"TSK, Peygamber Ocağı anlayışından uzaklaşıyor"

"TSK, Peygamber Ocağı anlayışından uzaklaşıyor"
TSK'nın "Peygamber Ocağı" anlayışından uzaklaştığını belirten MÜSİAD Ankara Şube Başkanı Hüdaverdi Çakır, CHP'ye "Devlet adamı erdemli olmalı" göndermesinde bulundu.

Müstakil Sanayici ve İş Adamları Derneği (MÜSİAD) Ankara Şube Başkanı Hüdaverdi Çakır, aylık gündem değerlendirmesinde çarpıcı yorumlarda bulundu. “Golfçü Paşa” ve ardından Vakit’in ortaya çıkardığı “Helikopterli Piknik Skandalı” haberleriyle eleştiri yağmuruna tutulan Genelkurmay’a bir tepki de Çakır’dan geldi. Peygamber ocağı anlayışından hızla ve arzuyla uzaklaşan bir zihniyetin varlığına dikkat çeken Çakır, devlet adamlarının adil, dürüst ve erdemli olması gerektiğini söyleyerek CHP’de yaşanan son rozet takma törenine de gönderme yaptı. 

MÜSİAD Ankara Şube Başkanı Hüdaverdi Çakır, aylık gündem değerlendirmesinde Meşhurlar ve Meçhuller başlığıyla kaleme aldığı yazısında Genelkurmay’ı ve CHP’yi sert bir dille eleştirdi. Devletin ayakta kalmasını sağlayan iki dinamiğin varlığına dikkat çeken Çakır, bu dinamikleri Meşhurlar ve Meçhuller olarak tanımladı. Meşhurları, yazılı ve görsel basından takip edebildiğimiz, devleti yöneten veya yönetmeye aday olan devlet adamları olarak tanımlarken Meçhulleri ise devletin ayakta durması için dua eden, Rabbe gözyaşı döken, Allah’ın hatırını saydığı kimseler olarak tanımladı. Meşhurları soy kütüklerine kadar tanıdığımızı vurgulayan Çakır, Meçhulleri ise “Onları sadece görmek isteyenler görebilir. Onlar sabahlara kadar Allah’a el açıp dua ederler. Bu millet için devlet için, din için, bayrak için gözyaşı dökerler. Devletin ayakta kalmasında gizli rolü oynayan onlardır. Sabahlara kadar Allah’a el açan devletine, milletine zarar gelmemesi için gözyaşlarıyla dua eden onlardır. Onlar hatırlı kişilerdir. Allah onların hatırını saydığı için boğazımızdan lokma geçmektedir. Allah onların hatırı için bizlere huzurlu ve mutlu bir yaşam bahşetmiştir. Onların hatırıdır bizlere rahat soluk aldıran. O hatır olmasaydı, camilerimizden semaya ezan sesleri yükselebilir miydi? Kılabilir miydik namazımızı düşmanın kirletemediği bu temiz topraklarda? Analar bebeklerini emzirebilir miydi düşmanın gölgesinden uzakta?” şeklinde tanımladı. 

“ONLARA ÜNİVERSİTELER, KIŞLALAR, ORDU EVLERİ KAPALI”
Çakır, devletin varlığını sürdürebilmesi için Allah’a el açan Meçhullerin bazı çevreler tarafından tanınmadığını dile getirerek şöyle devam etti: Ama çok şey borçlu olduğumuz o meçhullere, o hatırlı insanların hatırlarını saymanlar var. 
Devletin varlığının asıl dinamikleri olan meçhullerin, kızlarını, eşlerini, çocuklarını, vatan topraklarının savunulduğu yerlere, askeriyelere, ordu evlerine hatta üniversitelere almayan zihniyet, onları inkâr eden bir düşünce yapısı, peygamber ocağı felsefesinden hızla ve arzuyla uzaklaşan bir anlayış var.
Ve şimdi soruyorum?
Meçhullerin gözyaşı olmasaydı, bu kanlı coğrafyada, terörle, dış lobilerle, ekonomik krizlerle ve iç çatışmalarla çalkanan ülkem ayakta kalabilir miydi? Meçhullerin duaları olmasaydı camilerden semaya yükselen ezan sesiyle uykumuzdan uyanabilir miydik? 

İşte Çakır’ın insanı derinden etkileyen köşe yazısının tam metni:

MEŞHURLAR VE MEÇHULLER 

Son aylarda Türkiye’de ve dünyada yaşanılanlara baktığımızda gerilim filmlerini anımsatan bir süreçten geçtiğimizi görüyoruz. Dünyayı etkisi altına alan küresel kriz, dövizin dalga dalga yükselişi, terör olayları ve Cumhuriyet tarihinin en büyük davası olarak tanımlanan Ergenekon duruşması…

Son süreçte yaşanan küresel kriz, Ergenekon davası ve terör olayları Türkiye’nin gündemini belirledi.

Mortgage kredilerinin yapısının bozulması, faiz yapısının uyumsuzlaşması, konut fiyatlarındaki balon artışlar gibi benzeri nedenlerle ortaya çıkan ve dünyayı kasıp kavuran küresel kriz, Türkiye’de de kendisini hissettirdi.  

 Basit bir bomba ihbarı ile başlayan soruşturma sonucunda nasıl büyük bir tehlike atlattığımıza millet olarak şahit olduğumuz Ergenekon Davası’nın duruşmalarına başlandı. 

Devletin her kademesine çöreklenmiş bir grup darbe tutkununun neler yapmak istediğini okudukça irkilmemek elde değil. 

Öte yandan masum vatandaşlarımızı hedefleyen canlı bomba denilen canilerin tüyler ürperten planları. Günahsız insanları, çocuk, kadın, yaşlı demeden öldürmeye programlanmış insan görünümlü robotların eylem planları da gerçekleşmeden son buldu.

Peki, dünya üzerinde kaç ülke böylesine hareketli bir gündeme sahip? Onca yaşanan tehdide karşı bu ülke nasıl dimdik ayakta kalabiliyor?
 
Küresel krizin yanı başında yaşandığı, terör olaylarının hayatın bir parçası halini aldığı bir coğrafyada devletin dimdik ayakta durmasını sağlayan güç nedir? 

Devlet politikası ya da güvenlik güçlerinin başarısı mıdır?  

Güvenlik güçlerimizin başarısı ve gayreti, politikada alınan doğru kararlar tabi ki Türkiye’yi güçlü kılan unsurlardır. Ancak böyle dinamik bir coğrafyada, bir devletin ayakta kalabilmesi için bu unsurlar tek başına yeterli midir? 

Devletin varlığını, milletin huzurunu sağlamak öncelikle adalet dağıtan, dürüst ve erdemli devlet adamlarıyla gerçekleşir. En önemlisi; devlet adamı adalet dağıtan el olmalıdır. 

“Adil, bilgili ve başarılı idareciler; hısım ve akrabalarına olduğu kadar, hasım ve düşmanlarına da yumuşak kalpli ve şefkatli olanlar; aile fertleri kalabalık olduğu halde harama el uzatmayan, haramdan uzak kalmaya çalışanlar cennet ehlidirler” 

Kim diyor? 

Yüce Peygamberimiz Hz Muhammed (SAV)

Peygamber efendimizin buyurduğu gibi, adaletli, şefkatli ve haramdan uzak kalan yöneticilerle devletimiz şer odaklarından uzak kalacaktır. 

 Tıpkı, adalet timsali Hz Ömer (R.A) gibi 
 
Bir devlet yöneticisinin, haramdan korkan bir tüccarın örnek alması gereken ilk isimdir o. 

Onun İslam dini ile tanışmadan önceki hayatı, İslam’dan sonraki hayatından çok farklıdır. Bu nedenle onun hayatından alınacak o kadar çok ders var ki!

Hz Ömer, İslam ile tanışmadan önce sert ve merhametten uzak bir kişiliğe sahipti. Bir gün emrettiği görevi zamanında yerine getirmeyen kölesini saatlerce sopa ile dövdükten sonra bırakır ve acılar içinde yalvaran köleye şöyle seslenir:

“Sanma ki sana merhamet ettiğimden değil; yorulduğum için seni bırakıyorum”

Aynı Ömer, İslam ile tanıştıktan sonra halifeliği döneminde dere üzerine inşa edilen ahşap köprünün aralıklı ve boşluk barındırması nedeniyle bu boşlukların tekrar doldurulmasını emreder ve gerekçesini ise şöyle açıklar: 

“Buradan geçecek olan keçi ve koyunların ayakları bu boşluklara takılabilir. Hayvanların ayakları incinirse bunun hesabı Ömer’e sorulur”  

İslam dininin özü Ömer’in bu kıssasında yatmaktadır. Adalet dağıtmakla yükümlü idarecilerin, haramdan kaçan ve bir gün hesap gününün geleceğini aklından çıkarmayan tüccarın ve tüm Müslümanların özümsemesi gereken bir kıssadır bu. 

Vatan için, millet için, din için ve devletin varlığı için adalet dağıtmakla yükümlü olan devlet adamlarımızın dışında bir başka güç yok mudur peki? 

Tabi ki vardır! 

Devlet adamlarımızın devlet için çalıştığını biliyoruz. Onların varlığından isim isim haberdarız. Soy kütüklerine kadar onları tanıyoruz. 

Onlar bu özellikleriyle meşhurlardır! 

Ya isimlerini bile bilmediğimiz. Varlığından habersiz olduğumuz. Kim olduklarını ve nerede yaşadıklarını bilmediğimiz. Ama bu devlet için, bu millet için, bayrak için, Rab için gözyaşı döken meçhuller. 

Devletin ayakta kalmasında gizli rolü oynayan onlardır. Sabahlara kadar Allah’a el açan devletine, milletine zarar gelmemesi için gözyaşlarıyla dua eden onlardır. Onlar hatırlı kişilerdir. Allah onların hatırını saydığı için boğazımızdan lokma geçmektedir. Allah onların hatırı için bizlere huzurlu ve mutlu bir yaşam bahşetmiştir. Onların hatırıdır bizlere rahat soluk aldıran. O hatır olmasaydı, camilerimizden semaya ezan sesleri yükselebilir miydi? Kılabilir miydik namazımızı düşmanın kirletemediği bu temiz topraklarda? Analar bebeklerini emzirebilir miydi düşmanın gölgesinden uzakta?

Ama çok şey borçlu olduğumuz o meçhullere, o hatırlı insanların hatırlarını saymanlar var. 

Devletin varlığının asıl dinamikleri olan meçhullerin, kızlarını, eşlerini, çocuklarını, vatan topraklarının savunulduğu yerlere, askeriyelere, ordu evlerine hatta üniversitelere almayan zihniyet, onları inkâr eden bir düşünce yapısı, peygamber ocağı felsefesinden hızla ve arzuyla uzaklaşan bir anlayış var.

Ve şimdi soruyorum?

Meçhullerin gözyaşı olmasaydı, bu kanlı coğrafyada, terörle, dış lobilerle, ekonomik krizlerle ve iç çatışmalarla çalkanan ülkem ayakta kalabilir miydi? Meçhullerin duaları olmasaydı camilerden semaya yükselen ezan sesiyle uykumuzdan uyanabilir miydik? 

Değerli dostlarım;

Meçhullerin gözyaşları, duaları ve hatırları, meşhurların adaleti, gayreti ve kuvveti oldukça, güzel ülkem, daha çok ekonomik krizlerin ve terör belasının üstesinden gelecektir!

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.