Tefekkürün doğuş menzili: Cebel-i Nur…

Tefekkürün doğuş menzili: Cebel-i Nur…
Vakit gazetesi Yazarı Sibel Eraslan'ın, Mekke-Medine notlarına Cebel-i Nur düştü. "Vahyin mayalandığı, nebinin gönül kozasında ipek ipek dokunduğu dağın eteklerinde" olduğunu söyleyerek yazısına başlayan Eraslan, "Şehre kuşbakışı hakim bir noktadan bakan

Eteklerinden baktığınızda secdede bir insanı andırıyor şaşırtıcı şekliyle. Sanki göklerin yerlere eğilmiş hali var simasında. Burcu burcu Efendimiz’i (s.a.v) özetliyor gibi her bir büklümüyle. Zorlu, meşakkatli, nice eğimli patikası, yarı uçurumu, irili ufaklı çıkıntılarıyla, bir sırlar geçidi Hira Nur Dağı... Cebel-i Nur...

Gökle yerin arasında özenle kurulmuş bir berzah gibi. Ne tam olarak şehre ait, ne de bulutlara. İki denizin arasında çizilmiş bir ince hat gibi; bir yanı insan, bir yanı melek, Rabbani Söz işte tam bu tepelerde inzal olmuş. Efendimiz (s.a.v) risalete ermezden evvel, uzun günler hatta bazen 40 güne yakın bir zaman, bu mağarada tefekküre dalmış. Mağara, tefekkürün doğuş menzili. Kalabalıklardan kaçınarak içe çekilişin, içlere kaçışın mekânı. Hz. Hatice Annemiz, risalet öncesi bu tefekkür kaçınmalarında Efendimiz’i bazen çok merak eder, evinin çatı katına çıkar, onu aşk ve rikkatle beklermiş...

Bazen dönüşü çok geçe kaldığında, adamlarını peşine yollar, her yanda aratırmış... Hira Dağı’nın etekleri, buluşma yerleriymiş. Sepetine bazı yiyecek ve giysi ihtiyaçlarını hazırlar, dayanamaz yollara erkenden düşer, sonra da beklermiş yolcusunun yolunu... İşte tam burada, kalbi çarparak merak ve özlemle Efendisini beklediği yerde, İcabet Mescidi adı verilmiş küçük bir mescid var... Onların buluşma yeri, iki kalbin, iki dostun, iki yoldaşın, hem seven, hem sevilenin buluşma yeri, saplanma ve kavuşma çizgisi geliyor hepimize... Yer ve gök işte burada birleşmiş, kavuşmuş diyorsunuz İcabet Mescidi’ne bakarken...

“SANA GELEN HAKTIR”

Hz. Hatice Annemiz, tıpkı Hz. Hacer gibi, metaneti ve dirayetiyle Mekke’nin mihenk taşlarından bir isimdir. Efendimiz, kendisine gelen vahyin, ruhunda yol açtığı fırtınaları ancak onun tatlı ve yüreklere sürur veren sesiyle yatıştırıyor.

“Merak etme..” diyor sekinet dolu sesiyle. “Sana gelen haktır, zira sen, misafire ve yetime iyi davranırsın, akraba hukukunu gözetir, ahlâk sahibi birisin, sana ne geldiyse haktır...” Sonra da mübarek Nebi’yi örtüyor zarif elleriyle... Yaşadığı olağanüstü Rabbani müşahadat karşısında, vahyin ağır yükü altında titreyen Son Elçi’nin üzerini örten sekinet yaygısı gibi her hali... Hz. Hatice, Efendimiz’den (s.a.v) sonra ilk Müslüman’ı yeryüzünün... Hira Dağı, dile gelip de konuşsa, bağrından çıkarttığı inci tanesine kol kanat geren bu büyük kadının aşkına elbette tanıklık eder... Hira ve Hatice, biri dağ, diğeri kadındır gerçi... Ama her ikisi de birer aşk madenidir, Allah’ın Sevgilisi’ni (habibullah) kuşatmış, destek olmuş, dayanak olmuş madenler...

İLK AYETLERIN YANKILANDIĞI MEKÂNA SELAMLAR

“Oku! Yaradan Rabbinin adıyla Oku!” Diye başlayan ilk ayetlerin yankılandığı mekâna selamlar ettik. Genç arkadaşlarımızdan bir grup, İlyas Say’ın öncülüğünde dağa tırmandılar. Aralarında kız kardeşim de vardı. Tekbir ve salâvatları, hepimizi temsilen semaları kapladı. Bize vekaleten çıktıkları Hira Dağı’nda, hepimizin selameti için dualar ettiler...

HUDEYBİYE OTAĞI:

“İnna fetahnaleke ve fethen mübiyna..” Fetih için atılan işaret fişeği, Hudeybiye Antlaşması’yla yakılmıştır.
Vakit gazetesi Umre yolcuları olarak, Mekke açıklarındaki Hudeybiye mıntıkasına da intikal ettik. Aynı zamanda Umre niyeti için Mik’ad mahalli de olan Hudeybiye, adından da anlaşılacağı üzere; Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) Mekke ile yaptığı Hacc konulu anlaşmanın vuku bulduğu mıntıkadır. Gerçi ilk bakışta Hudeybiye Antlaşması, Müslümanlar için ağır koşullar taşıyor gibi ve sahabeyi Mekke’ye sokamadan Medine’ye geri döndürüyor gibi dursa da; sahabe yakın bir zamanda vuku bulacağı Rab tarafından müjdelenen Fetih bereketiyle donanmıştır Hudeybiye’de. Osmanlı zamanından kalma; fakat şu anda harabe görünümünde olan tarihi mescidin kalıntıları, hemen bitişiğindeki yeni ve küçük mescid, hacıların uğrak yeri. Adeta bir arı kovanı gibi işleyen bu özel mihrak, Efendimiz’in (s.a.v) Fetih Sûresi’nde de anlatılan macerasına tanıklık etmiştir. Bizim 1500 yıl sonra huzur ve güvenlik içinde gelip geçtiğimiz Mekke ve Medine, Efendimiz (s.a.v) ve arkadaşları için çetin mücadele odaklarıydı. Onun Mekke’ye bu kadar yaklaştığı halde, yolunun kesilerek geri çevrilmesi, arkadaşlarının yaşadığı hüzün ve imtihan, Hudeybiye Otağı’nın daha sonrasında fethin bir işareti olarak anılacağı haleti ruhiyeyi de yansıtıyor. Hudeybiye’den geri döndürülen Mü’minler, kısa bir süre sonra fetih ordusuyla dönecekleri Mekke’ye, o gün özlemle veda etmişlerdi. Onların bu sabırlı katlanışları, metanetli tahammülleri ve asla yolundan dönmeyen gayretleri olmasaydı, bizler bugünlerde böylesine rahat içinde olabilir miydik? Hudeybiye, sabrın ve sadakatin denendiği, fethin müjdelendiği diyardır...

HAYATIN TEMELININ ATILDIĞI MAKAM ARAFAT:

Vakit gazetesinin Umre duraklarından şüphesiz ki en heyecan veren makamlardan birisi de Arafat’tı. İnsanlığın en başlangıcında, Adem Peygamber (a.s.) ile Havva Anamızın buluştuğu yerde bir mühür gibi durur Arafat Dağı. Cennetten yeryüzüne inişten sonra geçen uzun nedamet ve yalnızlık, uzun tevbe ve kulluk yakarışından sonra, anne ve babamızın vuslata erdiği ve dünyada başlayan hayatın temelinin atıldığı bir makamdır. “Yeryüzü buradan başlar..” diyen tarihçilere hak vererek, bu kutlu buluşma dağında, dualar ve tefekkür eşliğindeydik. Aynı zamanda Veda Hutbesi’nde, 100 bin kişiye seslenen Rasûlullah’ın, “Şahid ol Ya Rabbi” diye haykırdığı bu kutsal dağa selamlar verdik.

Orada tüm Peygamberlerin nefesi kaynaşıyor hâlâ. Orası Hacc zamanı, öğle ve ikindi namazlarının bitiştirilerek, akşam ve yatsı vakitlerinin cem edilerek, tefekküre ve duaya vakfedildiği bir dönüm noktasıdır. Arafat Dağı’nda Kıbleye kilitlenmiş gönüller, Rabbe açılır. Milyonlarca el, milyonlarca yürek, bir kulluk seli içinde Rabbe akar, Rabbe yönelir, Rabbe koşar. Arafat Dağı, tevhiddir. Arafat’ta bitişir ölümle doğum. Arafat’ta bitişir yeryüzüyle gökyüzü... Efendimiz (s.a.v) Arafat Dağı eteklerinde şu duayı yapmıştır: “Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şeriyke leh, lehu’l-mulkü ve lehu’l-hamdü yuhyî ve yumiytü ve huve alâ külli şey’in kadiyr.”

Dualarla dolup taştığımız Arafat’tan birkaç nefes birkaç rüzgar:

“Allah’ım! Ben kendime sayılamayacak kadar kötülük yaptım. Muhakkak ki günahları Sen’den başka kimse bağışlamaz. Öyle ise makamından bana mağfiret ver ve bana merhamet eyle. Şüphesiz ki mağfiret ve merhamet eden Sen’sin. Rabbimiz! Unuttuklarımıza ve hata olarak yaptıklarımıza karşı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin yükü bize taşıtma. Rabbimiz! Bize taşıyamayacağımız yükü yükleme. Bizi affet, bizi bağışla ve bize acı. Sen Mevlamızsın, kâfirlere karşı bize yardım et. Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize rahmet bahşet. Şüphesiz ki Sen, sonsuz bağışta bulunansın. Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi affetmez ve bize merhamet etmezsen, muhakkak biz hüsrana uğrayanlardan oluruz. Allah’ım! Sen benim Rabbimsin. Sen’den başka ibadet ve kulluk edilecek hiçbir ilah yoktur. Beni Sen yarattın; ben Sen’in aciz bir kulunum. Gücüm yettiğince ezelde Sana verdiğim söz ve ahd-ü misak üzereyim. İşlediğim günahların şerrinden Sana sığınıyorum. Bana ihsan buyurduğun nimetleri ikrar ve itiraf ediyorum, günahlarımı da itiraf ediyorum. Beni bağışla, zira günahları Sen’den başka bağışlayacak yoktur. Rabbimiz bize dünyada ve ahirette iyilik ver...”

Güzel şehir Mekke, seni nasıl unuturuz

Vakit gazetesi Umre ekibi olarak ardı ardına dizilmiş beş otobüsle Mekke’den Medine’ye doğru yola çıkıyoruz. 450 kilometrelik bir mesafe var önümüzde. Son tavaflarımızı, namazlarımızı eda edip, Beytullahımızla vedalaşıyoruz. Allah’ın Evi’nde misafirdik, şimdi menzilimiz Allah’ın Sevgilisine yönelmişti. Hem hüzün, hem sevinç iç içe vuran tayfunlar gibi başımızı döndürüyordu. Omuzlar bükük, gözler yaşlıydı. Gecelerimizi bile nurani aydınlığıyla kuşatan Beytullah’a veda, elbette çok zordu. Kafilemizin en küçük yol arkadaşı 9 aylık Ahmet Yasin bile Hacer’ül Esved zannettiği her kapıda ellerini havaya kaldırıyor, onun bu bebeksi alışkanlığı hepimizi hem ağlatıyor, hem de güldürüyordu. Coşku ve hüzün iç içeydi. Güzel şehir Mekke, seni nasıl unuturuz biz, sen bizim ezeli ve ebedi nişanlımız gibi nazlı ve biriciksin...

Yalan dünyanın gelip geçiciliğine misal, göçlerimizi topladık, denklerimizi tuttuk, Mekke’nin insanlarından kuşlarına, kedilerine ve çekirgelerine kadar tüm halkıyla tek tek vedalaştık. Eh ne de olsa gurbet eliydik, gidicilerdendik, işte vakit gelmişti... Yolumuz Güller Şehri Medine’ye çevrilmişti... Sevgili Efendimiz’e (s.a.v) kucak açmış, şehirlerin en şereflisi, Sevgili’ye yurt olmuş, güller diyarı Medinemize doğru yola çıkıyoruz işte. Medine, mediyyet tasavvurunun neşet ettiği şehirdir. Deyn kökünden gelir ismi ki; karşılıklı ahitleşmeyi, sözleşmeyi, hukuku, anlatır hepimize. Biz de bu güzel hukuk ve güzel ahlâk şehrine doğru hicrete niyet ediyoruz. Selâvatlarla, siyer-i nebi anlatılarıyla, tekbir ve ilahilerle sürüyor yolumuz. Bir de Efendimiz’in (s.a.v) hicretini düşünüyoruz; ölüm tehlikesi eşliğinde devam eden 10-12 günlük tedirgin edici o çöl yolculuğunu... Medine şehir levhalarını okuyunca kadim bir rüzgar esiyor sanki, Efendimiz’in yolunu günlerdir gözleyen Ensarın “Taleal bedru aleyna”larla, üzerlerine doğan bir ay gibi şeref ve sevinçle karşılandığı şehirlerin hasındayız.

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.