Ahlâk-Fazilet-İrtica ve Âkif

Ahlâk-Fazilet-İrtica ve Âkif
Vatan şairi merhum Âkif, vefatının 72. yılında anılıyor. İşte Eğitimci Yazar Muhittin Atıcı'nın kaleminden Mehmed Akif:

Mehmed Âkif - 1 (Ahlâk-Fazilet-İrtica ve Âkif)  

Nesebi (soyu):

Mehmed Âkif’in babası; o zaman Osmanlı sınırları içinde bulunan Kosova vilâyetinin İpek sancağına bağlı Fosiça köyü eşrafından Nureddin Ağa’nın oğlu Mehmed Tahir Efendi’dir.

Mehmed Tahir Efendi; ilme âşık olan babası Nureddin Ağa’nın teşvikiyle, İpek’te başladığı tahsilini tamamlamak üzere İstanbul’a gelmiştir. Burada Yozgatlı Hoca Mahmud Efendi’nin talebeleri arasına girerek, bu ilim deryasından feyz ve icazet alıp Fatih Medresesi’ne müderris olarak atanır. Mehmed Tahir Efendi; çevresinde gerek ilmî, gerekse insanî bakımdan çok takdir görüp, “İpekli Tahir Efendi” olarak ün yaptı. 

Mehmed Âkif’in annesi Emine Şerife Hanım, Tokat’ta doğmuş olmakla beraber, annesi Buharalı bir zatın kızı ve babası da Buhara’dan gelen bir zat olduğu için Buharalı sayılabilir. Çevresinde ileri derecede iffet sahibi ve yüksek karakterli olarak tanınan Emine Şerife Hanım, kendisi gibi çevresi tarafından takdir gören Mehmed Tahir Efendi ile evleniyor. Bu evliliğin meyvesi olarak, 1873 yılında Mehmed Âkif dünyaya geliyor. Âkif 15 yaşında iken babası, 53 yaşında iken de annesi vefat ediyor.

Sözü ve özü bir şair:

Hiçbir şair; Âkif kadar, olduğu gibi görünmek cesaretini kendinde bulamamış ve sözünü özüne bu derece uydurmaya muvaffak olamamıştır. Eserlerinde görülen samimilik bundandır. Manzumelerin, en ileri vasıflarından biri de şüphesiz sözü ile özünün bir oluşudur. İnandığı ve hak bildiğini dosdoğru söylemekten ve karşısındakine de inandırmak istemekten ileri gelen bu samimiliktir ki, onun manzumelerine coşkun bir belâgatin heyecanını katmaktadır. 

Ahlâk ve fazilet:

Âkif’e göre ahlâk, ancak dinle birlikte yürür. Âkif, dinsiz ahlâka inanmaz. Lâkin cahil dindara da dinsize olduğu kadar düşmandır. Müslümanların perişanlığını; ahlâksızlıkta, cahillikte, nifakta ve dinin zaafında bulur. Âkif’in dinî meselelerde, yalana asla tahammülü yoktur. O, din-iman ve ahlâk terennüm eden, dinî telkinlerini nazım lisanı ile icra eden bir şairdir. Âkif, hiçbir zaman şiirde sanat aramadı. Aşağıdaki mısralarda olduğu bibi, mesaj vererek faydalı olmaya çalıştı.

“Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum,

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum.”


İstiklâl Marşı; İstiklâl Harbi’nin manevî cephesinde yapılmış büyük ve muzaffer bir taarruzdur. O zaman Millî Mücadele’nin mutlaka zaferle sonuçlanacağına inanmış olanlar, yani sağlam iman sahipleri bile, İstiklâl Marşı’ndan manevî kuvvet almışlardı. Âkif, yürekleri çelikleştiren İstiklâl Marşı’nı kaleme almak suretiyle, İstiklâl Harbi’nin manevî cephesinde dövüşen kahramanlardan biri olmuştur. 

Mehmed Âkif’in en büyük meziyeti, her mısrasını inanarak yazmış olmasındandır. Onun içindir ki meselâ İstiklâl Marşı, hiçbir babayiğit tarafından benzeri dahi yazılamayan alev gibi bir şiirdir. Âkif, İstiklâl Marşı’nı kaleme almakla, kendisi ölmüş olsa da, bu ölümsüz eseri sayesinde ebediyen yaşayacaktır.

İrtica ve Âkif:

Ümmetçilik, İslâm Birliği ideali, şeriatçılık ve bunların Âkif’le olan alâkası söz konusu olunca, irtica meselesi de hemen akla gele bir husustur. Bir kısım aklıevvellerin; eski hayat ve yaşam tarzına geri dönme manasındaki irtica ile Âkif’i suçlamaları, elbette ki tamamen yersiz ve maksatlıdır. Zira o; eskiye kayıtsız-şartsız kör bir taassupla değil, akla ve İslâm’a uygun değerli tarafları ile bağlıydı. Bunu bir yazısında açıkça şöyle dile getirir: 

“Eski, eski olduğu için değil, faydasız olduğu için atılır. Yeni, yeni olduğu için değil, faydalı olduğu zaman alınır.” Maziye bağlılık ve saygıyı, ecdadın ortaya koyduğu emsalsiz eserlere hayran olmayı, Allah’a, Kur’an’a ve Peygamber’e îmanı mürtecilik sayınca; “Mürteciyim hamdolsun.” demekten kendini alamaz. Böylece irtica ve mürteci yaygaralarına rağmen, inanç ve amelinde, davranışlarında bir değişiklik yapmayacağını, şamataların anlamsız olduğunu söylemek ister. Zulmü alkışlamamanın, zalimi sevmemenin, gelenin keyfi için geçmişe sövmemenin, ecdada saldıranlara müsaade etmemenin, Hak namına haksızlığa tapmamanın irtica olamayacağını haykırır ve şöyle der:

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem,

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Biri ecdadıma saldırdı mı hatta boğarım…

Boğamazsam hiç olmazsa yanımdan kovarım.” 


Evet, Âkif İslâm ahlâkının kazandırdığı faziletlerle süslü vicdanını insaf düsturuyla kullanıyor. Bu bakımdan, yakından tanıdığı İslâm medeniyetinin, Ortaçağ’ı manevî bir güneş gibi aydınlatışını, takdir etmenin adı irtica da olsa, o buna razıdır. Çünkü aradığı, ne devrimbazların memnuniyeti, ne de taklitçi garpperestlerin sempatisidir. Aradığı Hak’tı, gerçekti, dürüstlüktü ve de vatanperverlikti. 

Sonuç olarak söylemek gerekir ki, Ortaçağ’ı ilim ve insanlık ışığıyla nurlandırmış, beşeriyeti vahşetten medeniyete çıkarmış olan İslâmiyet’in doğuş yıllarını aramak ve tekrar canlanmasını, İslâm dünyasının o ruhla yeni baştan yoğrulmasını istemek; irtica, gericilik ve yobazlık değildir. Asıl yobazlık; bu kadar mâsum bir arzuyu, kendi heva ve heveslerine uymadığı için, “irtica hortlatmak ve gericiliği uyandırmak” olarak görmektir.

Yaşadıkça gençleşen, bütün zaman ve mekânı birden kuşatan ve ruhunu Allah’ın izniyle kıyamete kadar ulaştıracak olan son Peygamber’in ebedî mucizesi Kur’an’ı sevmek, ona canı gönülden bağlanmak ve ilme verdiği öneme inanmak irtica ise, Âkif gerçekten büyük bir mürtecidir.  

Selâm ve saygılarımla…

Muhittin Atıcı

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.