Hürriyet-İlim ve Âkif-2
Mehmed Âkif - 2 (Hürriyet-İlim ve Âkif)
Âkif, hürriyet taraftarıdır. İster ki, bütün insanlar aynı haklara sahip olarak hür olsunlar. Bu bakımdan istibdat, baskı ve zulmün aleyhinde şiirler yazmış, hep hürriyet istemiştir. Bu arzusunu, hürriyet için bayram yapıp sevinen çocukları, aşağıdaki mısralarda büyük bir şevkle anlatır.
“Her çocuk bir kocaman bayrak edinmiş geliyor;
“Yaşasın!” sesleri göklere kadar yükseliyor.
Görerek yapma değil hem, ne tabii tavırlar!
Şu yumurcaklara bak: Sanki ezelden hürriyetçiler!
Bağırın haydi çocuklar… Yaşasın hürriyet!”
Ancak unutulmamalıdır ki, Âkif’in istediği hürriyet, İslâmî esas ve insanî düsturlarla sınırlandırılmış ve insana yakışır hürriyettir. Başıboşluk, vurgun, adam öldürmek, hak ve hukuku tarumar etmek, onun nazarında hürriyet değildir.
İnsan, kendi içinde taşıdığı ihtiraslar, korkular, riya ve kibirler ile hürriyetini bizzat kendisi sınırlandırıyor. En kötü ve amansız esaret te işte budur. Hakikaten insanın nefis ve şeytana esareti, bir gizli esirliktir ki, farkına bile varılamadığı için kurtuluş imkânı çok azdır. Bu şekilde kendi kendisinin esiri olan insana, dışarıdan hürriyet bağışlamak faydasızdır. Kanun ve emirlerle, dışarıdan verilen hürriyet, insanı ancak haricî esaretten kurtarır. Hiçbir zaman kendi içindeki esaretten çekip çıkaramaz.
Âkif, 1908 hürriyetinin, ihtirasları nasıl başıboş bıraktığını ve cemiyeti nasıl korkunç bir anarşiye sürüklediğini tasvir ederken; Sadece hürriyeti ilân ile bir netice alınamadığını, hürriyet fikrinin halka hazmettirilmesi lâzım geldiğini söyler ve şöyle bir beyitle duygularını dile getirir.
“Sade hürriyeti ilân ile bir şey çıkmaz,
Fikrî hürriyeti, hazmettiriniz halka biraz.”
Hürriyete giden yol budur. Bu yolu takip etmeyenler, fıtrat kanunlarını zorlamış olur. Nitekim yakın bir geçmişte Amerika’da zencilere verilen hürriyet hazmettirilemeden, kanunla verilen bir hürriyet olduğundan netice alınamamış, zenci köleler, eski efendilerinin emrinde çalışmayı tercih etmişlerdi.
Evet, kanla sulanmış, hele en masum hürriyetleri için, kanı dökülmüş bir hürriyet şehidinin kanıyla sulanmış toprak, daha da kuvvetleniyor. Zamanı belirsiz olsa da, en aziz bir tohum olarak toprağa attığımız gövdelerin uğruna öldüğü ideali fışkırtacak kadar kuvvetleniyor. Bir gün mutlaka dirilecek, gıdası şehit kanı olan ulvî idealler… Zira “Şehidin mirası zaferdir.” ki, Cenabı Hak, bu dünyada hiçbir mâsumun kanını heder etmez. Yoksa insan bu İlâhî kanunu da mı yırtacaktır… Diyerek bu konudaki duygularını aşağıdaki beyitle dile getirmiştir…
“Hangi mâsumun olur hûnu bu dünyada heder?
Yoksa kanun-u İlâhîyi de yırtar mı beşer?”
İlim ve Âkif:
Âkif, bazı yanlış anlayanların aksine, tam bir medeniyet ve ilim taraftarıdır. Geri kalışımızın en büyük sebebi olarak bilgisizliğimizi ve cehaletimizi gösterir. Hatta cahillik yüzünden ne din, ne namus kaldı diye feryat eder.
Günümüzde İslam dünyasını; alçak bir cereyan olan cehalet seli meçhul girdaplara sürüklüyor. Bu derde okulsuz ve ilimsiz çare bulunamaz. Çünkü İslâm milletlerinin hiç biri, ilim şöyle dursun, okur-yazar bile değildir. Hâlbuki ilim asrındayız. Öyleyse dilimizi ve vatanımızı korumak için olsun, okur-yazar olacaktık, ilim sahibi olmaya gayret edecektik. Çünkü dinin anlaşılması, vatanın korunması ve milletin yücelmesi de ilme bağlıdır.
Âkif’in ideal Müslüman Türk’ü; elinde asa, belinde divit, başında sarık ve sırtında yedek, beş on deste çarık olduğu halde, altı aylık yolu, dağ taş demeden aşar gider, Çin’de de olsa, ilmi arayıp bulur.
Ancak gençlere asrın ilimlerini öğretirken, mukaddesata çok hürmet göstermelerini sağlamayı da unutmamalıyız. Yani, ilimle îman kucaklaşmalıdır. Ecdadımız, camilerin etrafında yaptıkları medreselerle, ilmi dine en güzel bir şekilde hürmet ettirmişler, bu suretle de yücelmiş ve yücelmişlerdir.
Âkif, bu konuda:
“Evet, medaris, o vahdet sarayı muhteşemin,
Önünde, hürmetidir dine her zaman ilmin.”
Diyen büyük şair, tatbik imkân ve kabiliyetinden yoksun olarak yapılan nazarî tahsilin yarar sağlayacağına inanmaz. Ona göre, ilmin kıymeti; amelî ve tatbikî oluşu iledir. Fakat bu gerçekleri okuyup dinleyen pek azdır.
Hâlbuki dinimiz ilim dinidir. Bir yabancı yazarın dahi; “Hıristiyanlar âlim oldukça Hıristiyanlıktan, Müslümanlar cahil oldukça Müslümanlıktan çıkarlar.” sözü ile gayet veciz olarak açıkladığı gibi İslâmiyet, “cehalet denilen yüzkarası ile” kesinlikle bağdaşmaz. “En evvel öldürülecek hakiki hasmımız, İslâm’a çöken kapkara kâbus, düşmanları bizden üstün eden ajan, cehaletten başkası değildir.” diyen Âkif, bu konudaki duygularını şöyle dile getirir:
“Eyvah, bu zilletlere sensin yine illet…
Ey derd-i cehalet, sana düşmekle bu millet,
Ey hasmı hakikî, seni öldürmeli evvel;
Sensin, bize düşmanları üstün çıkaran el.”
Bütün bunları bilen ve düşünen Âkif, millete bir alârm keskinliğindeki seslenişiyle, âdeta yalvarır ve milletin bu uğurda kurban gitmemesini ister. Âkif, istikbalin silahının ilim olacağını, yarım asır öncesinden anlar, himmetleri o istikamette teşvik eder ve “Asır ilim asrıdır. Hâkimiyet ilmin eline geçmiştir diye feryat eder. İlim ve irfanı kazanmanın tek yolu çalışmaktır. Diğer Avrupa milletleri gibi, fen ve teknikte ilerlemenin, yükselmenin tek çaresi; bilerek, anlayarak ve metotlu çalışmaktır. Gerçekten ilim mücahidi olan Avrupalılara bakın, onlar yerlere kanaat etmiyorlar. Havaya hükmediyorlar, hatta atom ve uzaya hizmet ediyorlar.” diye yarım asır öncesinden seslenir Âkif…
Bu kadar ileri görüşü ve çağımızın en esaslı metodu olan iş bölümünü, ta o zamandan savunacak kadar da gerilik ve tembellik düşmanı olan Âkif’i, bazılarının gerici görmesi, onun ruhunun ne kadar sonsuz bir yarına sarkmakta olduğunu fark edemeyişlerindendir.
Âkif; ilimle îmanın, kafa ile kalbin el ele verdiği devirler, bizim tarihimizde de bulunduğunu söyler ve Süleymaniye Camii’ni, bu anlayışın muhteşem bir timsali olarak tasvir eder ve şöyle der:
“Dur da mâ’buduna yükselmek için ilme basan,
Mâbedin halini gör – işte serapa îman…”
Selâm ve saygılarımla…
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.