Karakoç'un yüreği sustu, şiiri konuşuyor
Hemşehrimden. Memleketimin, Kahramanmaraş'ın yürekli güzel insanından. Şairinden. Onun vedasından. Sonsuz rahmet diliyorum öncelikle. Milletimize baş sağlığı diliyorum.
Karakoç'lar üçtür.
İkisi kardeştir. Bahattin ve Abdürrahim. İkisi de şairdir. Maraşlı'dırlar. Maraş toprağı şiir toprağıdır denir, Karakoç'ların anası da rahminde şair büyütmüştür. Bahattin ağabeydir, ak saçlıdır ben ona da buradan sağlık ve afiyet içinde daha nice sanat ömürleri dilerim.
Diğer Karakoç, Sezai Karakoç'tur. O da şairdir. Şairliği sebebiyle şiir toprağı sayıldığı için Maraşlı bilinir. Ama Diyarbakırlı'dır. O da has şairdir. Has tefekkür adamıdır. Yürek adamıdır.
Abdürrahim Karakoç rahmet-i Rahman'a yürüdü. Mekanı cennet olur inşallah.
Memleket onu belki bestelenmiş birkaç şiiri ile, hususen de Mihriban ile tanıdı.
Ama biz, Karakoç'un gönül dostları, Maraşlılar, çok önceden buluştular onun şiiriyle.
Benim neslim mesela, Hasana Mektupları okudu 1960'lı yıllarda. Hasan köyden şehire gitmiş olandı. Mektubu yazan da, köyden Hasan'a haberler verendi.
"Mektup Yazdım Hasan'a, ha Hasan'a ha sana" diye yazılan şiirler, hicvin en güzel tonu ile buluşturdu okuyanları.
Orada Anadolu insanının kelimenin tam manasıyla yüreği vardı. Sevdasıyla, acısıyla, hüznüyle, ince ince eleştirisi ile, sisteme öfkesiyle, yolsuzluklara, ahlaksızlıklara isyanıyla bir Anadolu yüreği.
Bakın mesela, 20'nci Hasan'a mektubun ilk kıtası nasıl bir duygu yumağı halinde?
Hesap ettim ayak altı, baş yedi
Vallahi nazlı yâr gene geç kaldık.
Hınzır bülbül gül dalında leş yedi..
Katmerlendi zarar, gene geç kaldık.
Gelin bir de Abdürrahim Karakoç'un 'Hasan'dan gelen mektup'unun bir kıtasını okuyalım:
Güneş doğmaz oldu cama
Yırtığı kirletti yama
Adam bizim adam amma
Adamın başı baş değil.
Böyle yüzlerce şiiri vardır Karakoç'un. Her mısrasında bir yara, bir iğne, bir umut saklıdır.
Dağlara şiir yazar mesela. Ben onun şu dörtlüğünü çok severim:
Derdini kimseye diyememek zor
Dağlar ondan böyle kaskatı mosmor
Düşünüp düşünüp anlatamıyor.
Böyle bencileyin zavallı dağlar.
Dertleşir insanlarla, toplumla... Biraz serzeniş vardır sesinde. Şöyle der "Dertleşme" şiirinde:
Sırtımıza cümle derdi, belâyı
Sizin için aldık; sizden ne haber?
Senelerce uykuları rüyayı
Sizin için böldük; sizden ne haber?
İçkiye, kadına, rütbeye, şana
Tenezzül etmedik, malûm cihana
Bunların cümlesi kalsın bir yana
Sizin için öldük; sizden ne haber
Ve aşk tabii. Onun Elbistan'dan getirdiği kavruk yüzü, aşkın kavurduğu bir yüreğin yansımasıdır aslında. Mihriban şarkı olur, dillerde dolaşır.
Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban.
Ayrılıktan zor belleme ölümü
Görmeyince sezilmiyor Mihriban.
'Yâr' deyince, kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor
Lâmbamda titreyen alev üşüyor
Aşk, kağıda yazılmıyor Mihriban.
Tabiplerde ilâç yoktur yarama
Aşk deyince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban.
Boşa bağlanmamış bülbül, gülüne
Kar koysan köz olur aşkın külüne...
Şaştım kara bahtın tahammülüne
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.
Tarife sığmıyor aşkın anlamı
Ancak çeken bilir bu derdi, gamı
Bir kördüğüm baştan sona tamamı...
Çözemedim... Çözülmüyor Mihriban."
Bir de "Unutursun"u var Mihriban'ın. O daha acı ve sitem yüklü. Orada bütün insani halleri sayar ve "Unutursun" der. Sanki "Unutma" diye bir çağrıdır, bir sancıdır. Gelin onu da paylaşalım:
"Unutmak kolay mı? " deme
Unutursun Mihriban'ım.
Oğlun, kızın olsun hele
Unutursun Mihriban'ım.
Zaman erir kelep kelep..
Meyve dalında kalmaz hep.
Unutturur birçok sebep
Unutursun Mihriban'ım.
Yıllar sinene yaslanır
Hâtıraların paslanır.
Bu deli gönlün uslanır...
Unutursun Mihriban'ım.
Süt emerdin gündüz-gece
Unuttun ya, büyüyünce...
Ha işte tıpkı öylece
Unutursun Mihriban'ım.
Gün geçer, azalır sevgi
Değişir her şeyin rengi.
Bugün değil, yarın belki
Unutursun Mihriban'ım.
Düzen böyle bu gemide
Eskiler yiter yeni de.
Beni değil, sen seni de
Unutursun Mihriban'ım"
Karakoç'u bugüne kadar şiirleriyle okumadıysanız, okuyun derim. Orada kendinizi bulacaksınız bütün ince duygular halinde. Gitti ve hoş bir seda bıraktı semalarımızda. Dilerim, kabri nurlarla dolsun aziz hemşehrimin.
Ahmet Taşgetiren / Bugün
Gönüllerin şairi Abdurrahim Karakoç'u bugün yazarı Vedat Bilgin de unutmadı.
Mihriban'ın gözyaşları
Yaşayan en büyük halk ozanımızı kaybettik. Abdürrahim Karakoç'u, 17 yaşında keşfetmek başka bir heyecandır.
Her şiirini bir nesil nasıl bir aşkla okudu, nasıl bir duygu fırtınası yaşadı zor anlatılır. Karakoç, uzun yıllar gençliğin sadece heyecan veren bir şairi değil, aynı zamanda düz yazılarıyla da çok okunan bir yazarıydı. Ben onun en çok şiirlerini sevdim.
Bir TV programında, sanatçı Bayram Bilge Tokel, Karakoç'la Aşık Mahsuni Şerif'i birlikte konuk etmişti. Rahmetli Aşık Mahsuni çalıp söylerken "Şimdi size okuyacağım bestesi bana ait eser, aslında Abdürrahim Karakoç'un şiiridir" diyerek, onun için Pir Sultan Abdal'dan sonra gelen en büyük halk şairidir nitelemesini yaptı.
Bilenler bilir, Mahsuni'yle rahmetli Karakoç'un siyasi fikirleri karşı kutup denilmeyi hak edecek kadar farklıydı. Fakat herhalde bin yıllık bir halk geleneğinin tarih ve kültür bilinciyle birbirlerini en iyi anlayan insanlar arasındaydılar.
Mihriban türküsünü ilk kez duyduktan sonra, onları anlayanlardan birisinin de Musa Eroğlu olduğunu belirtmemek haksızlık olur.
Mihriban kim?
Karakoç'un cenazesine çok büyük katılım oldu. Bir halk şairinin kendi milletiyle bu kadar bütünleşmiş olması herhalde yalnızca şiirlerinin güzelliğiyle açıklanamaz. Onun milletin ruhuyla kurduğu bağın, daha doğrusu o ruhu şiirselleştiren duyguları yaratmasının bunda önemli payı olsa gerek.
Siyasetçisinden gazetecisine, delikanlılardan orta yaşlısına ve sakallı dedelere kadar Karakoç'un geniş gönlünü paylaşan bir kalabalık oradaydı.
Televizyonda bir tartışma programında bir ara Karakoç'un bazı yazıları eleştiri konusu edilmişti. Adı lazım değil, sözde bir yorumcu, sözü Mihriban şiirine getirip "Bu adam asla böyle bir şiir yazamaz" deyip, hızını alamayarak Mihriban'ın anonim bir halk türküsü olduğunu bile iddia etmişti. Cehaletin bedeli yok, oysa zahmet edip baksa, küçük bir araştırma yapsa Karakoç'un Mihriban'a kaç tane şiir yazdığını görebilirdi.
Karakoç'un talihsizliği, Türkiye'deki siyasi bölünmelerin içerisinde hep siyasi bir kimliğe sahip görülmüş olmasıdır. Onun milliyetçiliği bu topraklarda yaşanan tarihin, bir halkı millet haline getirme fikrine ve inancına dayanmaktadır. İçinde "öteki" olmayan bir milliyetçilik anlayışı. Bunu belki siyasetin dilinde değil ama şiirinin dilinde çok açık şekilde görmek mümkündür.
Biz daha on yedi yaşımızda onun "Mihriban'a Şiirler"ini okuyup sevmiştik. Herkesin kendisine göre bir Mihriban'ı vardır. Bazıları benim gibi merak ediyor olabilir, şairle ilk karşılaşmamda, onun o içten samimi ağabey tavırları karşısında cesaret bularak "Ağabey Mihriban diye birisi var mı" diye sormuştum. "Olmaz mı Vedat, bu şiirler nasıl yazılır ama onun kim olduğunu sorma" demişti.
Şairlerin vedası
Şiir kolay yakalanabilecek bir duygu değildir, eskilerin tabiriyle bir ilhamdır. O olmadan söz cambazlıklarıyla, kelime oyunlarıyla şiir yazılamaz. Kahramanmaraş'ın çocuğunun Ankara'da Tacettin Dergâhı'nda yatması konusundaki arzu gerçekleşemedi. Mehmet Akif Bey'le Karakoç mekânsal olarak buluşamasalar da, manevi olarak aynı ruh ikliminde buluştuklarına inanıyoruz.
Birisi edebi sanatları bilen, kendi çağının sanat anlayışı içinde modernle gelenek arasında bağı arayan bir düşünce adamı olduğu kadar bir milletin nasıl millet olduğunu bağımsızlık marşıyla dile getirmiş Akif, diğeri ise halkın geleneği içerisinde mektepli değil alaylı ama o geleneği Akif gibi milletin ruhuyla bütünleştirmiş bir halk ozanı...
Şairlerin ölümü bana hep ölümsüzlüğün öyküsünü anlatır. Tıpkı Yunus Emre'nin söylediği gibi: "Ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil."
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.