Bir Okurumuzdan Bir Yazı
“Yaşım itibariyle 27 Mayıs ve 12 Eylül gibi darbe- vesayet dönemlerini yaşamadım. Politik bir babanın kızı olarak o günlere dair hadiseleri çokça dinlediğimden baskı, zulüm ve işkence kare kare zihnime yerleşmişti. Anlatılanlardan öylesine etkileniyordum ki; çocuk yaşımda o günleri yaşamışım gibi anlatıyordum arkadaşlarıma. Okuduğum kitaplardan, seyrettiğim filmlerden sonra hücrelerime kadar hissediyordum bu zulmü. 28 Şubat’ın tanklarının altında insanlık onurunun ezildiği zamanlar ise on yedili yaşlarıma denk düşer. Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun “Namlusunu milletine çeviren tanklara selam durmam!’’ cümlesi o günlerin karanlık yüzüne vurulan tokat niteliğinde zihnime kazınmıştı.
Farkındalığı biraz da olsa oluşmuş bir genç kız olarak ülkemizin üzerine çöken kara bulutlardan haberdardım. Üniversiteye başladığımda başörtüsü zulmü etrafımızda kol geziyordu. Örtülü öğrencilerin değil sınıflara, kampüslere dahi alınmadığı günler yaşandı. Tabii ki bu zulmün kara portrelerini de yaşım ilerlediğinde okuduklarımdan ve dinlediklerimden öğrenecektim.
Ruhen ve bedenen zulme uğrayanların yaşadığının yanında benim hissettiklerim elbette bir şey değil. Azıcık malumatımla bile o günlere dair atmosferi düşünebiliyorum. İnsanların kendine ve ülkesine güven bunalımı yaşadığı zamanlarda sosyal hayat nasıl akıyordu diye geçirdim içimden. İnsanların dışarıya çıkmaya korkar olduğu zamanlar yaşandı. Ağızdan çıkacak kelimeler hassas terazilerde tartılmadan çıkamazdı. Darbecilerin aleyhine söz söylemek şöyle dursun; suçu günahı olmayan evlatlarını, babalarını, yakınlarını savunacak ufacık bir cümle dahi kuramaz olmuşlardı. Doğruyu söyledikleri anda cezaevinde işkencenin en korkuncuyla karşı karşıya kalabilirlerdi.
Bugünlerde büyük çaplı bir darbe girişimi yaşanıyor. Bence girişim de değil. Ciddi ciddi darbe bu. Darbe zamanları renkleri öldürür. Siyahın hüküm sürdüğü zamanlar yaşanır. Herkesin yüzünde karamsarlık hüküm sürer. Devlet yerle yeksan, halk perişan olur. Şimdi ise gerçekten bembeyaz darbe zamanları yaşanıyor. Bu yorum garip gelebilir. Bir bakalım bugün; dünle alakası olmayan neler yaşanıyor. Hangi taraftan olursa olsun herkes görüşlerini özgürce her mecrada ifade edebiliyor. Cadı avı muhabbetinin de içi boş olduğu görülebiliyor.
Bu şuursuz darbeyi gerçekleştirenler bile görev yerleri değiştirilse de hala devletin maaşıyla hayatını idame ettirebiliyor. Devlette ne baskı ne zulüm var. Öyle olsa gerçekten son derece çirkin, ilkesiz yayın yapan kuruluşların sesi kısılırdı. Hala haksız yere avaz avaz bağırabiliyorlar. Kimilerine göre hükümet yanlısı kanallar ve gazeteler sesini çıkarıp hükümetin yanında yer alabiliyor. Elbette eskiden olsa devlet kendini asla savunamaz, mücadelesini anlatamazdı. Algı yönetiminin merkez üssü medya eskiden darbecilerin, vesayetçilerin, derinlerin elindeyken; şimdi sadece hükümet yanlılarının değil herkesin elinde. Sağcının, solcunun, liberalin, cemaatçinin, ulusalcının, kürtçünün, milliyetçinin… Sözü olan herkes söz söyleyebiliyor. Hatta öyle ki en ağır küfürleri bile fütursuzca devletin başkanına ve diğer mensuplarına sarf edebiliyor. Bu yapılanların ne kadar çirkin olduğunu düşünsem de özgürlüğün ayyuka çıktığı bir darbe dönemi olabiliyor. Bu hadiseler bile darbe zamanlarının AK Parti döneminde “AK’’laştığını gösteriyor.
Eskiden olsa devlet darbe zamanlarında büyük bir buhran içinde harap ve bitap düşerdi. İstenilen devleti “Hasta adam’’ gibi güçsüz düşürmektir. Eli kolu kırık; ne iç siyasete ne dış siyasete yönelik bir adım atamasın istenirdi. Şimdi bakıyorsunuz hamdolsun, tıkır tıkır işleyen bir sistem var. Bu ne tozpembe bakış demeyin. Bunu gözü olan herkes görebilir. Hükümet hiç de öyle hasta adam hallerine düşmüyor. Milli iradenin sahipleri sapasağlam dünya siyasetinde söz sahibi olduğunu ayan beyan ortaya koyuyor. Başbakanımız gittiği her yerde büyük bir sevgiyle, teveccühle karşılanıyor. İş adamlarımız kriz bunalımıyla başı dönmüş görünmüyor. Gayet güvenle girişimlerini sürdürebiliyor.
Bakanlarımız dünya siyaset arenasında gladyatörlerden farksız bir biçimde bizi temsil edebiliyor. İliştirilmiş çakalların umutlarını boşa çıkarabiliyor. Bilhassa Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu MÜSİAD’ın toplantısında yaptığı konuşmayla içimde umudu bir kez daha yeşertti. Bu darbe dönemini restorasyon süreci olarak yorumlaması bile son derece zekice. "Sanki altı asırlık Devlet-i Ali Osman Bakan Davutoğlu’nun sesinde, görüntüsünde dirildi. Bilcümle devlet adamları, âlimler onun söz söylediği alanın atmosferinde toplandı. Devlet, devlet olalı böyle hariciye nazırı görmedi" dercesine Türkiye Cumhuriyetinin Dışişleri Bakanıyla yek vücut oldu; onun gücüne güç kattı.
Siz bir vesayet dönemi düşünün devletin dışişleri bakanı ayakları yere basan cümleler kursun. Kendinden emin, inancı sapasağlam bir duruş sergilesin. Suriye’de öldürülen masum çocukların, mazlumların şehadetlerinin sesi olsun. Kurtarılan bir insan yetmiş beş milyon insan demektir desin ve bir ferdi bütün bir ülkenin merkezine koysun. Din, dil, meşrep, mezhep, ırk ayrımı yapmaksızın bütün ülkeyi ve hatta bütün dünyayı kucaklayan tavır sergilesin. Olacak şey değil. Böyle darbe zamanlarında “Buyurun efendiler, istediğiniz gibi at oynatın dış siyasette.’’ diyecek bir bakan beklenirdi değil mi; ama olmadı. Bir devlet adamı feraseti gösteren Sayın Ahmet Davutoğlu ve onun gibi nice bakanlarımız geleceğe yürüyüşümüzün önündeki engelleri kaldırıp “AK’’laştırarak devam edecekler.
İsimleri ya da evlatları suça karıştığı iddia edilen bakanlar da var. Onlar için ne diyeceksin denilebilir. Suçu ispat edilene, yargı vesayetten kurtulana, yargı mensuplarının adaleti kıl tartarcasına uyguladığı dönem gelene kadar konuşmak yersiz olur. Hırsızın hiç mi suçu yok diyen, olayın geri planını görmemeye gayret gösteren arkadaşlara ise yapacak bir şey yok. Yolsuzluk, hırsızlık asla hoş görülemez. Gerekeni yapılmalıdır. Ancak vesayet korosu konserini icra ederken hırsızı, yolsuzu çok da umursamıyordur, emin olabilirsiniz.”
Habervaktim Okuru Remziye Söbe / İstanbul
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.