Ermeni Taşnakçıları nereye koşuyor?
Gazi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Araştırmacı Yazar Yunus Zeyrek, Habervaktim.com okurları için kaleme aldı:
“Türkiye’de dinî ve etnik ayrımcılık hatta kin ve nefret had safhaya çıkmış!
Millet ortalıkta boğazlayacak Ermeni vs. arıyormuş!
Bu habere inanmadınız mı?
Bakın sağdan soldan derlenip toparlanan namlı aydınlar bildiri bile yayınlamışlar. Diyorlar ki: “Etnik ve dini kimlikler dahil, her türlü farklı kimliği düşman olarak gören ve gösteren, yazar ve aydınları ‘Ermeni’, ‘Rum’, ‘Yahudi’ vb. diyerek ırkçı saldırganlığın hedefi haline getiren yayın anlayışını tehlikeli buluyoruz.”
İş o kadar tehlikeli bir noktaya gelmiş ki Ermeni lobisinin en namlı kalemşoru hedef gösteriliyormuş!
Bir “Müslüman” kalemşor da, “Heeeyt! Ne yapıyorsunuz? O bir Mevlevî şeyhinin torunu ve de bizim Ali Abimiz!” diye yırtınıyor.
Ermeni meselesi nedir?
Kimsenin tartışmadığı konu şudur: Müslüman olan Oğuzlar, Anadolu kapılarına dayandığı zaman bu topraklar Bizans İmparatorluğu’na dâhildi. İmparator Romen Diyojen’in komuta ettiği Bizans ordusu, Malazgirt’te, Alp Arslan’ın komuta ettiği Türk ordusuna yenildi. Zamanla Anadolu coğrafyası bir baştan öbür başa Türk hâkimiyetine geçti. Muhteşem Selçuklu ve Osmanlı asırları bu coğrafyada yaşandı. Şurada burada şu veya bu şekilde yaşayan diğer topluluklar da bu devletlerin himayesinde kendi kaderini yaşadılar.
Bunlardan biri de Ermenilerdi ki onların bu topraklarda devlet ve hâkimiyetlerinden söz edilmemektedir. Onlar Bizans’tan Türk’e intikal etmişlerdi. Ama İslâm’ın adaleti ve Türk’ün sancağı altında yüzyıllarca refah içinde yaşadılar.
Kendisini Bizans’ın varisi olarak gören ve İstanbul’u alıp adını Çargrad olarak anıp Bizans’ı yeniden ihya etmek isteyen Rus orduları Anadolu kapılarına dayandığı zaman kafalar karıştı, hareketler değişti! 1828 Osmanlı-Rus Harbi’nde bu değişiklik açıkça kendini gösterdi. Ermeni komşularımız yediden yetmişe silâhlanarak Rus çağrısıyla eski komşusunun kanını döktü! Bu tarihten itibaren her savaşta (1853 Kırım Harbi, 1877-78 Doksan Üç Harbi, 1912 Balkan Harbi, 1914 Birinci Dünya Savaşı ve nihayet 1918 Mondros Mütarekesi’yle İstanbul’un işgali, Gaziantep ve Maraş işgallerinde düşman saflarında yer aldılar. Yani yaklaşık yüz yıl açıkça bizimle savaştılar. Hepsinde yenildiler.
Birinci Dünya Savaşı’nın en dar günlerinde vatanın her tarafını isyan ateşiyle yakıp yıkan, düşman saflarında gönüllü alaylar kurarak savaşan, casusluk yapan, yerli ahaliye akla hayale gelmeyen zulümleri reva gören, geçitlerde asker yardım kollarını basan Ermeni, devletin adeta yalvarıp yakarmasına aldırış etmedi. Devlet de stratejik yerlerde yaşayan Ermeni ahaliyi 1915 yılı yazında oradan kaldırıp devletin başka bölgelerinde iskân etti. Adına tehcir dedikleri olay bu! Peki, ne yapmalıydı? Cevabını verebilen var mı?
1920’de Kars’ta Kâzım Karabekir ordusunun önünden de kaçarak kurtuldular.
Yenilmiş bir kuvvetin barış görüşmelerinde konumu nedir? Yani Osmanlı Devleti, Doksan Üç Harbi’nde yenilince Yeşilköy ve Berlin’de ne yapmıştır? Birinci Dünya Savaşı sonucu Mondros’ta ne yapmıştır? Önüne konulan kahredici şartları kabul etmekten başka bir yol bulamamıştır. Mağlûbun kaderi tarih boyunca hep böyle olmuştur.
Karabekir’den mütareke isteyen Ermeni de hâliyle bu kaderi yaşamıştır. Yoksa Erivan da işgal edilecekti! Bugünkü sınırlarını ve varlığını Gümrü’de attığı teslim imzasına borçlu değil mi?
Daha sonra yeni babalar bulunca o günleri unutmak, yok saymak, eski hayallere dalmak akıl kârı mıdır? Ama karşınızdaki Ermeni’yse akıldan söz edilemiyor. O, Rus Çarı’nın 1828 yılında yayımladığı beyannameyi kabul etmiş ve o tarihten itibaren Türk’e düşman gözüyle bakmış ve ona göre davranmıştır.
1917 Bolşevik İhtilâli’yle Anadolu’ya tahliye eden Rus ordusunun silâhlarını da ele geçiren Ermenilerin tarihî komşularına reva gördükleri zulmü burada anlatamayız. Anlatsan da “kin ve nefret” pompalamakla itham edilirsin! O günleri yaşayan Erzurumlu Haci Faruk Efendi niçin “Herhangi bir Müslüman Ermenilere merhamet ve himaye eder ise, Allah’ın laneti onun üzerine olsun.” demiştir? Haktan, adaletten, insanlıktan bahsedenler, bu soruya da cevap vermelidirler.
Bendeniz
Bendeniz, bu lânetli meseleyle yüksek tahsil sıralarında tanıştım. Mekân Erzurum olunca anlatılan bin bir trajik hikâyeyi göz ardı edemezsiniz. Derken Kars İli ve Çevresinde Ermeni Mezalimi adlı kitabı okuyorum. Sonra Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğrencileri için hazırlanmış Eski Yazılı Târih Metinleri adlı kitabı karıştırıyorum. Burada Kafkas Yollarında adlı bir kitabın varlığından haberdar oluyorum. Sonra Erzurum’da Ulu Cami önünde sokakta sahaflık yapan bir kitapçıya rica ederek 1919 yılında basılmış olan Ahmed Refik’in Kafkas Yollarında adlı kitabına kavuşuyorum.
Kafkas Yollarında Hatıralar ve Tahassüsler, 1918 baharında, Alman gazetecilerle beraber Trabzon, Erzincan, Erzurum, Kars, Ardahan ve Batum’u içine alan bölgeye yapılan seyahat notlarını ihtiva etmektedir. Şahit olunan fecî manzaraları gayet edebî bir üslupla anlatan Ahmed Refik, bölgede işlenen Ermeni cinayetlerini geleceğin tarihçisine ve tabii ki insanlığın vicdanına havale ediyor.
Fakir, bu kitabı yeni yazımıza naklediyor. Kafkas Yollarında adlı kitap 1981 ve 1984’te Kültür Bakanlığı, 2001’de de Millî Eğitim Bakanlığı tarafından neşrediliyor. Fakat ne iştir medyada bu kitaptan tek satır yoktur. Kim yazmış, kim neşretmiş, ne anlatmış… Adeta meçhule gömülüyor. Yazık.
Bu münakaşa nasıl başladı?
1990’lı yılların başı. Sovyet hapishanesinin telörgüleri dağılmış! Milletler kendi cumhuriyetlerini ilân ediyor. Ukrayna, Litvanya, Kazakistan, Özbekistan… Tabiî Güney Kafkasya’da Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan. Bu hengâmede Ermenistan, Karabağ Ermenilerini kışkırtarak orayı da Ermenistan’a katmak için silâha sarılıyor. Hâlbuki bunlar, 1978’de “Karabağ’a gelişimizin 150. Yılı hatırasına” anıt dikmemişler miydi? Yani 1828 Osmanlı-Rus Harbi’yle Doğu Anadolu’da komşu kanı içen Ermeniler, Ruslar çekilirken onları takip ederek kaçmış, buralara gelmişlerdi. Yani onların kahir ekseriyeti “gelme” ydi. Şimdi de onları misafir eden Azerilerin boğazına sarılıyorlardı. Bu fırtınada Rus subayları, tankları ve topları da Ermenilerin yanında yer alıyordu.
İşte bu hercümerç döneminde sergilenen vahşeti kınayan “Ermeni” başlıklı bir şiir yazılıyor. Bu şiir önce Diyanet dergisinde, sonra da şairinin bir kitabında yer alıyor. Bu Yolda adlı bu şiir kitabı 1998 yılında Millî Eğitim Bakanlığının bir yayını olarak çıkıyor.
Ermeni arkadaşlar bütün dünya ülkelerinde Türk’ün ve Türkiye’nin gırtlağına sarılmayı artık bir hayat tarzı olarak benimsedikleri gibi Türkiye’de de basın yayın trafiğinin tek karesini dahi kaçırmadan kontrol ediyorlar! Şiir, önce bir Ermeni sitesinde yoldaşlara duyuruluyor! Almanya’dan yayın yapan Dengê Kurdistan sitesi ele alıyor. Pası kapan Bilgi Üniversitesinden Ferhat Kentel bir yazısında olay hâline getiriyor ve “Ali Abi”sine devrediyor. “Mevlevî torunu Ali” Ermeni katillerinin 1828 yılından beri işledikleri cinayetleri, içtikleri kanı bir tarafa bırakarak, Karabağ katillerini kınayan bir şiiri sütununa alarak şairini Taşnakçılara hedef gösteriyor.
Söz konusu şiiri mercek altına alarak 2005 Şubat’ında el birliği ile her tarafa servis ediyorlar. O günlerde Orhan Pamuk orada burada Türk milletine düşmanlık tüten iftiralarını pervasızca savurmaktadır. Isparta’nın Sütçüler ilçesinin genç kaymakamı, ilçede Pamuk’un kitaplarının satışını yasaklıyor! Evrensel gazetesinin 6 Nisan 2005 tarihli manşeti şöyle çıkıyor: “Sütçüler kaymakamları böyle yetiştiriliyor!” Manşetin altında da şiir kitabımın kapağı ve o şiirden çekilen birkaç mısra… Ne ırkçılığım kalıyor ne şovenliğim; sövüp sayıyor…
Aynı tarihlerde Sırp çentikleri de zavallı Müslüman Boşnakların gırtlağına sarılmış! Dünyanın ortasında ve göz göre göre bir halk doğranıyor. Sağlam bir vicdana sahip olan bu kalem, onlar için de manzume yazıyor. Bu manzumeler de aynı dergi ve kitapta yer alıyor. Nedense bu manzumelere bir şey demiyorlar!
Hakkımda yazı ve haber yazanlara gönderdiğim açıklamalara katiyen yer verilmiyor. Fakat koro elemanları çoğalmaya devam ediyor: Roja Welat, Junge Welt, Zoryan Enstitüsü ve bir de Rahle dergisinin web sitesi!
Öyle ya onlar bu konuda hayli tecrübeliler: Van, Erzurum, Erzincan ve Kars’ın binlerce mazlum köylüsü şehirlisi bir yana, Berlin’de Talat Paşa, Roma’da Said Halim Paşa, Los Angeles, Viyana, Paris ve Londra sokaklarında o kadar diplomat kanı yetmemiş! Şimdi de gık diyenin başına “Ali Abi” kılıcı inmeye başladı. Hem de masumane bir edayla…
“Ali Abi”ye bir açıklama gönderiyoruz. Etme eyleme, sen aydın adama benziyorsun. En azından kendini öyle takdim ediyorsun. Biraz akıllı ve insaflı ol. Bizden ırkçılık sadır olmaz. Esasen bu toplumda öyle bir yapı yok. Biz o şiirde sadece insanları katleden canileri kınamışızdır. Bundan bir millete nefret sonucu çıkarılamaz.
Ne desek nafile! “Ali Abi” kılıcı çekmiş! Aklı sıra 1915’in hesaplarını görmeye devam ediyor! Bizi dinler mi… Bir mail gönderiyor, diyor ki: “Şiiriniz birçok çalışmaya konu oluyor. İnsan Hakları Başkanlığının masasında bulunuyor.” Öyle bir edayla yazmış ki bize idam günümüzü beklemek düşüyor! Yani “Yargılanıyorsun!” demeye getiriyor!
Bu arada dünyanın bazı ülkelerinde muhtelif mahfillerde 1915 olayları “soykırım” olarak ele alınıyor ve Türkiye köşeye sıkıştırılıyor. “Ali Abi” ve ekibini teşkil eden malûm yazar çizer takımı Ermeni tezlerini daha gür bir sesle dile getirmeye koyuluyorlar.
2007 yılının il günlerinde gazeteci Hırant Dink öldürülüyor! Herkesin şaşkınlık içinde takip ettiği hadise, “Ali Abi” ekibi için bulunmaz bir fırsat hâline getiriliyor. “Soykırım, tarihle yüzleşme, özür dileme” kampanyaları daha da hızlanıyor.
Bir kitap yazdım
Ahmed Refik’in Kafkas Yollarında adlı kitabını yayımlarken 1918 yılının genel manzarasını görür gibi oluyorum. Bolşevik İhtilâli, Rusların Doğu Anadolu’dan çekilmesiyle bölgenin üzerine çullanan Ermeni azgınlığı… Kâzım Karabekir ordusunun ileri harekâtıyla Erzincan, Erzurum ve Kars’ın kara günlerine son verilmesi… Ve meş’um mütareke… Ordumuzun Kars’ı tahliyesi… İngiliz himayesinde yeniden Ermeni zulmü… Nihayet Kars harekâtı, Ermenilerin mütareke istemesi, Gümrü Antlaşması… Bu antlaşmanın Moskova ve Kars’ta teati ve teyidiyle bugünkü sınır…
Sadede gelecek olursak fakir, Ahıskalı bir ailenin çocuğu olması hasebiyle Ahıska Türkleri faciasını yazmaya koyuluyor.
Ahıska, Osmanlı eyalet merkezi bir şehir. Artvin ve Ardahan’ın uzantısı olan bir coğrafyada yine bu bölge halkının tabii bir parçası olan insanlarla meskûn bölgenin merkezi Ahıska. Ahıska ve çevresinin Müslüman ahalisi, zalim Stalin’in kararıyla 15 Kasım 1944 gecesi hayvan vagonlarına doldurularak Orta Asya ülkelerine sürülüyor.
Sovyet rejimi çatırdamaya başladığı bir sırada, 1989 yılında Özbekistan’da Ahıskalılar bir kıyım ve kırıma maruz kaldılar. Sovyetlerin dağılması onların da yeniden dağılmasıyla sonuçlandı. Şimdi onlar eski Sovyet ülkelerinde darmadağınık olarak hayat mücadelesi vermektedirler.
Bizim medya organlarına bakıyoruz; bu insanlar hakkında tek satır yazan yok! Televizyon programlarına bakıyoruz, aynı… Bu hâl insanın vicdanını sızlatıyor.
Nedense her taraf Ermeni propagandasıyla kaynıyor. TV programları, köşe yazıları, bol bol Erivan röportajları…
Bu işte bir iş var derler ya… Bu ne hâldir? Müslüman Türk ülkesinde Ahıskalılardan bahseden yok ama Ermeni bahisleri çok!
Bir taraftan Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri üzerine araştırmalar yapıyorum, yazılar yazıyorum, kitap neşrediyorum, televizyon konuşmaları yapıyor ve konferanslar veriyorum. Hatta sivil toplum alanında çırpınıyorum: Uluslararası Ahıska Türk Dernekleri Federasyonu Başkanı olarak Strasburg-Avrupa Konseyi’nden Orta Asya ülkelerine koşuyorum. Bir sonuç alamıyorum. Nihayet bu faaliyetimi bırakıp mesaimi Bizim Ahıska dergisine teksif ediyorum.
Bu arada hem ilgi alanıma girmesi hem de Türkiye’nin gündeminden çıkmaması dolayısıyla Ermeni problemini ele alıyorum. Elimdeki doküman bana bu imkânı fazlasıyla veriyor. Kâh tarihe gidiyorum, kâh günümüze geliyorum, kâh Sarı Gelin türküsünü söylüyorum…
İçimdeki ses, artık bu mel’un dosya ortadan kalkmalıdır diyor. Bu dosya niçin ve nasıl kalkmalıdır? İşte bu sorunun cevabı etrafında kaleme alınan yazılar bir kitap hacmine ulaşıyor (376 s.).
Kıyamet nasıl koptu?
Bu Dosyayı Kaldırıyorum adını taşıyan kitabım 2007 yılında çıktı. 2011 yılında da ikinci baskısını yaptı. Daha önceleri Kültür Bakanlığı tarafından neşredilen iki kitabım da Tahran’da Farsça yayımlandı. Her biri kendi alanında ilk olan ve 20’ye yaklaşan kitaplarımdan kimse bahsetmedi.
Muhtelif şehirlerde belediye veya kaymakamlıkların davetiyle Ermeni meselesi üzerine konferanslar verdim. Kartal Kaymakamlığı, 2012 yılı başlarında, Bu Dosyayı Kaldırıyorum adlı kitabımdan bir miktar satın alarak okullara dağıttı. Üst yönetimi KCK ile anılan bir sendikanın üyeleri bunu şuraya buraya jurnallediler. Aklı sıra kitaptan bazı kelimeleri seçerek hatta uydurarak akıl almaz bir karalama kampanyası başlatıldı.
Bir Gün gazetesinin 06 Mart 2012 tarihli nüshası iri harflerle “Kindar gençliğe tavsiyeler kitabı” manşetiyle çıktı. Gazete, akıl almaz çarpıtmalarla birinci ve üçüncü sayfayı bu kitaba ve yazarına tahsis etmişti. Kitabın bilhassa “Kendisine hayat veren bütün kültür değerleri yağmalanmış, kendi tarihine yabancı hale getirilmiş, böylece adeta teslim alınmış olan Türk Gençliğine armağan ediyorum.” şeklindeki ithaf cümlesi onları adeta çıldırtmış!
Aynı akşam NTV, CNN-Türk ve Kanal D ana haber bültenleri bu haberi başa alıyor hatta stüdyoya getirilen konuklarla kitabı tartışıyorlar. NTV’de Prof. Yasemin İnceoğlu, tam 20 dakika Zeyrek’in insanlık suçu işlediğini iddia etti. Söylediklerine kendisi de inanmamış olacak ki konuşmasının sonunda da, “Gerçi hukukçu değilim ama…” dedi!
Mehmet Ali Birand an haber bülteninde Millî Eğitim Bakanını göreve çağırdı. CNN-Türk, saat başı haberlerde ve alt yazılarda konuyu sıcak tutma gayretine girdi. Defalarca stüdyo konuklarıyla konuyu orasından burasından çekti, uzattı. Hele Sedat Ergin gibi tecrübeli bir yazar, hiç okumadığı kitap elinde, eğip büküp zorla konuşması trajikomik bir manzaraydı.
Klişe hâline getirilen çarpıtma ifadelerle dolu, sözüm ona haber metni bütün gazete ve internet sitelerine yayılıyor!
Tabii Agos gazetesi bu oyuna girmez mi! Hemen Kartal Kaymakamını arayıp bir randevu kopararak aklı sıra kitabı mahkûm etme gayretine giriyor. Fakat sağlam bir mantık ve aklıselim sahibi olan Kaymakam, kendisine yöneltilen sorulara gayet sağlam cevaplar verdikten sonra söz konusu kitaptan bir adedini de Agos kitaplığına hediye ediyor. Fakat Agos, Hırant cinayetinden sonra yeni bir rüzgâr yakaladığını düşünerek ahlâk ve nezaket ölçülerini de çiğneyerek haber yazısında kitabın kapağını, Taksim mitinginde görülen “Hepiniz Ermenisiniz hepiniz piçsiniz” pankartına yapıştırarak veriyor.
Agos, aklı sıra Kartal Kaymakamını da sorguya çekmeye yelteniyor. Ama Kaymakam onların zannettiği gibi zayıf bir kişilik değil. 9 Mart 2012 tarihli Agos’un röportaj haberinde şu sözler var:
“Kitapta Zeyrek, ‘Yüz seneden beri kan ve kinle yakamıza yapışmış olan Ermeni belasıyla ilgili dosyanın gündemden çıkması gerekir’ cümlesiyle başlıyor sözlerine... Uzun uğraşlar sonucu röportaj talebimizi kabul eden Kartal Kaymakamı Nuh Mehmet Hamurcu, oldukça rahat tavırlarıyla ve büyük bir gururla kitabın dağıtımında sorumluluğun sadece kendisine ait olduğunu, bu konuda Milli Eğitim’den ya da başka bir kurumdan izin almaya gerek duymadığını ifade etti. Hamurcu, devlet politikasına uygun kitapları dağıtmak konusunda her zaman göreve hazır olduğunu ifade etti. 1915’te yaşananları soykırım olarak adlandıranlara karşı mücadelesini hem şahsen hem de devlet olarak vereceğini ifade eden Hamurcu, “Nihayetinde, Ermeni Diasporası’nın Türk milletine attığı iftiralar karşısında onlar ne yapıyorsa ben de onun aksini yapmak gibi bir yükümlülük hissediyorum, hem şahsen hem de devletim adına” diyor.
Konu TBMM’de
İçişleri Bakanı, Kartal Kaymakamı Nuh Mehmet Hamurcu’yu telefonla arayarak kitabın toplatılmasını istiyor. Kaymakam, ne yaptığını bilen, sağlam iradeli bir kişiliktir. Bakana, “Koparılan fırtına haklı değildir. Toplatmayı gerektirecek bir durum yok. Kitabı okudum, faydalı olduğuna kanaat getirdim. Gerekirse bir mülkiye müfettişi gönderebilirsiniz.” Şeklinde bir cevap veriyor.
Diğer taraftan TBMM’de BDP’li Hasip Kaplan ve CHP’li Sezgin Tanrıkulu kıyamet koparıyorlar ve soru önergesi veriyorlar. “Böyle kitap okullara nasıl girebilir?” diyorlar! İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in yazılı cevaplaması talebiyle verdiği soru önergesinde de, Taksim’deki Hocalı katliamı protestosunu hatırlatarak, “Ne yazık ki hemen ardından Ermeni vatandaşlarımızı ve onların yaşadığı mağduriyetleri eleştiren gazeteci-yazarlarımızı hedef alan yeni bir iddiayla karşı karşıyayız.” diyor. Tanrıkulu, Bakan Şahin’e de “Adı geçen kitabın dağıtılmasının, İçişleri Bakanının Hocalı katliamını protesto gösterisindeki konuşmasıyla doğrudan veya dolaylı bir ilgisi var mıdır?” diye soruyor!
İçişleri Bakanının da katıldığı Hocalı katliamını protesto mitingi ve bu mitingde yaptığı konuşma dolayısıyla İdris Naim Şahin de o günlerde nefret tahtasındadır. Şimdi Kartal Kaymakamının delâletiyle okullara gönderilen kitap dolayısıyla bir fırsat çıktı! Kitabın yazarı yetmez, Millî Eğitim Bakanıyla İçişleri Bakanı da dara çekilmelidir! Şer cephesinin hedefi bu.
Bu arada Millî Eğitim teşkilâtı allak bullak olmuştur. Talim Terbiye Kurulundan birisi yazarı telefonla arıyor. Diyor ki, “Bu kitap 1981 ve 1984’te Kültür Bakanlığı, 2001 yılında da bizim Bakanlığımız tarafından neşredilmiş. O baskılarda böyle ifadeler yokmuş. Şimdi bir yayınevi tarafından yayımlanan baskıda tartışma konusu olacak ifadeler yer almış!”
Yazar sabır ve soğukkanlılıkla diyor ki: “Beyefendi bu kitap hiçbir zaman Kültür veya Millî Eğitim Bakanlığı tarafından neşredilmedi!”
Karşıdaki ısrar ediyor, “Kitabınızda öyle yazıyor.”
“Kitaptaki ifade bir dipnottur ve Kafkas Yollarında adlı kitaba işaret etmektedir.” diyorsa da, “Beyefendi” hayatında bilimsel bir yazı okumadığı için dipnotun neye işaret ettiğini bir türlü anlamıyor.
Bu yanlışlık Bakanlık Basın ve Halklar Müşavirliğinin Basın Açıklamasına da böyle yansıyor. Açıklamadan ziyade karartmaya benzeyen hâliyle Bakanlığın resmî web sayfasında yer alıyor. Hatta bu arkadaşlar basındaki fırtınadan dolayı paniğe kapılarak kitaba Agos ve BirGün penceresinden yaklaşarak Bakanlık Açıklamasını da onların haber yazıları paralelinde ifadelerle kaleme alıyorlar. Bu Basın Açıklaması Anadolu Ajansı marifetiyle medyaya servis ediliyor. Sağdan sola doğru hemen herkes haberin üzerine atlıyor. Zaman gazetesi, Türkçe baskısında yer vermezken Todayszaman.Com’da yer veriyor! Bu gazetenin eski ve namlı ülkücü yazarı “Ahlâk zehirlenmesi” başlıklı bir yazı yazarak Etyen Mahcupyan’dan okkalı bir “Aferin!” alıyor!
Nihayet gazetelerde Bakan Dinçer’in bir beyanatını görüyoruz: “Yapılan eleştiriler doğru, kitapta ırkçı ifadeler var! İnceleme başlattık.” diyor. Bu beyanat, malûm medya organlarında “MEB kitaptaki ayrımcılığı kabul etti” başlığıyla yer alıyor. Bakanın beyanatı M. Ali Birand’ı çok memnun ediyor ve Bakanı kutluyor!
Kim kimi hedef gösteriyor?
Bir de tutturdular ki “Zeyrek ünlü yazarları hedef gösterdi!”
Söz konusu kitapta birçok yazarın görüşleri eleştirilmiştir. Bundan tabiî ne olabilir ki… Bu kalem takımının hemen her gün yaptığı da bu değil mi? Kendileri her gün birilerinin yakasından paçasından çekmiyorlar mı? Yani onlar yaparken bir şey yok da biz eleştirirken hedef göstermiş mi oluyoruz? Bunu diyenler günlerce Zeyrek’i gazete, TV ve internet sitelerinde hedef gösterdiler.
6 Mart tarihinde başlayan saldırı aylarca devam ediyor. Yazarın adı, adresi, biyografisi ve fotoğrafları boy boy yayımlanıyor. Gazeteler, TV’ler, internet siteleri ve köşe yazıları bunlarla dolu. Diğer tarafta savunmasız, sadece okuya, düşünen ve yazan, işinde gücünde bir üniversite hocası…
Hukuk, hukuk…
Bu arada yazarın avukatları bir basın açıklaması hazırlayarak gazetelerde yer alan ifadelerin kitabı karalamaya ve yazarını hedef göstermeye yönelik olduğunu belirterek tashihini istiyorlar. Hiçbir medya organı bu açıklamaya yer vermiyor. Mahkemeye müracaat ediliyor ve tekzip kararı çıkartılıyor. BirGün gazetesi mahkeme nezdinde tekzibe itiraz ediyor. Mahkeme aynı kararı bir daha veriyor. Fakat gazete bu tekzip metnini yine yayımlamıyor!
Yazarın avukatları konuyu mahkemeye götürüyor ve BirGün, NTV, CNN-Türk ve Kanal D aleyhine manevî tazminat davası açıyorlar.
Düşünce hürriyeti!
Bu tayfa ellerindeki sonsuz basın imkânlarıyla yeri göğü inletiyor. Kendileri için her şey serbest! Öyle ya fikir hürriyeti var! Ama bu hürriyet yalnız onlar için…
“Kuşatmanın yerli iş birlikçileri” demişiz ya, çıldırıyorlar!
Ermeni diyasporası dünyanın dört bir yanında Türkler ve Türkiye aleyhine geceli gündüzlü çalışmıyorlar mı? Bizi her fırsatta köşeye sıkıştırmaya hatta boğmaya çalışmıyorlar mı? Nereye gitsek önümüze bu mesele çıkmıyor mu? Bu bir kuşatma değil mi? Ali Bayramoğlu ve Hasan Cemal gibiler de bu kuşatmaya var güçleriyle içeriden destek olmuyorlar mı? Hatta bu arkadaşlar kendilerine yeni yoldaşlar bulmuyorlar mı? Genç hanım gazetecilerden Hilal Kaplan aklıma geliyor… Bir akşam Hilal TV’de Hüseyin Hatemi ve Agos gazetesinden iki kişi, saatlerce Osmanlı’ya hakaret etiler… Yeni şafak ve Zaman’dan daha başkaları da var!
O hâlde bizim sözümüzün neresi yanlış? Ehli vicdan, kitabı okusun, her cümlesini tartışalım. Ama öyle yapılmıyor. Bu milletin kültüründen nasibini almamış cahil birisi bir işaret fişeği attı. Malûm medya da bunun üzerine atladı ve kıyamet kopardılar. Linç harekâtına başladılar. Bir kerecik olsun yazarına, “Bu hususta siz ne diyorsunuz?” diye sorma ihtiyacı duymadılar. Bunun ahlâkî bir tarafı var mı…
Hani bunlar demokrat, liberal ve düşünce özgürlüğünden yanaydılar!
Yeni bir safha başlıyor
Ermeni tezlerini millete kabul ettirmek için geceli gündüzlü çalışan bu cenah kelle almakta kararlı. Katiyen unutmuyor, vazgeçmiyor ve her fırsatta saldırıyor.
Aradan birkaç ay geçti. Haziranın son haftasındayız. Güneydoğudan acı şehit haberleri ile Suriye tarafından düşürülen askerî uçağımız ve hâlâ bulunamayan şehit pilotlarımız gündemde. Fakat şer cephesinin gündemi başka.
Bakan Dinçer’in CHP İstanbul Milletvekili Kadir Gökmen Öğüt’ün soru önergesine verdiği cevap dalgalanmaya başladı. Millî Eğitim Bakanı bu defa Talim Terbiye’nin verdiği bilgilerin yanlış veya yetersiz olduğunu anlamış olacak ki İstanbul Valiliğinden bilgi istemiş. Bakan bu bilgilere dayanarak şöyle diyor: “İstanbul Valiliğince konuya ilişkin olarak, söz konusu kitabın Kartal ilçesine bağlı liselerde bir bölüm öğrenciye ilçe Kaymakamı tarafından hediye edilmiştir. Söz konusu kitabın hiç bir bölümünde hiç bir kişi hedef alınmamıştır. Ancak Ermeni iddiaları ile ilgili yazılanlar ve yapılan faaliyetler konusunda milli refleksle hareket edilerek mizahi bir tarzda eleştiri yapılmıştır.”
Bu açıklamaya çok kızıyorlar! 27 Haziran tarihli Taraf gazetesinin manşeti şöyle: Nefret bizim millî refleksimiz.
Kuşatmanın çömezlerinden Can Dündar, iki yazısında Bakanı tehdit eden ifadeler kullanıyor, kitabın yazarını da “kazara yazar” diye niteliyor. Yazar, Dündar’a bir açıklama gönderiyor ve ona diyor ki, “Sen hangi bilgi ve birikimle yazar oldun? Kimler senin elinden tuttu? Yazdıklarınla bu milletin irfanına ne kazandırdın? Elli sene sonra okunacak bir eserin var mı? Ama benim var. O hâlde kazara yazar sensin!” Dündar, bu açıklamayı sütununa alamıyor ve sesini kesiyor.
Daha önce Bakanlık memurlarının kitabı incelemeden verdikleri yanlış ifadeleri kullanan Bakan, bu defa kitabı okuyan ve dağıtan tarafın sağlam bilgilerini kullanmıştı. Doğru olan da buydu. Ama şer cephesi bu yeni açıklamaya çok kızdı. Taraf, BirGün ve Agos gazeteleri bu öfkelerini birinci sayfadan verdiler. Agos, 27 Haziran tarihli nüshasında “Bu dosya böyle kaldırılamaz…” başlığını kullanıyordu. Bununla yetinmiyor, Valiliğe giderek Bakanın kullandığı ifadelerin kim tarafından hazırlandığını da sorguluyor. 29 Haziran tarihli Agos şu başlığı atıyor: “Bakan Dinçer’in iddiasını İstanbul Valiliği yalanlıyor.” Valilik Basın Müdürü Nazır Şentürk, Bakanın ifadelerinin kendilerine ait olmadığını söylüyor.
Ayıkla pirincin taşını!
Medyada yeni ses ve onu boğma hareketi
2012 yılının Mart ayı başlarında başlayan ve bu satırların kaleme alındığı Temmuz başlarına kadar aylarca devam eden linç kampanyası karşısında hiçbir faaliyet görülmedi. Nihayet şafak söküyor… Habervaktim.com sitesiyle Yeni Çağ’dan Arslan Tekin, konuyu etraflı ve aklıselim bir zeminde ele aldılar… Arslan Tekin, yazısında “Taşnakçı lobinin ağırlığı” başlığını kullanırken habervaktim.com da “O yazarı neden hedef gösterdikleri anlaşıldı” başlığını kullanıyordu.
Ali Bayramoğlu’nun İngiltere’de Demokratik Gelişim Enstitüsü-DPI adlı PKK ilişkili bir kuruluşla ortak mesaiye girmesi, bugüne kadar yürüttüğü Ermeni taraftarlığını daha da anlaşılır kılmıştı. Habervaktim.com sitesinin editörü Fatih Akkaya’nın cesur çıkışıyla Ali Bayramoğlu’nun faaliyeti kamuoyunun gündemine geldi. Fakat hayret edilecek bir husus şudur ki İslâmî rengi öne çıkan gazetesi “Ali Abi”sine sahip çıktı. Yani Ermeni lobisinin pervasız kalemşoru Ali Bayramoğlu, Müslümanların himayesindeydi! Bayramoğlu, “O bizim Ali Abimiz!” denilerek neredeyse tebcil edildi.
Bunlar az gelmiş olacak ki, topu bir araya gelerek bildiri yayımladılar! Dediler ki: “Etnik ve dini kimlikler dahil, her türlü farklı kimliği düşman olarak gören ve gösteren, yazar ve aydınları ‘Ermeni’, ‘Rum’, ‘Yahudi’ vb. diyerek ırkçı saldırganlığın hedefi haline getiren yayın anlayışını tehlikeli buluyoruz. Kışkırtıcılık yapan, gazetecilik mesleğinin itibarını zedeleyen bu tür yayınlara karşı, düşünce, inanç ve ifade özgürlüğünü savunmayı sürdüreceğiz. Nefret suçu işleyen yayınlar konusunda kamuoyunu uyarıyor, bu tür yayın yapan gazeteler ve gazeteciler hakkında suç duyurusunda bulunuyoruz.”
Hâlbuki böyle bir şey yok! Kimsenin etnik veya dinî kimliğine kimse bir şey demiyor. Tarihî olayları çarpıtarak yeni düşmanlıklara ve yeni savaşlara karşı çıkıyoruz. Yoksa biz de sizin gibi Ermeni diasporasıyla mı çalışalım?
Bildiride yer alan sözler, milletimize iftira atmanın, kötülük etmenin, kin kusmanın rahatsızlığını yansıtan hastalıklı ifadelerden ileri gidemiyor. Ama düşündürücü olan şu ki bu ifadelerin altına imza atanların bilinen yüzleri! Yani adam Müslüman kimliği ile meşhur! Ama “Ali Abi” ile beraber kılıç sallıyor! Peki, Müslüman’ın kanı size helâl mi? 1828-1915 yılları arasında akıtılan Müslüman kanı, sönen ocaklar, öksüz ve yetim kalan yavrular, perişan köyler ve kasabalar… Bunları hatırlamıyor musunuz? Siz hangi “Müslüman ahlâkı”ndan bahsediyorsunuz? “İçimizdeki beyinsizlerin yüzünden bizi helâk eder misin Allah’ım!”
Yeni aktörler sahnede
Musevî vatandaşlarımızdan Roni Margulies, 4 Temmuz tarihli Taraf’ta “Sağcılık ve kaz kafalılık” başlıklı yazısına, “Sağcıların, muhafazakârların kalın kafalı olduğunu eskiden beri düşünmüşümdür.” cümlesiyle başlıyor. Ağzına geleni sövüp saydıktan sonra yazısına şu cümleyle son veriyor: “Akit yazarları, Yunus Zeyrek ve Ömer Dinçer akıllı mıdır?”
7 Temmuz’da Ferhat Kentel Taraf’ta “Müslüman mahallesinde Ergenekonculuk yapmak” başlığıyla bizim cenahı Ergenekoncu olmakla itham ediyor! 2005 yılında Ali Bayramoğlu ve Ermeni sitelerine servis ettiği şiiri de unutmuyor!
Görülüyor ki adamlar gemi azıya almış! Hiçbir ölçü tanımıyorlar. Dünyada böyle ülke var mı?
Ermenicilik revaçta mı?
Bir zamanlar nasıl Frenk mukallitliği revaçta olmuşsa günümüzde de kendi geçmişinden habersiz nesiller Ermenicilik rüzgârıyla kavrulmaktadır! Tarihî gerçekleri anlatmamız neden bu kadar garip görülüyor? Birisi çıksın desin ki, kitabınızda bahsettiğiniz şu hususlar yalan, yanlış… Doğrusu şöyledir!
Bu yapılmadığı gibi yalan yanlış iftira ve isnatlarla boğulmaya çalışılıyoruz.
İçişleri Bakanına her fırsatta saldıran Ali Bayramoğlu, nedense Dışişleri Bakanını sevmiş! 7 Temmuz tarihli Yeni Şafak’ta “Ali Abi” Bakan uçağında dünyayı gezmenin sarhoşluğu içinde döktürüyor: “Karşılarında 1915’te bir şey olmadı diyen Dışişleri Bakanı yok!” diyor.
Açıkça görülüyor ki “Ali Abi” 1915’in finalini almak istiyor. Ermeni diasporasıyla birlikte 2015’e yani 100.Yıl’a hazırlanıyor! Hele Sayın Bakanın, ‘Diaspora kavramı değişmiştir. Bu topraklardan göçen herkes bizim diasporamızdır...’ sözüne bayılıyor.
Herkes bilir ki bu topraklarda kan dökmüş ve kaçmış bir katil bizim bir şeyimiz olamaz!
1915’te bir şey olmadı diyen yok! Ama hakikat şu ki 1828’de başlayan ve kısa aralıklarla 1915’e gelen hıyanete ve gaddarlığa 1915’te son verilmiştir “Ali Abi”! Siz bu ateşe benzin döktükçe de alevler yükselecektir. Şunu bilmeniz lâzım ki Müslüman mahallesinde salyangoz satmanız uzun sürmeyecektir. Belki o salyangozlar size ikram edilecektir. Bu cefakâr milletin evlâdı, ecdadına hıyanet etmeyecektir. Yani sizin yalan yanlış bilgilerle karanlık dehlizlerden seslenen faaliyetinize kanmayacaktır.
Sonuç
2015 yılında tehcirin 100. yıldönümü faaliyetleri çerçevesinde yeni kargaşalar çıkarmaya hazırlanan Ermeni lobisi çalışmalarına hız vermiştir. Görünen o ki bu çevreler, insan hakları bahanesiyle tarihi çarpıtmaktan çekinmemektedir. Bugün Türkiye’de oynanan bu Ermenicilik tiyatrosunu görmezlikten gelemeyiz; masum pozlarına girerek gerçeklerin ters yüz edilmesine kayıtsız kalamayız.
Bu Dosyayı Kaldırıyorum adlı kitap karşısında aldıkları tavır ibret vericidir. Bir kitaba yazı veya kitapla cevap verilir. Halbuki Taşnak lobisi kitabı ve yazarına karşı linç kampanyası açmakta gecikmediler. Biz yakın tarihin hadiselerini yine tarihin aynasında değerlendirmeye devam edeceğiz. Erzurumlu merhum Haci Faruk Efendinin Erzurum’un Kara Günleri adlı hatıralarını hazırlıyorum. Bakalım ona ne diyecekler.”
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.