Unutulan yardım gelenekleri

Unutulan yardım gelenekleri
Zarif ve cömert "cennetmekan" ecdadımız, "incitmeden yardım" konusunda da çarpıcı yöntemler geliştirmişlerdi. Mesela sadaka taşı ve diş kirası sadece bize özgü yardımlaşma ve hediyeleşme biçimleriydi.

Sadaka taşı, iki metre boyunda mermer bir sütundu. Üstünde bir çukur vardı. Hal ve vakti yerinde olanlar, mermerin üstündeki çukura birer miktar para bırakırlardı. Derdini kimseye açamayan hakiki fakirler de ihtiyacı olunca oradaki parayı alırlardı. "O günkü ihtiyacı bir kuruş mu? Yüz para mı?" Onu ayırır, kalanını, kendisi gibi ihtiyacı olanları düşünme terbiyesi içinde tekrar çukuruna kor ve meçhul sadakacıya içinin memnunluğunu kalbinden ulaştırıp dua ederdi. Bu taşlara konan para miktarı merhamet ayı Ramazan'da özellikle de bayrama doğru çok artardı.

Hane sahibinin kazandığı sevabın kirası

Eski Ramazan-ı şerif iftarlarının bize mahsus güzel âdetlerinden biri de "diş kirası"ydı. Misafirler, hâne sahibine veda ederken, bir miktar para veya değerli bir hediyelik eşya verilerek uğurlanırlardı. "Diş kirası" denilen bu hediyenin zarif gerekçesi, davetlilerin o gece zahmet edip gelerek, hâne sahibinin sevap kazanmasına vesile olmalarıydı. Tabiî işin aslı, bu vesile ile muhtaçlara yardımda bulunmak, onları sevindirmekti. Bu sadece Müslüman Türklere ait güzel bir âdetti.

Fatih Sultan Mehmet dönemi sadrazamlarından Mahmut Paşa, tarihimizin ünlü cömert ve hayırseverleri arasındadır. Her vesileyle yoksullara yardım etmekten zevk alan Mahmut Paşa, Ramazan ayı geldiğinde kesenin ağzını büsbütün açardı. Hele, konağında verdiği iftar ziyafetleri dillere destandı. Buradaki ziyafetin, başka zengin evlerinde rastlanmayan bir özelliği olduğu için herkes bu sofrada bulunmak isterdi.

Onun sofrasında oruç açanlar, diş kirasına ilâveten her akşam, mutlaka ikram edilen nohutlu pilavın gelmesini dört gözle beklerlerdi. Dişlerine takılma ihtimali olan sert bir sahte nohut yakalama ümidiyle... Çünkü Paşa, kazanlarda pilav pişirilirken, içine nohut biçimi verilmiş altınlar da attırırdı. İşte bu olay, hâlâ bilinen bir atasözümüzün doğmasına sebep olmuştur: "Kısmetinde olan, kaşığında çıkar."

"Bir paşanın kuluna, bir de kendi kuluna bak"
A. Rağıp Akyavaş da, "Asitane" isimli kitabının "İftar ve diş kirası" başlıklı bölümde şu ilginç bilgilere yer verir;
"Halk arasında iftar davetlerinin Ramazan'ın onbeşinden itibaren yapılması eski bir adettir.

İftarın davetlisi de vardır davetsizi de.

Bugünkü anlayışa göre davetsiz iftar olmaz. Fakat eski İslam anlayışına göre, iftar Allah rızası için yapılan bir davettir. Bunun için davetsiz iftara gitmek hoş görülmüştür. Kim gelirse gelsin haline göre bir sofraya buyur edilirdi.

Ramazanlarda erkek aşı tutmak her orta halli aile için adetti. O aşılar Ramazan'dan evvel Bolu'dan, Gerede'den, Mengen'den akın akın İstanbul'a gelip Beyazıt Meydanı'ndaki aşılara mahsus kahvehanelere yerleşirlerdi. Aşı tutmak isteyenler bu kahvehanelerde beğendikleri aşıları tutarlardı.

Ramazanlarda aşıya verilecek aylık ücretinin iki katı olarak verilmesi eski geleneklerimizdendi. Çünkü aşının iftardan başka sahur yemeğini de hazırlaması, davetli davetsiz gelecek misafirleri ev sahibinin şerefiyle mütenasip bir surette ağırlaması vazifesi icabındandı.

Vezir ve vükela konaklarında, halleri ve vakitleri çok yerinde olan evlerde Ramazan imamları ve güzel sesli müezzinler tutulurdu. İftardan sonra teravihi misafir oldukları evde kılmak isteyenler orada kılar, gitmek isteyenleri kahya efendi veya uşaklar ev sahibi namına kapıda uğurlarlardı.

Tabii hepsine olmasa da bir kısım misafirlere, yakın dostlara, ahbaplara ve mensuplara diş kirası namıyla münasip miktar para verilirdi. Bu paraların çil altın veya gümüş akçe olarak verilmesi şan-ı vezaret muktezası sayılırdı.

Böyle debdebeli bir iftardan sonra diş kirasını cebine indirerek çıkan bir Bektaşi babası kapının önünde sırma cepkenli, mor kumaş şalvarlı kahya efendiyi misafirleri uğurlarken görmüş onu ev sahibi paşa sanarak:

-Allah ömr-i devletinizi ziyade buyursun. diye mufassal ve tecvitli bir dua geçmiş. Babanın bu yanlışlığın sezen kahya:

-Ben paşa değilim baba efendi!

-Ya sen kimsin?

- Ben paşanın sadece bir kuluyum(!) deyince, hak erenler sakalını sıvazlayarak uzun bir "Yaaa!"çekmiş ve sonra ellerini göğe kaldırıp aklınca Allah'a şöyle sitemde bulunmuş:

- Bir paşanın kuluna, bir de kendi kulunun kılık kıyafetine, hali perişanına bak da azıcık acı(!) demiş" (Asitâne, cilt 1, sh 340)

Diş kirası kitap

Günümüzde o denli şatafatlı iftarlar yapılmasına ve bir sürü masraf edilmesine rağmen bu geleneğin canlandırılmaması fevkalade üzücü bir durum. Sadece, İstanbul'da bulunan Asitane Restoran'ın bu güzel geleneği sürdürdüğünü ve çıkarken müşterilerine diş kirası olarak reçel verdiğini duymuştum. İnşallah işadamlarımız, zenginlerimiz, restaurant sahiplerimiz bu geleneği mesela kitap hediye ederek yeniden başlatırlar.

Rıfat Yörük/Habervaktim.com

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.