"Sen Sen Olduğun İçin Sana İbadet Ettim"
Bazen de günahlardan cehenneme girmeme korkusuyla sakınırız. Tüccar zihniyetiyle içine girdiğimiz bu ruh ve düşünce halinin kulluğu zedelediğini göremeyiz bir türlü.
Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celâleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerâsı ve etbaı (vezirleri ve tabi olanlar) ona demişler: ‘Sen muzaffer olacaksın. Cenâb-ı Hak seni galip edecek.’ O demiş: ‘Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenâb-ı Hakk’ın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek O’nun vazifesidir.’ İşte o zat bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla, harika bir surette çok defa muzaffer olmuştur.” Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin Lem’alarda bahsettiği bu hadise, aslında İslam akidesinin temel taşlarından bir tanesine, belki de en önemlisine işaret ediyor. Ferdin kendi vazifesini yaptıktan sonra, neticesi ne olursa olsun üzerinde durmamasına, diğer bir ifadeyle İlahi vazifeye karışmamasına açık bir örnek.
Aynı konu Kastamonu Lahikası’nda da farklı bir örnekle geçiyor. Bediüzzaman’a soruluyor: “Üstadım, yağmur duası ve namazın neticesi görülmedi, faydasız kaldı. İki üç defa bulut toplandı, yağmur vermeden dağıldı. Neden? Elcevap: Yağmursuzluk, bu çeşit dua ve namazın vaktidir, illeti ve hikmeti değil. Nasıl ki güneş ve ayın tutulması zamanında küsuf ve husuf namazı kılınır ve güneşin gurubuyla akşam namazı kılınır; öyle de, yağmursuzluk, kuraklık, yağmur namazının ve duasının vaktidir. İbadet ve duanın sebebi ve neticesi emir ve rıza-i İlahi’dir, faydası uhrevidir. Eğer namazdan, ibadetten dünyevi maksatlar niyet edilse, yalnız onlar için yapılsa, o namaz battal olur. Mesela, akşam namazı güneşin batmaması için ve husuf namazı ayın açılması için kılınmaz. Öyle de, bu nevi ibadet, yağmuru getirmek için yapılsa yanlış olur. Yağmuru vermek Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir. Biz vazifemizi yaptık; O’nun vazifesine karışmayız.”
Ben Seni istiyorum diyebilmek
Üstad Hazretleri’nin önemli bir İslâm akidesi olarak anlattığı bu bahsi, Muhyiddin İbni Arabi, ‘tüccar Müslümanlığı’ olarak isimlendiriyor. Bunu da Allah’ı görmenin önünde dev bir engel olan ‘ene, ben, ego’ yani benliğe bağlıyor.
Arabi’ye göre insan bu beni gördüğü sürece Allah’ı göremez. Yapılan her iş, amel, hayır, atılan her adımda rıza-i İlahi’nin olması gerekir. Ya da günahtan, haramdan, yalandan Allah korkusu ile uzak durmak elzemdir. Fakat İbni Arabi’nin ‘tüccar Müslüman’ diye nitelendirdiği insanoğlu, cennete gireyim diye hayır işler, cehenneme girmeyeyim diye günahtan sakınır. Bu yönüyle insanın bu davranışının ticaret yapan tüccarınkinden farklı olmadığı aşikâr. Bu noktada Yunus Emre’nin bir dizesi geliyor akıllara: “Uçmak dahi tuzak imiş arif canların tutmaya…” Yunus Emre, bu ifadeyle cenneti kuluna ancak Allah’ın vaat ettiğini, insandaki cennet sevdasının ya da cehennem korkusunun aslında bir tuzaktan ibaret olduğunu söylüyor. Yunus Emre’ye göre, ‘Allah sana verse de, gel kulum dinlen’ dese de, ‘Ben Seni istiyorum Allah’ım’ diyebilmek aradaki perdeleri kaldırır. İnsan cenneti değil Allah’ı isteme, bilme, görme, duyma şuuruyla amel ederse ya da cehennem ve ateşinden değil, Allah’ın gazabından korkarsa gerçek anlamda rızaya ermiş olur.
Her mümin affedilir, ancak…
Günümüze geldiğimizdeyse işlediği sevabı da günahı da teşhir edenlerin var olduğu görülüyor. Yani yaptığı her hayrı, güzel ameli her yerde söyleyen ya da işlediği günahı pervasızca anlatanlar… Mesela verdiği sadakanın miktarını ya da kurdurduğu iftar sofrasını toplulukta anlatmaktan mutlu olanlar. Geçmişteki hata ya da günahlarından dem vurarak nasihatte bulunan, dert paylaşanlar. Bütün bunlar günlük hayatta birçok insanın karşılaştığı, bazen yadırgadığı bazen de farkında olmadan dinleyip geçtiği temel sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle tüccar Müslümanlığı ile kesiştiğini söylemek mümkün. Oysa, ‘Bir elin verdiğini, diğer el görmemeli’ gerçeğine rağmen, yapılan hayrı sırf başkaları görsün diye yapma ya da anlatma riyaya girebileceği gibi yapılan amelin de değerini düşürebiliyor. Aynı şekilde işlenen bir günahın duyurulmasının ikinci bir günah olduğunun hadislerde de yer aldığı görülüyor. “Her mümin affedilir, ancak günahını başkalarına açıklayanlar hariç.” (Buhari)
Hasılı yapılan amel, maksadı Allah’ın rızasını elde etmek ve O’nun sevgisine ulaşabilmek olunca anlam kazanıyor. Cennete girme, cennet yamaçlarında Cenab-ı Hakk’ı müşahede etme önemli bir mazhariyet. Cennet hayatının bir saati binlerce dünya hayatına bedel. Ama,Allah rızasına gelince o, bütün bunlardan daha ötede. Kur’ân-ı Kerim’de onun büyüklüğü, ‘Allah’ın rızası her şeyden büyüktür.’ (Tevbe, 9/72) âyetiyle ifade ediliyor. Mesele gidip Hak hoşnutluğuna dayanınca, insanın hayatında da her şey gidip Allah’ın rızasına bağlanırsa, ona göre plânlanıp hep rıza yörüngeli olursa şuurlu bir kulluk yapılabileceği görülüyor.
‘Hiç kimse ameliyle cennete giremez’
Prof. Dr. Abdulhakim Yüce (Celal Bayar Üniversitesi İlahiyat Fakültesi):“Rabb’imizden, bizzat kendisinin de detaylı bir şekilde anlattığı bir nimet olarak cenneti iştiyak ve ısrarla ister, cehenneme atıp azap vermemesi için de korku ve gözyaşları içinde yalvarırız. Ama ibadetlerimizi bu gayeyle yapmayız, zira ibadetlerimizle cennete giremeyeceğimizi ve cehennemden korunamayacağımızı da bilmemiz gerekir. Nitekim Efendimiz (sas) ‘Hiç kimse ameliyle cennete giremez.’ buyurur. Bunun üzerine sahabe-i kiram, ‘Siz de mi yâ Resûlallah?’ diye sorar. Bunun üzerine Efendimiz şöyle buyurur: ‘Evet ben de amelimle cennete giremem. Ancak Cenâb-ı Hak rahmetiyle beni sarıp sarmalar, fazlıyla ve fazla lütuflarıyla serfiraz kılarsa o müstesna.’ Diğer taraftan insanlar farklı marifet ve ruh derinliğine sahiptir. Hepsini aynı marifet, ilim, ihlas, takva ve manevi derinlik seviyesinde göremeyiz. Bu gerçek bilindiğinden, ibadet konusunda insanlar şu şekilde tasnif edilmiştir:
-Sırf cennet arzu ve iştiyakıyla ibadet edenler.
- Cehennem korkusu ve endişesiyle ibadet edenler.
-Mehâbet, mehâfet ve muhabbet duygusuyla ibadet edenler.
-Abd-Mâbud, Hâlık-mahlûk münasebetlerinin gereği ibadet edenler.
Bunların hepsi de kişilerin seviyelerine göre birer ibadettir. Kendi aralarında kıyaslandıklarında biri diğerinden elbette üstündür ama insanlar da manevî açıdan eşit değil. Her ne kadar bazı tasavvuf ehli bunlardan birincilere ‘tacirler’, ikincilere ‘bendeler’, üçüncülere ‘sadıklar’, dördüncülere de ‘âşıklar’ demişlerse de, bu değerlendirmeler herkesi içine alacak objektif değerlendirmeler değil. Herkesi, ‘Yâ Rab, kurb-i cemaline yemin ederim ki, ben Sana ne cehennem korkusu ne de cennet arzu ve iştiyakıyle ibadet etmedim. Ben, Sen Sen olduğun için Sana ibadet ettim.’ diyen Râbiatü’l-Adeviyye gibi değerlendiremeyiz.”
ZAMAN
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.