Livaneli’nin Erdal Eren Vurgusu!

Livaneli’nin Erdal Eren Vurgusu!
Zülfü Livaneli’nin Kenan Evren’e dair röportajında Cumhuriyet gazetesi muhabirine söyledi “Hesabı şimdi Erdal Eren’e versin” sözleri üzerine çok bilinen bir yanlışa son vermemiz artık farz oldu.

Yıllarca bir dönem başbakan Tayyip Erdoğan’ın dillendirdiği gibi biz de “yaşı büyültülerek idam edilen Erdal Eren” efsanesi konusunda o dönemki darbecileri ve yargı mensuplarını suçlamıştık. Ancak yıllar sonra yazıp çizmeye ve araştırmaya başlayınca özellikle bu Erdal Eren meselesi konusunda kazın ayağının öyle olmadığı ortaya çıkmıştı. İlginç ama bu konuda şimdiye kadar iki kişi dışında kimseden işin doğrusunu duymuş değiliz.

Erdal Eren söz konusu olduğunda “idam edilmek için yaşı büyültülen çocuk” denmesi sadece 12 Eylül darbecilerini değil, iddianameyi hazırlayan dönemin Sıkıyönetim Askeri Savcısı başta olmak üzere kararı veren mahkeme heyetini ve idamı onaylayan Askeri Yargıtay Daireler Kurulu'nun üyelerinin tamamını da zan altında bırakmaktadır.

Oysa mahkeme dosyasına ve zanlının beyanlarına baktığınızda bu işte bir gariplik olduğunu görmemek mümkün değil. Tabii özellikle sol camia da bu konunun sömürü maksadıyla kullanıldığı için işin doğrusu pek dile getirilmiyor.

Şimdi adım adım olayı takip edelim;

30 Ocak 1980 tarihinde, Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) öğrencisi Mehmet Sinan Süner, bir çatışmada polis tarafından öldürülmüştür. Ölümünün ardından Halkın Kurtuluşu örgütü mensupları da 2 Şubat 1980’da Süner’in öldürülüşünü protesto için Hoşdere caddesinde toplanmış ve slogan atmaya başlamıştır.

Asteğmen Murat Kılıç komutasındaki 12 kişilik askeri tim bu gösteriyi dağıtma göreviyle müdahale için olay yerine gönderilmiştir. Araçtan inen askerler, slogan atan topluluğu dağıtmak ve göstericileri yakalamak için harekete geçince, kalabalık sağa-sola dağılmaya başlamıştır. Askerler, Reşat Nuri Sokağa doğru slogan atarak giden bir grubun peşine düşerler. Zaten sayıları göstercilere göre son derece dengesiz durumdadır. Gösteri de yıllar sonra olayı anlatan Erdal Eren’in avukatına göre 3000 civarı gösterici mevcuttur. Avukat önce askerler ihtar yapmadan ateş açmaya başladı dese de 12 kişilik tim ve göstericilerin sayısı düşünüldüğünde bu pek mantıklı görünmüyor.

Mahkeme belgesinde gerisi şöyle geçiyor:
“8 numaralı Ayyıldız apartmanının bahçesinde, sanık, elindeki tabancayla inzibat erlerine 3 veya 4 el ateş etti. İnzibat eri Zekeriya Önge yaralanıp yere düştü. Kalaslar arasında gizlenen sanık Erdal Eren, etrafının çevrilmesi üzerine ellerini havaya kaldırarak teslim oldu. Kalaslar arasında yapılan aramada tabanca bulundu. Er Zekeriya Önge, hastaneye kaldırılırken yolda vefat etti. Yapılan otopsisinde, sırtından mermi giriş deliği tespit edildi. Merminin, sanık Erdal Eren’in tabancadan atıldığı dair tereddüde yer verecek hiçbir durum bulunmadığı kanaatine varıldı.”

Mahkeme aşamasında Erdal Eren’in avukatları bu yargılamayı adeta propagandaya çevirmişlerdir. İşin ilginç tarafı bu sırada 12 Eylül darbesi daha yapılmamıştır bile.

Erdal Eren savunmasında “Biz devrimcilerin, alçakça katledilen yoldaşlara son saygı görevini yasaları da çiğneyerek yapması meşrudur. Bana ölüm cezası verebilirsiniz. Fakat bu ilelebet sürmeyecektir. Bir gün mutlaka sizin yerinizde halkımız olacak, sizi ve koruduğunuz düzeni yargılayacak ve doğru karar verecektir” gibi adeta ifadesini doğrulayan ve meydan okuyan ifadelere yer verirken, “faşizme ölüm, halka hürriyet” sözleriyle de savunmasına son veriyor.

Son sözlerinde ise mevcut anayasal düzenin devrim yoluyla yıkılması isteğine yaptığı göndermeyi görmek gerekiyor.

Avukatların yönlendirmesi ile yapılan bu siyasi savunmanın aleyhte olacağı açık olduğundan Erdal Eren bu defa olayın gerçekleştiği ana dair el yazısıyla bir savunma veriyor.  17 Mart 1980 tarihinde sunulan bu metinde (dava dosyasında 86ncı dizinde yer almaktadır) Erdal Eren şöyle diyor:

“Ben, bu olay içerisinde kasten bir eri öldürmedim. Benim, bu şartlar içinde bir eri öldürmek siyasi inancıma da terstir. Kaldı ki, eğer isteyerek öldürmüş olsaydım, bu öldürme olaylarını sürdürecek durumdaydım. Askerlerin hepsi hedef sınırlarım içerisinde olmasına rağmen ne öleni, ne de başkasını öldürme kastım olmadığından ateş etmedim.”

Avukatların Erdal Eren’i nereye sürüklediği ve ilk ifadesi ile oluşan zıtlığı gördünüz mü?

Erdal Eren, Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından bu savunması uygun bulunmayarak 19 Mart 1980 tarihinde idam cezasına çarptırılmıştı. Yani darbeden nerdeyse 6 ay önce.

Erdal ise kimliğine göre bırakın yaşını büyültmeyi 2 Şubat tarihinde de 18 yaşını 4 ay 7 gün geçmişti.

İdam cezası verilip iş temyiz aşamasına gelince avukatlar bu işte kendi savunma hatalarının da olduğunu görerek mi yaptılar bilinmez “yaşı küçük iddiasını” dile getirirler: “Erdal Eren’in nüfustaki doğum kaydı 25 Eylül 1961’dir. Ancak, fizyolojik yapısı itibariyle 18 yaşından küçük olduğu, bu nedenle gerçek yaşının tespiti için kemik grafilerinin çekilerek tıbbi tespit yapılmasının gerekli olduğu.”

Ezcümle “Erdal Eren suç tarihinde 18 yaşından küçüktür, bu neden idam cezasına çarptırılamaz” demeye getiriliyordu. Bir U dönüşü daha gelmişti.

Yılar sonra avukatı bu noktayı Bugün gazetesinde şöyle dile getirecektir:

“Dosyadaki belgelere göre doğumu 25 Eylül 1961, evde doğmuştur. Nüfus kaydı memleketi Şebinkarahisar’dan telgrafla sorulmuştur. Telgrafta ne bir imza ne de tanık olabilecek bir isim vardır. Babası Ahmet Eren, Erdal dünyaya geldiğinde Şebinkarahisar kazasının bir dağ köyünde öğretmendir. Okulların açık olması ve ulaşım güçlüğü nedeniyle öğretmen babanın şehre inip nüfusa yazdırması mümkün olmamıştır. Şehre indiğinde oğlunu okula ve askere erken gitmesi için 6 ay kadar büyük yazdırmıştır. Erdal Eren’in doğumu 1962 Mart ayıdır.
Yargıtay kararlarına göre ceza davasında yaş konusunda itirazlar varsa kemik grafilerinin çekilmesi, sonra anne-babanın dinlenmesi gerekmektedir. Ayrıca dosyanın adli tıbba gönderilerek yaşının tespiti gereklidir. Sıkıyönetim 1 No’lu Askeri Mahkemesi bu talebimizi, “Sanığın dış görünümü ve tahsil durumu dikkate alındığında” gerekçesi ile reddetmiştir, yaşı konusunda tek bir işlem yapılmamıştır.”

Askeri Yargıtay Daireler Kurulu 1980/111 numaralı Askeri Yargıtay dosyasında da görüleceği üzere “doğum tarihinde bir ihtilaf olmadığı” gerekçesiyle bu iddiaya itibar etmemiş ve cezayı onaylamıştır.

İdamdan 16 saat önce onun son fotoğrafını çeken kişi Savaş Ay, son röportajını yapan ise Emin Çölaşan’dır.

Erdal Eren, Savaş Ay’ın anlatımına göre olay şöyle gelişmiştir;

“Sonra bizi yemekhaneye götürdüler. Orayı fotoğraflayacağız. Subaylarla erlerin aynı yerde yemek yediklerini gösterecekler bize. Önce komutan tadıyor yemekleri. Bir şey olsa komutan gidecek önce. Subayların oturduğu masaya doğru baktım. İçlerinden birini görünce çok şaşırdım. Tabii o da. Bana, beni tanıma gibisinden işaret yaptı. Sonra bir biçimde yan yana geldik. Bana eğildi ve fısıldadı; ‘Yarın Erdal Eren’i asacaklar!’

İdam mahkûmlarının kaldığı bloklara getirdiler en sonunda… Yan yana üç hücre var. Birinin diğerlerinden bir farkı var; ampulü dışarıda yanıyor. Kabloyu hücrenin içine sokmamışlar. Kabloyu söküp kendine elektrik vermesin diye yapmışlar bunu. O hücre Erdal Eren’in hücresiydi işte. İsa Armağan, Mustafa Pehlivanoğlu’nun yanındaki hücre. İki ülkücü, bir devrimci…Erdal’ın hücresinin kapısını açtılar. Karaltıyı gördüm ben. Erdal arkasını bize dönmüş, yüzü duvara bakıyordu. Talimat böyleymiş. Komutan gelirse arkan dönük tutuluyorsun. Komutan içeri girip seslendi: ‘Erdal yüzümüze bakabilirsin!’ Bunu üç kere söyledi. Bu da talimatlar gereğiymiş. Erdal bize döndü. Bir komutan ve biz... Dört kişiydik hücresinde. Emin Çölaşan kilitlendi kaldı Erdal’ı görünce, çok etkilendi. Benim de muhabirlik sürecim olduğu gibi bu tür olaylar üzerine ama yarın asılacağını bildiğin bir ‘çocukla’ karşı karşıyasın. Çorum, Kahramanmaraş, Sivas, Malatya, 1 Mayıs olayları, infazlar, kahve taramaları… Bütün bu olayların içinde gazetecilik yapıyorum. Afrika’da kabile savaşlarını da gördüm. On binlerce insanın bir kerede nasıl doğrandığını kareledim. Erdal’a sordum; ‘Bizimle duygularını paylaşır mısın Erdal?’ Bana bir baktı Emin Abi ve koluma vurdu. Hani ‘burada soruları ben sorarım’ havasında. Doğru da aslında. Muhtemelen kimin ne yapacağı, hangi görevi üstleneceği yazılmıştı. Ama ben iyi ki de sormuşum. Yanıtladı Erdal: ‘Beni ibreti âlem için asacaklar. Çünkü hiçbir savunmamı ve söylediklerimi dikkate almadılar. Karar verilmiş. Tamam, erin bulunduğu tarafa doğru bir el sıktım ama vurulan er yüzüstü düştü. Mermiyi benden yese arkaya doğru düşmesi gerekirdi. Arkadan vurulmuştu. Hem de iki mermiyle. Arazi davamız vardı; benim yaşımı büyüttüler; ben 17 yaşındayım 18’ime tamamlamadım! Kemik raporum ortada, bunu dikkate almadılar! Beni burada bitki hâline getirtmek istiyorlar. Ailemle görüştürmüyorlar, gazete bile okuyamıyorum. Çözmek istiyorlar. Halkımı korumak için yaptım. Kitlemi korumak görevini üstlenmiştim, bunun için canımı bile verirdim.’ Başbakan hani söylüyor ya; ‘Diklenmeden dik durmak!’ Erdal aynen öyleydi. Son derece ağırbaşlı, bu kadar tertemiz bir yüz. Düşün 17 yaşında çocuk karşında duruyor. Yakası kürklü bir palto var üstünde. Ekim ayı. Nasıl soğuksa o hücre. Konuştuk yatağının üzerinde. Sonra çıktık. Bitmişiz hepimiz duygusal olarak. Emin Çölaşan bana dedi ki; ‘Yahu kardeşim karşında idam edilecek bir adam var, ona sorulur mu böyle bir durumda duyguların ne diye?’ Dedim ki; ‘Gazeteci duygularını erteleyen adamdır! Şimdi ağlayacağız! Şimdi kafamızı duvarlara vuracağız. Bizim duygulanma hakkımız yoktur! Gazete bizi buraya duygulanmaya göndermedi! Onu son görenler bizleriz. Bak neler çıktı; vasiyetini yazdırdı bize!’ Neyse, İstanbul’a geri döndük… Gazeteye geldim. Açtım sayfaları… Flaş, flaş, flaş… Erdal Eren bu sabaha karşı idam edildi! Odaya kapanıp çöktüm. İki saat ağladım.”

Şimdi yukarıda ki aktarılana göre Erdal Eren ne diyor, bir el ateş ettim; mahkemeye sunduğu el yazısıyla yazılan ve yukarı da aktardığımız belge ise Erdal Eren ise şöyle diyor;

“Ben, bu olay içerisinde kasten bir eri öldürmedim. Benim, bu şartlar içinde bir eri öldürmek siyasi inancıma da terstir. Kaldı ki, eğer isteyerek öldürmüş olsaydım, bu öldürme olaylarını sürdürecek durumdaydım. Askerlerin hepsi hedef sınırlarım içerisinde olmasına rağmen ne öleni, ne de başkasını öldürme kastım olmadığından ateş etmedim.”

Görünüşe göre ilk başta yapılan siyasi savunmalar, öldürülen kişinin vuran kim olursa olsun asker olması, yukarı da anlattığımız gibi fahiş bilgi çelişkileri ve gerçek yaşının küçük olduğu konusunda hiçbir kanıt olmayışı onu adım adım idama sürüklemişti. Avukatı “anne babası çağrılmalıydı” diyor ancak şunu da düşünmek gerekiyor ki mahkemeye çağrılsalar ne diyeceklerdi ki? “Oğlumuz yalan söylüyor” diyecek halleri yoktu. Adım adım idam cezasına giden evlatlarını kurtarmak için gerekirse yalan yoluna da başvurmayacaklarını kim iddia edebilirdi ki? Kaç tane anne baba oğlu asılmasın diye bu yalanı söylemekten imtina edebilirdi günümüz de?

Ancak olayın tamamını okuduğunuzda bu yaş büyültme olayının tamamen efsane olduğu ortaya çıkıyor. Üstelik bir yaş büyültme varsa bile bunu yapan darbeciler değil, mahkeme hiç değil ve bizzat Erdal Eren’in ailesi yapıyor.

Habervaktim.com Özel

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.