? Basın kuruluşlarını yanınızda gördünüz mü?
Bugün birçok kirli işlere karışmış gazeteciler için yaygara koparanlar, maalesef o zaman yanımızda yoktu. Yazarımız Hasan Karakaya ile Yayın Kurulu üyemiz Hasan Hüseyin Maden bir iftiracının beyanları üzerine gözaltına alınınca, bugün basın özgürlüğünden dem vuranlar suspus olmuşlardı. Şimdi aynı şey başımıza gelse, yine yanımızda olmayacaklarından eminim. Ama ne yazık ki o zaman havadan sudan yazan bazı yazarlar, bazı gazeteciler şimdi 28 Şubat mağdurlarıymış gibi rant peşindeler. O günlerde ordudaki bazı generallere, İsrail’e ve Refahyol yerine kurulan 28 Şubatçı hükümete şakşakçılık yapan çoğu ajan, sözde gazeteciler şimdi kahraman gibi, o kanaldan bu kanala gidip ülkeyi nasıl kurtardıklarını anlatıyorlar! Şimdi iktidara sırtını dayamış her zamanki gibi on binlerce dolar maaş alan, ama halkın hiçbir isteğini önemsemeyen sözde gazeteciler, 28 Şubat mağdurunu oynuyorlar. Bugün, parti liderlerine kadın gönderip kameraya alıp şantaj yapan gazeteciler, içeri alınınca basın özgürlüğü istiyorlar. Halkın değerleri için habercilik yapan Akit’e linç uygulanırken, neredeydi bu özgürlükçüler? Sabah gazeteye gittiğimde, 600 polisin gazeteyi bastığı günler, halen gözümün önünde. Ama o zamanlar kimse “basın özgürdür” demiyordu.
“ULUCANLAR CEZAEVİ’NDE YATTIĞIM GÜNLERİ UNUTAMAM”
- Akit’in sorumlu yazı işleri müdürlüğünün zorluklarını ve gazetedeki haberler sebebi ile cezaevinde yattığınızı da biliyoruz. Cezaevlerinde yaşadıklarınızdan unutamadıklarınız nelerdir?
Ankara’da kaldığım otelde, bir gece yarısı polis tarafından alınıp karakola götürülmüştüm. 2 gün sonra duruşmaya çıkarılıp akşam da Ulucanlar cezaevine konuldum. Karantinada yatarken oraya abone olmuş birisi namaz kıldığımı görünce, ‘Gazeteciyim dersin seni 2. Koğuşa verirler orası iyidir. Mevcut azdır ve adi suçlular yoktur. Namaz kılar, oruç tutarsın’ demişti. Cezaevi müdürü, ‘sen necisin’ dedi. Gazeteci olduğumu söyleyince ‘hangi gazete’ diye sordu. ‘Akit’ deyince her zamanki çifte standart devreye girmiş en berbat olan 6. Koğuşta kendimi bulmuştum. Etraf pislikten geçilmiyordu. Banyo yapamıyordum. Namaz kılmak için bir yer bulmakta güçlük çekiyordum. Ramazan ayı idi. İftarda; yeni oluşumuzdan dolayı çok az yemek alabiliyorduk. Yatacak yer yoktu. Her akşam ben ve birkaç yeni arkadaş nöbete bırakılıyorduk. Sonraları anladım ki, yatacak yer olmadığı için ‘nöbet’i uydurmuşlardı. Kulelerde askerler, kapı önünde gardiyanlar, koğuşta ise, benim gibi mazlum mahkûmlar nöbet başındaydı. Diğer koğuşlarda çok boş yer olduğunu mahkemeye giderken öğreniyordum. Başka koğuşa verilmek isteyişim alaylı bir şekilde reddedilmişti. Ulucanlar’da kaldığım 10 gün boyunca her gün, birikmiş dosyalarım sebebi ile duruşmaya gidip geliyordum.
“EMİR KOMUTA İLE İŞLEYEN MAHKEMEDEN NE BEKLENİR?”
- Sizin Ankara’da askeri mahkemede görülen bir davada, Akit’in Genelkurmay’a akredite olmaması sebebiyle, sanık olduğunuz duruşmaya alınmadığınızı biliyoruz. Akıllara durgunluk veren bu olay nasıl gelişmişti?
Yazarımız Yaşar Kaplan askeri mahkeme tarafından tutuklanmıştı. O günlerde; ‘asker gazeteciye neden karışırmış’ gibi anlayış yoktu.
Asker her şeye karışabilir, istediğini de asabilirdi, cezaevine bile atabilirdi.. Nitekim yazarımız Kaplan’ı, cezaevine koymuşlardı. Askere soru sorulmaz, askerin yanından geçilmezdi. Kaplan’ın tutuklanmasından sonra, askeri savcı ifademi İstanbul’da almak istememiş, beni Ankara’ya çağırmıştı. Yazarımızın bir an evvel çıkabilmesi için Ankara’ya gitmiştim. Bana ‘bu yazıdan haberin var mı?’ diye sordu. Şehir dışında olduğumdan okuyamadığımı söyledim. O da okumak zorunda olduğumu söyledi. Çok sinirlenmişti. Telefonu aldı, birisini aradı. Sesinin titrekliğinden ve karşıdakine ‘komutanım şöyle şöyle’ deyip, sonra her defasında ‘emredersiniz emredersiniz’ i bozuk plak gibi tekrar edişinden, Genelkurmay Başkanı ile görüştüğünü anlamıştım. Diğer yandan telefonda gelen bazı soruları da bana soruyordu.
Benim net cevaplarımın karşısında çok sinirlenmişti. ‘Seni de arkadaşının yanına atıyorum’ dedi. Ben kendisine “sorumlu müdürlerin cezası paraya çevrilir (çok param varmış gibi)” deyince, daha da çok sinirlendi ve avazının çıktığınca ‘asker’ diye bağırdı. “Bana bir Basın Kanunu bulun” dedi. Kanun getirildi. Okumaya başladı. Kanunda “yazı işleri müdürü de yazarla aynı derecede sorumludur” diyordu. Ama en sonunda "ancak yazı işleri müdürünün cezası paraya çevrilir" dediği yerde, cümle boğazına düğümlendi. Daha da ileriye gidemedi. O da diğer Atatürkçü görüntüsü veren sivil hakimden farksız, koltuğunun verdiği güvenle de beni dışarı attırmıştı.
“SANIK DA OLSAN, AKİT’TENSEN KIŞLAYA GİREMEZSİN”
2 ay gibi bir süre yazarımız cezaevinde tutuklu kaldıktan sonra, duruşma günü gelmişti. Gazeteden birkaç arkadaş da duruşmayı izlemeye gelmişti. Nizamiyede 2 yüzbaşı ve bir astsubay vardı. Bize “Akit gazetesinden kimse içeriye alınmayacak dediler. Ben her iki yüzbaşıya da ayrı ayrı, mahkemenin celp kağıdını gösterdim. Sanık olduğumu, yazarın suç ortağı olduğumu vurguladım. Tekrar sordu, ben de Akit’ten olduğumu söyledim.
‘Akit’ten kimse giremez demedim mi?’ diye bağırdı. Ben duruşmaya giremeyince orayı terk ettim. Yaklaşık 1 saat sonra avukatım aradı ve hakimin beni aradığını söyledi. Ben de içeri alınmadığımı söyledim; adımı hakimin nizamiyeye bildirmesiyle ancak 2 saat sonra duruşmaya gelebilmiştim. Yazarımız Yaşar Kaplan’ı görünce şok geçirmiştim. Ne diyeceğimi bilemiyordum. İki kelime ancak konuşabilmiştim. Saçı sakalı kesilmiş, askeri elbise giydirilmiş. Sanki iki ay boyunca hiç yemek verilmemiş gibi incecik kalmıştı.
“ORDUDA MEZHEPÇİ YAPILANMA OLMAZMIŞ!”
- Binbir zorlukla girebildiğiniz duruşma salonunda neler yaşadınız?
‘Hakim bana yazıdan haberin var mı?’ dedi. Haberimin olmadığını söyleyince, "Sen nasıl müdürsün yazıdan haberin yok" demişti. Ben ona, ‘Sen nasıl hakimsin, sanığı içeri aldıramıyorsun’ dediysem de, sanki rüyada bağırmak istersin sesin çıkmaz ya, öyle bir halde idim. Yazarımıza yapılanlara çok üzülmüştüm. Ben duruşma bir an evvel bitsin diye, hep kısa cevaplar veriyordum. Ama avukatlar ve arkadaşım yazdıklarının doğru olduğunu belgelere dayandığını söylüyordu. Zaten yazıyı yazarken gelen belgelerden haberim vardı. Ama mahkeme "orduda mezhepçi kadrolaşma olamaz saçmalıyorsunuz" deyip duruyordu. O gün “yargılanan köşe yazısı”ndaki isimlerin, şimdi ya içerde ya da yurtdışında kaçak oldukları herkesçe malum. Yazarımız tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi.. Ama yaşadıkları çok üzüntü vericiydi.
‘MANEVİYATSIZ NESİL PROJESİNİN ÜRÜNÜ ÇOCUKLARDAN NE BEKLENİR?’
- Akit’e neden bu kadar büyük bir baskı uygulanıyordu? Bu kadar zulüm görmeyi göze alarak yaptığınız yayınların işe yaradığını söyleyebilir misiniz? Ne değişti?
Bugün Türkiye’de çok şeyin değiştiğini söylemek zor. Bütün bu haksızlıkların bitmesi için daha çok zamana ihtiyaç var.
Herkese, her bireye görev düşüyor. Yaptıklarını belki bir gün iktidar olur kendime menfat sağlarım düşüncesiyle değil, mazlum halkın özgürlüğü için yapacak insanlara ihtiyaç var. Allah’ın rızası için canını, malını, her şeyini feda edecek insanlara ihtiyaç var. Dünyanın her neresinde olursa olsun zulme uğrayan kardeşlerimize dua edecek, onlar için ağlayacak ve onlar için savaşacak insanlara ihtiyaç var. Temiz toplumun, faydalı bireylerin ancak İslam’la olacağını hiç kimse hiçbir zaman inkâr edemez.
“DİLEK GÜNGÖR’ÜN KOPAN BACAĞINI GERİ GETİREBİLİRLER Mİ?”
28 Şubat insanlık için, Türkiye için yapılmış en büyük ihanettir. Başörtülü kız çocuklarımızın derse alınmadığı, horlandığı, dersten atıldıktan sonra dalgın bir şekilde evine dönerken kamyonun altında bacağının kopuşunun resmidir. İkna odalarında inancımıza savaş açmış, ne olduğu belirsizler şimdi de mükafat olarak milletvekili olmuş. Şimdi vatana millete yapılan bu kadar zulme tam destek veren iki tane şantajcı içeri atılınca basın özgürlüğü diye kıyamet kopartılıyor. Asıl zulmü biz görürken onlar neredeydi?
“BRİFİNGLİ HÂKİMLER AVAZI ÇIKTIĞI KADAR BAĞIRIYORDU”rt
“
Hiç gözümden gitmeyen, hafızamdan silinmeyen bir mahkeme vardı. Boydan boya Atatürk posterleri vardı. Hani duvar kağıdı olur ya.. Mahkeme kaleminden duruşma salonuna kadar her yer Atatürk. Ben ‘neden böyle’ derken, ifademi kalemdeki mübaşirler aldı. Sonra hakime götürdüler. Hakim o ana kadar ortada yoktu. Ben ellerim zincirli; zincirler asma kilitle kilitli beklerken, ‘hakim seni görmek istiyor’ dediler. O şekilde içeri girdim. Bakışları ‘neden ayakları da zincirli değil’ gibiydi. Gülümserken, birden bire bütün avazı çıkıncaya kadar bağırmaya başladı. Hakaretler etti. Bana ‘yazar kim, adını ver’ deyip durdu. “Ben 10 gündür cezaevindeyim. Neden bahsettiğinizi dahi bilmezken, kimin ismini verebilirim” dedim. O bozuk plak gibi ‘nasıl müdürsün, nasıl bilmezsin’ deyip durdu. Ben “kayıtlara bakmam lazım. Ezbere olmaz” dediysem de, beni hiç dinlemedi. Yine de, Ulucanlar maceram, o akşam tahliye edilişimle son bulmuştu. Ama yapılan aşağılanmalar, hiçbir zaman hafızamdan silinmemiştir.
HÂLÂ 28 ŞUBAT’IN FATURASINI ÖDÜYORUZ
Bir taraftan dindar insanlara tamgaz zulüm yapılırken, diğer yandan da milleti soyanlar iş başındaydı. Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar ve cumhuriyetçiler soygun yapanları seyrediyorladı. Köşe başlarını tutan birçok kesim yaptığı işlerlerle devleti borçlandırıyor, borçlarını ödemiyordu. Bugün Türkiye’deki dış borçların ve cari açığın sebebi de 28 Şubat’tır bence. Zoruma giden hayatımın en güzel günlerini mahkeme mahkeme dolaşıp ifade vermem, hiç yoktan sicilime işlenen sabıkalar değil. “Akit yazdı ben de vurdum” diyen Ergenekoncu, ülkeyi karanlığa iten aşağılıklar da değil. Onlar da herkes gibi geldi gidiyor. Ama 100 yıldır yetiştirilmek istenen dinsiz nesil projesinin ürünü çocuklarımız ne olacak? Ona üzülüyorum.
Böyle yetiştirilen nesil; elbette otobüs yakacak, insanları yakacak, masumları katledecek, hırsızlık
yapacak.
“BİR GÜNDE 33 DURUŞMAYA GİRDİM”
Bir mahkemede gün boyunca Akit’in 33 ayrı davasının görüldüğünü hatırlatan Balıbey, "Bir günde 33 davaya girdim. Sabah saat 09.00’da girdiğimiz Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nden akşam saat 18.00’de çıktık. O gün mahkeme, Akit’ten başka hiçbir kişi ve kurumun davasına bakmadı. 8 saatlik mesai boyunca sadece Akit’in dosyalarına baktı. Yorgunluktan ve sıcaktan takatsiz kalan heyet başkanının önündeki dosyayla sinek kovaladığını hatırlıyorum" dedi.
“ASKERÎ MAHKEMEYE ALMADILAR”
Yazar Yaşar Kaplan’ın bir yazısından dolayı Akit’e açılan ve Genelkurmay Askeri Mahkemesi’nde görülen davada, kendisinin de sanık olarak yargılandığını hatırlatan Murat Balıbey, akıllara durgunluk veren bir anısını şöyle anlattı: "Duruşma günü, askeri mahkemenin bulunduğu birliğin nizamiyesine gittik. Elimizdeki celp kağıdını göstererek sanık olarak yargılandığım davanın duruşmasına katılmak istediğimi söyledim. ‘Akit’ten iseniz giremezsiniz’ diyerek duruşmaya girmemi engellemeye çalıştılar."
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.