Taksim'de Firavun Marazı
İskilipli Atıf Hoca'yı, "Şapka Devrimi"nden önce yazdığı kitaptan dolayı idam eden, Ezan-ı Muhammediye'yi yasaklayan, İmam Hatip okullarını defaatle kapatan bu zümre, hangi hak ihlaline maruz kaldı ki rahatsız oldu. Sokakta istedikleri kıyafetle dolaşmaları, sanat adı altında İslam'a hakaret etmeleri, aşuftelerinin bir gecede birkaç yatak değiştirmesi, şarap içip nara atmaları mı yasaklandı?
Neden rahatsızlar?
Onlar, Anadolu'nun hemen her noktasında İmam Hatip okulu açılmasından, devletin bu okulların yapılması için ödenek ayırmasından, millet evlatlarının okul sıralarında Kuran-ı Kerim ve Siyer-i Nebi okumasından, Anadolu'yu Rumeli'ye bağlayacak köprüye İslam birliğinin müessisi "Yavuz Sultan Selim"in adının verilmesinden rahatsız. Bu, Firavunlardan kalma bir inkar hastalığıdır. Bu, "Allah, Kur'an-ı, Urve b. Mesud ya da Velid b. Muğire varken neden Abdullah'ın yetimi Muhammed'e indirdi." diyenlerin marazlarıyla aynıdır. Hadiseye bu zaviyeden bakmamakta ısrar edenler, küfrün derin güçlerinin garpzedelerle sahnelediği oyunu görememekte ve hadiseyi siyasi iradenin "gerilim politikası" izlemesi olarak yorumlamaktadır.
Bazı kardeşlerimizin ısrarla yeni köprünün adının değiştirilmesini talep etmeleri, taşıdığı manadan dolayı "Yavuz Sultan Selim adını istemeyiz." diye nara atan gayri memnunların korosuna katılma temayülüdür. Bu ise, hem Şia'nın Ehl-i Sünnet'i vesayet altına alma projesine dolaylı yoldan destek olmak hem de bütün Müslümanlardan, tesisinde görev almaları farz olan İslam Birliği idealinden vazgeçmelerini taleb etmek anlamına gelmektedir.
Hadiseler, her nevi küfür yobazının aynı meydanda, aynı bayrak altında toplanması açısından Hendek'e/Ahzab'a benzemektedir. Bu noktada "Müslüman yürekleri" sarsan ise, tağilerin attığı taş ya da molotof değil, aynı safta namaz kılan Müslümanların attığı dikenli güllerdir. Küfrün bir müslümana İslamiyetinden dolayı saldırdığı bir süreçte, camiye şarab şişeleriyle giren yobazların masumiyetinden bahsetmek tarifi de, idraki de zor bir kırılmadır. Bu yüzden Müslümanların dikenli gülleri, Taksim güruhunun attığı taşlarından daha tahribkar olmuştur.
Taksim olaylarının bir şer koalisyonu tarafından tertib ve idare edildiği bedihi bir gerçekken, bu noktada geçmişteki hataları konuşmak ve hatalar üzerinden duruş belirlemek, İslam nazarından izahı zor bir durumdur. Çünkü Müslüman, İslamiyetinden dolayı bir kardeşine saldırı yapıldığında, onun meşrebine bakmadan, saldırıyı bizzat kendine yapılmış kabul eder ve müdafaada bulunur. Ne yazık ki bazı Müslümanlar -İslam kardeşliği ile mükellef olmalarına rağmen- hadiseyi cemiyet-cemaat maslahatı çerçevesinde değerlendirip, küfür cephesinin ittifak hassasiyetini dahi gösterememiştir. Küfrün her şeye rağmen ittifak ettiğini kıymetlendirmesi açısından şu iki generalin muhaveresi mühimdir: Birinci Dünya Harbinde müttefik kuvvetlerin generaller toplantısında Alman Genarali, Alman ordularının sevk ve idaresini ağır bir dille tenkid eder. Peşinden söz alan Avusturya generali de Alman'ın görüşüne katıldığını söylemekle iktifa eder. Alman, Avusturyalı'ya bir tokat atar. Tokat yiyen Avustuyalı: "Fakat ekselans, ben sizin fikrinizi savundum! Hata mı ettim?" deyince, Alman General: "Hata ettiniz! Ben Almanım, Alman ordularını suçlamak benim hakkım!" şeklinde karşılık verir.
Kucaklayıcı bütün hamlelere rağmen şekavette ısrar eden küfür yobazları, gerek harici gerekse de dahili unsurlarıyla Müslümanlara şu mesajı vermektedir: "İmam Hatip okulları açmak gibi İslam'a yönelişin esaslı hamlelerinden vazgeçilmezse tuğyan farklı şekil ve suretlerde devam edecektir. Birkaç ağaç üzerinden bu çaplı hadiseleri kurgulayan ittifakımızın daha esaslı bir provakatif ameliye neticesinde neler yapabileceğini siz düşünün."
Şüphesiz zor bir süreçten geçiyoruz. Hadiseyi, küfür cephesi gibi, İslam coğrafyasının mazlumları da yakından izliyor. Bosna'dan Malezya'ya kadar bütün Müslümanlar olanları, Osmanlı'nın dönüşüne yani ümmetin tek bayrak altında toplanmasına engel olma hamleleri olarak görüyor ve bu yüzden coğrafyamızın en uzak noktalarından "Ümmet sizinle" mesajları gönderiyorlar. Arakan'da, Patani'de, Hama'da, … İstanbul'da okunacak Alem-i İslam'ın kurtuluş bildirisini dinlemeye hazırlananlar da seccadelerinin üzerinde dua ediyorlar.
Batı, artık külli fikir imal edemiyor. İngiliz-Amerkan çağı kapanıyor. Eşya boşluk kabul etmez. Büyük bir kırılma olmazsa yakın bir gelecekte Büyük Doğu/İslam Çağı başlayacak. İmam-Hatip okulları, küfrün muhkem inkar bendlerini sarsıp-yıkacak hamlelerin en önemlilerindendir. Sokakta tencere, tava dövenler, bu sarsılmayla sokağa savrulan burjavanın öncü kuvvetleridir. Muhtemeldir ki; sarsılma şiddetlendikçe sokağa savrulmalar farklı yoğunlukta devam edecektir. Her şeye rağmen hızla İslam Çağı'na doğru ilerliyoruz. Şüphesiz ki İslam çağı, büyük hesaplaşmadan sonra başlayacaktır. Bu yüzden son hadisleri, yapılan stratejik hataların neticesi olarak gören Müslümanlar, bütün müsamahasına rağmen küfür cephesinin linç girişimlerine muhatap olan Allah Resulü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) duruşunu yani, Bedir'i, Uhud'u, Hendek'i de siyasi bir hata neticesinde yaşanan vakıalar olarak mı okumaktalar?
Haziran'da altıncı sayısıyla okurunun karşısına çıkan Hüküm Dergisi takip edebildiğimiz kadarıyla ilk sayıdaki fikri yekünu da, hareket heyecanını da aynıyla muhafaza ediyor. Hüküm'ün yayın yönetmeni Enes Gür, "Hüküm Önce Yüreklerde Sonra Duvarlarda Çerçevelendi" başlıklı yazısında okurların dergiyle alakalı her mevzuyu kendilerinden daha hassas bir ilgiyle karşıladıklarını, adeta dergiyi temellük ettiklerini söylüyor. Gür, Hüküm'ün Müslüman Gençler nezdinde uyandırdığı alakayı ifade etme noktasında ise şunları söylüyor: "Anadolu'da gittiğimiz her vilayette bu ruh halinin tezahürüyle karşılaşıyoruz. Bir Müslüman gençlik teşkilatının büyük bir şubesinin oturma salonuna girdiğimde şahit olduğum manzara mevzuyu delillendirecek misallerden sadece biri: Duvara büyük çerçeveler halinde "Hüküm"ün belli sahifeleri asılmış… Çerçevelerin tam ortasında ise, Hüküm'ün dördüncü sayısında yer alan, ilmî ve fikrî manada mecmuanın istikametini tayin eden bir levha yerleştirilmiş: "Rahlemizde Mushaf-ı Şerif, Omuzumuzda Buharî, Sırt Çantamızda İdeolocya Örgüsü".
Hüküm'ün ilmi ve fikri liyakat çerçevesinde bütün bir ümmetin sorunlarıyla alakadar oluşu Anadolu'nun pek çok üniversitesinde, imam hatip okulunda, diyanet teşkilatında makes buldu. Kırkbeş bin adet basılan derginin bir bölümü, Hüküm'ü temellük edinen okurlar yoluyla yeni okurlara ulaşıyor. İman ve fikir rabıtası dışında hiçbir saik olmadan gösterilen bu teveccüh, "Hüküm"ün beklendiği ve zuhur edince de yüreklerde çerçevelendiğini gösteriyor.
İHSAN ŞENOCAK / Hüküm Dergisi
http://www.youtube.com/watch?v=fdsDle-sRe8
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.