Bir Sütçü İmam olayına hazır mıyız?

Bir Sütçü İmam olayına hazır mıyız?
28 Şubat döneminin İçişleri Bakanı Meral Akşener MGK’da konuşur: “Biraz önce seyrettiğimiz filmdeki bütün sarıklıları ve çarşaflıları polis şakır şakır toplar. Bu konuda hiçbir problemimiz yok. Karakollara, hatta koltuğunun altına dosya verir,

FATİH UĞURLU'NUN YAZI DİZİSİNDEN...

28 Şubat’ın üzerimize karabasan gibi çöktüğü günler... Tanklar Sincan’da yürüyor. Her gün adı Hürriyet olan fakat hürriyetleri savunamayan gazetede adını açıklamak istemeyen paşalar, padişahlar hükümeti tehdit eden demeçler yayınlatıyor. Başbakanın Milli Güvenlik Kurulu’nda tahkir edilmeye çalışıldığı, boncuk boncuk ter döktüğü, gerçekdışı yayınlarla hakarete maruz kaldığı, “Hükümetin adı var, kendi yok” bir duruma getirilmek istendiği günler. 

AKŞENER’İN CESARETİ
İçişleri Bakanı; bir kadın: Meral Akşener. Tansu Çiller’in siyasi hayatımıza armağanı olan Akşener, o günlerde, söylediği sözün arkasında duruşu, cesareti ile pek çok erkekte bulunmayan bir tavır sergilemişti. O günlerin olağanüstü şartlarında o da polise hakim değildi. Erbakan’ın başbakan olduğu bir ülkede sokaklardan sakallı erkekler, çarşaflı kadınlar toplanıyordu. Böyle bir günde yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında İçişleri Bakanı Meral Akşener, askerlere Kurtuluş Savaşı sırasında Fransız işgali altındaki Maraş’ta direnişin fitilini ateşleyen Sütçü İmam’ı ve Fransız ordusunun Maraş’ı terketmesi ile sonuçlanan halk isyanını anlatıyor. Askerler sokaklardan sakallı ve çarşaflı insanların görüntülerini Milli Güvenlik Kurulu’nda seyrettirip, acele önlem alınmasını istiyorlar. Akşener ise onlara şu tarihi uyarıyı yapıyor:
“Biraz önce seyrettiğimiz filmdeki bütün sarıklıları ve çarşaflıları polis şakır şakır toplar. Bu konuda hiçbir problemimiz yok. Karakollara, hatta koltuğunun altına dosya verir, savcılıklara gönderir. Cumhuriyet savcısı da ifadesini alıp serbest bırakır. Adam da mahallesine kahraman olarak geri döner. İstiyorsanız çarşaflı kadınların çarşaflarını da çekip çıkaralım. Ancak bunun bedelini hep beraber ödemeye hazır mıyız? Siyaseten söylemiyorum, bir Sütçü İmam hadisesinin çıktığını varsayın.”

AKŞENER’İN MGK’DA UYARISI
O günlerde İçişleri Bakanı Meral Akşener’in Milli Güvenlik Kurulu’nda yaptığı bu çok önemli ve ciddi uyarının ne denli etkili olduğunu bilmiyoruz. Zira o günlerde ne olduğu belli olmayan hayali bir irtica tehlikesine karşı paranoyak bir tepki verildiğini hepimiz biliyoruz. Gazetecilerin, yargı mensuplarının brifing verilerek yönlendirildiği, normal düşünme melekelerinin adeta yok edildiği ve askeri bir disiplin içinde toplumun harekete zorlandığı düşünülürse bugün CHP’nin çarşaf açılımını akl- ı selim ile değerlendiren Marmara Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç.Dr. Mustafa Şentop, geçmişe dönüp, CHP’nin IV. Büyük Kurultayı’nda yaşanan çarşaf ve peçe tartışmalarının analizini yapıyor. Yıl 1931. Savaştan çıkalı henüz 10 yıl bile olmamış ve biz çarşaf kavgası yapıyoruz:

“Cumhuriyet’in kuruluş dönemi inkılâplarının nereden başladığını ve nereye kadar uzandığını, nerede durduğunu bilmek gerekir. Eğer, ‘İnkılâpçılık ilkesi de altı oktan biridir. Atatürk bir yerde durdu ama biz sürdürüyoruz’ derseniz, başka sorunlarla karşılaşırız. Bir kere, 27 Mayıs 1960 darbecileri ‘inkılâpçılık’ ilkesini anayasadan çıkartmışlardır. Öyle ya, son inkılâp, 27 Mayıs’ta yapılmıştır; ondan sonra olsa olsa ‘karşı inkılâp’ olabilir, buna da müsaade etmemek lazımdır.

Gerekseydi Atatürk yapardı...

CHP’nin IV. Büyük Kurultayı 9- 16 Mayıs 1935 tarihlerinde Ankara’da toplanmıştır. Kurultayın açış konuşmasını Atatürk yapmıştır. 1931’de toplanan bir önceki kurultaydan bu yana gelişen hadiseler, yapılanlar ve yapılması gerekenler üzerinde etraflı bir konuşmadır bu. Konuşmanın akabinde, tüzük, program, hesaplar ve dilekler için ayrı ayrı komisyonlar oluşturulmuştur. Dilekler için ayrılmış komisyona, vilayetlerde yapılan kongrelerde oluşan talepler, topluca intikal ettirilmiş ve bunlar üzerinde komisyonun çalışması ve bir rapor hazırlanması talep edilmiştir. Birçok hususun yanı sıra, ‘peçe ve çarşaf’ın yasaklanmasına dair dilekçeler de görüşülmüş ve komisyonda iki görüş ortaya çıkmıştır. Bazı üyeler, peçe ve çarşafın bir kanunla yasaklanmasını istemiş, çoğunluğu teşkil eden üyeler ise bu soruna dokunulmamasını benimsemişlerdir. Dilekçe komisyonunun en çok tartışılan maddesi peçe ve çarşafla ilgili husus olmuştur. Kurultaydan önce bazı yerlerde, yerel yönetim organlarının peçe ve çarşafla ilgili yasaklama kararları aldığı, bunların hukukî bakımdan tartışma konusu olduğu bilinmektedir. Komisyon kararı hakkında genel kurulda birçok konuşmacı söz almış ve görüş bildirmiştir. Giresun Milletvekili Hakkı Tarık Us, bazı yerlerde yasak kararlarının alındığını ve başarıyla uygulandığını ifade ederek, ‘bu çağdışı kıyafetlerin bir kanunla yasaklanması gerektiğini, peçe ve çarşaf yasağının kanunî dayanağı olmadığı için bazı yerlerde yasak uygulamasından çekinildiğini’ söylemiş, böyle bir yasaklamanın inkılâpçılığı esas alan parti programının da bir gereği olduğunu belirtmiştir. Buna benzeyen sözler başka delegeler tarafından da dile getirilmiştir. Tartışmaların sonunda söz alan zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, bugün başörtüsünü üniversitelerde yasaklamaya çalışırken ‘Atatürk inkılâpları’ bahanesine sığınanlara da yetişecek şu cevabı vermiştir: ‘Eğer bu (peçe ve çarşafın yasaklanması) bir mesele olsaydı, bu büyük inkılâbı yapan (Atatürk), bunu da programına koyar ve sizden lazım gelen kararı alırdı.’ İçişleri Bakanı, Atatürk’ten fazla Atatürkçü olmaya çalışanlara duracakları noktayı bu şekilde göstermiştir. (Bazı ek bilgiler için, Tuncay Dursun’un “Tek Parti Dönemindeki Cumhuriyet Halk Partisi Büyük Kurultayları” (Ankara, 2002) isimli kitabına bakılabilir.)

Bu olayın ortaya koyduğu birkaç gerçek vardır. Birincisi, 1935 itibarıyla, başörtüsü değil, peçe ve çarşaf için bile yasaklayıcı herhangi bir mevzuat hükmü yoktur. İkincisi, peçe ve çarşafla ilgili yasaklayıcı mevzuat hükmü bulunmaması bir unutkanlıktan kaynaklanmamakta, bir bilinçli tercih olarak karşımıza çıkmaktadır. Kişisel olarak Atatürk’ün peçe ve çarşafa taraftar olduğu elbette iddia edilemez; ancak, bu konuda bir hukukî engelleme yapılmasına da müsaade etmediği açıkça ortadadır. Çarşaf, başörtüsü tartışmalarını Atatürk ve inkılâplar üzerinden sürdürmek, yasak taraftarlığını Atatürk’ü maske ederek temellendirmeye çalışmak tarihî gerçeklerle de çelişmektedir. Milleti Atatürk’le aldatmaya son vermek gerekir. Herkes, kendi düşüncesini, artık yüzleri kapatamayan maskeler arkasına sığınmadan ortaya koyabilmelidir.”

============

Taşgetiren’den bir çarşaf hikayesi

Yıl 1986. Altınoluk Dergisi yayın hayatına başlıyor. İlk Yazı İşleri Müdürü olmaktan gurur duyduğum bu dergide Ahmet Taşgetiren ağabey, o günlerde müstear isimle bir çarşaf hikâyesi kaleme alıyor. Ayniyle vaki bu olayın faillerini Taşgetiren izin vermedikçe yayınlayamıyoruz. Tek gerçek aynen yaşandığı. Bu yazıyı yayınlamadan önce ve sonra defalarca okuyup ağladığımı hatırlıyorum, o kadar! Ruhlarımızdakine şahitlik edecek olan gözyaşları! Buyrun Ahmet Taşgetiren’den taş gibi bir çarşaf hikâyesi... Yenilir, yutulur gibi değil, bize neler yaşatmışlar uygarlık adına, kurtarmak adına... (F.U.)

==========

Suç aletinin müsaderesine

İstanbul’a çocuklarını ziyarete gelmişti. Dersaadet’e gelinir de Sultanahmet, Süleymaniye, Eyüp camileri ile Topkapı Sarayı’nı ziyaret etmeden gidilir miydi? Elbet, Zekiye annenin gönlünden de bunlar geçiyordu.

Bir gün damadı;

- Anne, dedi, hadi hazırlan da, seni Topkapı Sarayı’na götüreyim.

Hazırlandı Zekiye anne. Hazırlanmasında, kendisi için bir fevkaladelik yoktu. “Terziye göç demişler, iğnem başımda demiş.” O da çarşafını giyinmiş ve hazır olmuş. Bindiler bir arabaya, doğruca sarayın yolunu tuttular.
Zekiye annenin sarayda öyle altını, pusatı gezecek gücü yoktu.

- Oğlum, diyordu, beni fazla dolaştırma. Rasulullah’ın hırkasının yanına götür. Şöyle uzaktan da olsa bir kokusunu alayım.

Oraya yöneldiler. Zekiye anneyi müthiş bir heyecan sarmıştı. Yüreği küt küt atıyordu. Çarşafının içinde adeta kendine çeki düzen veriyordu. Hırka- i Saadet bölümüne vardılar. Dudakları kıpır kıpır, okuyor okuyordu. Gözleri domur domur yaşarmıştı. Kolunda damadı, Zekiye annenin içinde adeta volkanlar kaynadığını hissediyordu. Zekiye anne, uzaktan sanki Hırka- i Saadet’e yüzünü sürüyor, kokluyor, bağrına basıyordu.
Tam o sırada, yanı başlarında, bir polis memuru peyda oldu. Zekiye anneyi tuttu kolundan, damadına da, “Benimle karakola kadar gelin” dedi. Damad bey şaşırmış, Zekiye anne ise, cezbesi yarıda kesilmiş bir derviş gibi donmuş kalmıştı.

İleri- geri bir iki sözden sonra, polis, Zekiye anne ve damad bey, Ahmediye Karakolu’nun yolunu tuttular. Yol boyunca polis, Zekiye anneyi neden karakola götürdüğünü anlattı.

Çarşaf giymek yasaktı. Kanunlara aykırıydı. Karakolda zabıt tutulacak, Zekiye anne mahkemeye verilecekti.
Karakolda, polis memurunun davranışına şaşıranlar, üzülenler oldu. Ama, gereği yapılacaktı. Zabıt için kağıtlar daktiloya geçirildi. Polis, sorgulamaya başladı.

Zekiye annenin söyleyeceği fazla bir şey yoktu. İkindi vakti gelmişti. Namaz kılacak bir yer arıyordu. Kim bilir kaç senedir bir vakit namazı geçmemişti.

- Ne yazarsanız yazın oğlum, dedi polislere, bana namaz için bir yer gösterebilir misiniz?

- Burada namaz kılınır mı, diye diklendi getiren polis. Diğer polislerden kıpırdananlar oldu. Zekiye anne, çaresiz, oturduğu sandalyede eda etti namazını.

Zabıt tutuldu. Zekiye anneden çarşafını çıkartması istendi. Aleti olarak alıkonması gerektiği ifade edildi. Fransız işgali sırasında memleketinde, kadınlara yapılan saldırıların acılarıyla büyümüş olan Zekiye anne, bir anda dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Adeta 10 yaş birden ihtiyarlamıştı. Konuşamıyor, bir harekette bulunamıyordu. Olanlara bir anlam veremediği her halinden belliydi. Eli ayağı uyuşmuştu. Damad bey, içi ezile ezile, çıkardı annesinin çarşafını. Katladı ve teslim etti.

Zekiye anne, arabaya bir külçe gibi bindirildi. Eve getirildiğinde hâlâ dişleri kilitlenmiş gibiydi.
15 gün kadar sonra mahkemeden celp geldi. Dava açılmıştı. Çocuklarıyla beraber gitti mahkemeye.
Sanık sandalyesine oturdu. Hakim, katibeye, “Yaz kızım” dedi. Şu zabıt tutuldu.

“Maznun geldi. Açık duruşmaya başlandı. Maznun vekili olduğunu söyleyen Av. S.O. geldi. Vekaletnamesini ibraz etti. Kayıtlı olduğu görüldü. Dosyasına kondu. Vekaletinin kabulüne karar verildi.

Gelen maznun Zekiye S: Mehmet kızı. 63 yaşında. Dul. 7 çocuklu. Ev kadını. Sabıkasız olduğunu söyledi.
İddianame okundu. Suçu anlatıldı, savunması soruldu.

- Bizim memlekette herkes giyiyor, ben de bunun için giyiyorum dedi. Ben Kıyafet Kanunu’na muhalif harekette bulunmadım. Öyle bir kastım da yoktur. Maznun vekilinden soruldu:

- Müvekkilem, mahalli örfe göre bu şekilde giyinmiştir. Suç olduğunu bilmediğinden çarşaf ve peçe giymiştir. Kastı yoktur. Binaenaleyh müvekkilemin beraatını istiyorum.

Evrak tetkik olundu. Maznundan son sözü soruldu.

- Suçum yoktur, beraatimi isterim, dedi.

Duruşmanın bittiği bildirildi.

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ

Maznun Zekiye S.’nin, 2.5.1975 tarihinde, İstanbul Sultanahmet, Topkapı Sarayı Müzesi binası içinde, yüzü peçeli ve çarşaflı olarak dolaşmak suretiyle, 1490 sayılı kanunla muaddel 671 sayılı kanuna muhalefette bulunduğu, ikrardan ve hazırlık evrakından anlaşılarak, Kıyafet Kanunu’na mugayeret suçu sabit görülmüştür.
Maznunun, sabit olan suçundan dolayı, 671 sayılı Şapka İktisası Kanunu delaletiyle muaddel T.C.K. 526/2 maddesi gereğince, takdiren, BİN LİRA HAFİF PARA CEZASİ İLE TECZİYESİNE.

Maznunun ve müvekkilinin müdafaalarına göre, taşradan, maznunun mahalli örflere göre hareket etmiş olması, mahkemece tahfif sebebi kabul edildiğinden T.C.K. 59 gereğince, takdiren, ceza ONDA BİR İNDİRİLEREK dokuz yüz lira hafif para cezası ile tecziyesine.

150 kuruş tebliğ, 400 kuruş posta giderinin mecmu olarak 550 kuruşun maznundan tahsiline ve...
ÇARŞAFIN T.C.K 36 Mad. 

GEREĞİNCE MÜSADERESİNE..
Maznunun cezası tecil edildiği takdirde suç işlemekten çekineceği kanaatine varıldığından 647 S.K’nın 6. maddesi gereğince cezasının teciline...

Temyiz yolu açık olmak üzere verilen karar alenen tefhim olundu...”

Hakim, nazik bir dille “Tamam anne, çıkabilirsiniz.” dedi. Zekiye anne gözünü hakimin önünde duran çarşafından ayıramıyordu.

- Ama benim çarşafım ne olacak? dedi. Ben çarşafımı istiyorum.

Hakim, yine nazik;
- Anneciğim, çarşafınız müsadere olundu diye teskin etmeye çalıştı. Zekiye anne ısrar ediyordu:

- Ben müsadere falan anlamam. Çarşafımı istiyorum.

Oğulları, koluna girdiler. Mahkeme salonundan dışarı çıkardılar. Zekiye anne ikide bir arkasına dönüp, mahkeme kapısına bakıyor;

- Ama oğlum, çarşafım orada kaldı, diye söyleniyordu.

Zekiye anne, sabıkasız girdiği duruşma salonundan sabıkalı olarak çıkmıştı. Zekiye anne, sonra göçtü bu dünyadan. Rahmet- i ilahiye... Onu rüyasında gören bir oğlu, Zekiye annenin bir elinde çarşafını, diğer elinde de sabıka kaydını gösteren mahkeme zabtını sıkı sıkı tuttuğunu, yüzünde tatlı bir tebessüm bulunduğunu anlatacaktı.

Ahmet Taşgetiren/Altınoluk
1986 Nisan, Sayı: 2

VAKİT

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.