Ani Gelen Özür ve Etrafındaki Şüpheler

Ani Gelen Özür ve Etrafındaki Şüpheler
Gayri meşru devletin elebaşı Netenyahu'nun Başbakan Erdoğan'ı bizzat arayıp özür dilemesi son dönemde meydana gelen en önmeli gelişmelerden biri oldu.

ABD Başkanı Barack Obama’nın geçtiğimiz ay Siyanist-İşgalci “İsrail”e yaptığı ziyaretin ardından bu gayri meşru devletin elebaşı Netanyahu’nun Türkiye Başbakanı R.Tayyip Erdoğan’ı bizzat arayıp “Mavi Marmara” katliamından dolayı “Özür” dilemesi, hiç kuşkusuz son dönemde meydana gelen en önemli gelişmelerden biri oldu.

İşgal devletinin ilk kez bir başka devletten özür dilemesi, elbette tüm dünyada büyük bir şaşkınlık uyandırdı. “Özür”ün hukuki ve diplomatik getirileri farklı bir konu ancak bölgede özellikle “Arap Baharı” sürecinin başlamasından itibaren yaşanan gelişmelerle birlikte düşünüldüğünde, beraberinde pek çok soru işaretini de birlikte getirdi.

“Özür”den sonra özellikle ABD’li yetkililerin bizatihi yaptıkları bazı açıklamalar da maalesef bu kuşkuları tasdik eder nitelikteydi. ABD’li yetkililer pek çok kez, kendilerinin en büyük kaygılarının Suriye’de Esed’in devrilmesinin ardından bu bölgede hakim olacağı bariz bir şekilde belli olan İslami hareketlerin Siyonist rejime yönelik tehdidi olduğunu açık bir şekilde ifade ettiler.

Esasında ABD’nin ve batılı müttefiklerinin son Suriye krizinin başından beri takındıkları tavır buna delalet etmekteydi. Bu son açıklamaları da kendilerinin bölgedeki tek kaygılarının İsrail’in güvenliği olduğunu bir kez daha ispat etti. Suriye’de 2 yıldan beri yüz binlerce Müslüman’ı katleden ve göç etmeye mecbur bırakan zalim Baas rejimine yönelik tek bir somut adım atmayan ABD ve müttefiklerinin bölgede cihadi hareketlerin güç kazanmalarıyla birlikte çok yönlü bir stratejiyi ortaya koymaları, tıpkı Bosna Savaşı’nın sonlarında yaşanan gelişmelerin tekerrürü niteliği taşımaktadır.

Aziz ve mübarek Şam beldesinde son 2 yıldır devam eden mücadele, bugün küresel ve bölgesel aktörler açısından yeni bloklaşmalara neden olmaktadır. “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar! Katından bize bir veli ve yardımcı gönder!’ diye feryat eden çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?”(Nisa,75) ilahi emrine icabet ederek bu beldeye yardıma koşan kardeşleriyle beraber zalim tağut Esed Rejimi’ne karşı ayağa kalkan Müslüman Suriye halkı, her türlü imkansızlığa rağmen kısa süre içerisinde ezeli İslam ve Müslüman düşmanı Rusya’nın ve muasır Safevi-Fatımi devleti İran ve Hizbullah(!)’ın her türlü desteklediği bu rejimin can damarlarını koparmayı Allah’ın izniyle başarmıştır.

ABD ve batı ittifakı için de en tehlikeli süreç bundan sonra başlayacaktır. Bunun farkında olan ABD, ilk olarak 2012 yazında Suriye genelinde mücadele eden ve Es’ed rejimine çok büyük darbeler vuran Küresel Cihad yanlısı “Şam halkı İçin Nusret Cephesi” isimli grubu “Uluslar arası Terör Örgütleri” listesine ekleyerek Suriye direnişine yaklaşımını ortaya koymuştur.

Esasında bu gelime, Müslümanlar için hiç de sürpriz değildir. Sürecin başından beri yakın gelecekte burada İslami hareketin yegane güç olarak ortaya çıkacağını tahmin eden ABD’nin, “Arap Baharı”nın yaşandığı diğer ülkelerde uyguladığı politikanın aksine Esed rejiminin ömrünün uzamasına üstü örtülü olarak yardım ettiği açık ve nettir. Küresel cihad akımının başını çektiği bir İslami Suriye, ABD’nin bölgesel çıkarları açısından her zaman laik-İslam düşmanı BAAS rejiminden daha kötüdür.

Esed rejiminin son birkaç ay içinde ülkenin peç çok bölgesinde egemenliğini kaybetmesi, artık ABD’yi daha somut adımlar atmaya itmektedir. Öyle görünüyor ki haydut “İsrail”in Türkiye’den dilediği malum “Özür” de, ABD ve batı ittifakının Suriye’ye yönelik planladıkları yeni stratejilerinin bir meyvesidir. Nitekim son dönemlerde Türkiye’ye çok sık ziyaretlerde bulunan Dışişleri Bakanı Kerry’nin, Türkiyeli mevkidaşı Ahmed Davutoğlu ile yaptığı ortak basın açıklamasında, özellikle Suriye konusuyla ilgili endişelerinden bahsetmesi ve İsrail’in dilediği “Özür”ün bir zafer havasına sokulmamasını Davutoğlu’ndan rica ettiğini ifade etmiştir.

PKK’nın silah bırakma sürecine girmesi, “Terörün Finansmanının Engellenmesi”ne yönelik kanunun TBMM’den jet hızıyla geçirilmesi, Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDUK) isimli batı yanlısı ve demokrat Suriye muhalefetinin Türkiye’de toplanması gibi gelişmeler, hep aynı programın parçaları olarak göze çarpmaktadır.
Öte yandan Suudi Arabistan ve Ürdün gibi kadim ABD-İngiliz müttefiki yönetimler de birbiri ardınca Suriye’deki cihadi oluşumlara karşı tutumlarını resmen dile getirmeye başladılar. Dedesi de 1.Dünya Savaşı sürecinden itibaren İngilizlerin en yakın dostu olan Ürdün Kralı Abdullah, bir TV kanalına verdiği röportajında Suriye’deki durumun “kontrol” altına alınamaması durumunda tüm bölgenin büyük bir tehlike altına gireceğini söylemiştir.

Yine Türkiye’ye yaptığı ve Anıtkabir ziyaretinde gözyaşlarını tutamamasıyla gündeme geldiği ziyaretin ardından BBC’ye verdiği mülakatta, Türkiye ve Mısır yönetimlerini HAMAS’ı destekleyerek bir “İhvan Hilali” çizmeye çalışmakla suçlamıştır. Kadim batı müttefiki Abdullah, böylece efendilerinin çıkarlarını ne kadar fazla düşündüğünü ispatlamıştır.

Mübarek Harameyn toprakları üzerinde talihsiz şekilde iktidarı elinde bulunduran Suudi hükümeti de daha önce Afganistan ve Irak’a savaşmaya giden vatandaşlarına uyguladığı tutumu Suriye’ye giden Müslümanlar için de uygulayacağını resmen ilan etmiş; sözde “Tevhid davetçisi” kapıkulu uleması vesilesiyle Şam beldesinde mücadele eden Mücahidlerin yoldan çıkmış “Harici” gruplar olduğu şeklinde kirli propagandalarına başlamıştır.

Görünen o ki, Esed’in muhtemel devrilişinin ardından bölgede çok daha büyük bir kaos ortamı ve çatışma süreci başlayacaktır. Bu muhtemel çatışma sürecinin neticelerinin de sadece bölgesel değil küresel nitelikte olacağı açıktır. Burada Türkiye’nin rolü çok önemlidir. Suriye krizinin başladığı dönemden itibaren özellikle insani yardım açısından başarılı bir politika izleyen ve İslam dünyasının takdirini kazanan Türkiye hükümetinin, bu dönemde daha büyük sınavlarla karşılaşacağı aşikardır. Bu nedenle bu kriz boyunca içeride ve dışarıda pek çok olumsuz unsura ve provokasyona direnebilen hükümetin bundan sonraki süreçte de başka baskılara göğüs gerebilmesi elzemdir.

İran ve Şia ittifakı ile Siyonist İsrail-Batılı destekçilerinin köklü dini-ideolojik temellerle dahil olduğu bu savaşta “Yeni Osmanlıcılık” misyonuna soyunan(veya öyle algılanan) bir Türkiye hükümetinin yalnızca ABD’nin ileri karakolu vazifesi görmesi, hiç kuşkusuz gerek AKP hükümetinin gerekse ülkenin felaketine zemin hazırlayacaktır. Bu sürecin günü kurtarma kaygısıyla şekillenen politikalarla savuşturulamayacağı aşikardır. Nitekim Osmanlı Hilafet Devleti’nin misyonu asla “Predatör”lük değil, ilayi kelimetullahı tüm dünyaya hakim kılmak olmuştur. “Stratejik Derinlik” sahibi bir dışişleri yönetimine sahip olan Türkiye’nin bu hususları dikkate alarak ona göre dış politikalarını belirlemesi umulur.

S.Asım Ural / Habervaktim.com Okuru

 

 

 

 

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
20 Yorum