'Tesettürün içi boşaltıldı'
Türkiye’de din görevlilerinin eşlerinin dahi saçlarının bir kısmı gözükecek şekilde çene altı başörtüsü taktığı günlerde oluşturduğu yeni tarzla milyonlarca kızı etkiledi. Modern bir ailede başörtüsü takmaya karar verince önce ailesi, sonra çevresinin psikolojik baskısına maruz kaldı. Tesettüre girmekle kalmadı, hem yeni bir tarz, hem de tesettürü anlatacak konferanslara başladı. Gittiği her yerde büyük coşkuyla karşılandı ve kısa sürede genç kızlar ve kadınlar başlarını onun gibi kapatmaya başladılar. Konuştuklarını bizzat yaşayınca etkisi de fazla oldu. Kısa sürede “Şulebaş” denen bir örtünme tarzı oluştu. Gazetelerde yazdığı yazı ve konuşmalarından dolayı hakkında onlarca dava açıldı. Bir yazısından dolayı 9 ay hapis yattı. Bazı kitapları filmlere aktarıldı.
Şule Yüksel Şenler, bugün 70 yaşına merdiven dayamış durumda. Normalde demeç vermeme kararı almıştı. Ancak bir gazete, hakkında tam sayfa yayınladığı kendisiyle ilgili yazısında bazı yalan yanlış bilgilere yer verince dayanamadı. Şenler bu yanlışları düzeltmek için Vakit’i seçti ve Sohbet Vakti’ne konuştu. Hemen belirteyim, Şule Yüksel Şenler, hâlâ çok heyecanlı, hayat dolu ve en önemlisi de 40 yıl önce yaşadığı olayları tarih ve saatiyle anlatacak kadar da aklı sağlam. Sözü daha fazla uzatmadan sizleri yarım asra ışık tutacak sohbetle baş başa bırakmak istiyorum.
Şule hanım, isterseniz sizi çok kızdıran ve bu söyleşiye bir anlamda vesile olan sizin, “yalan yanlış” dediğiniz bir gazetedeki iddialarla başlayalım. Birkaç örnek verir misiniz? Hangi iddialar yanlıştı?
En başta benim abi baskısıyla örtündüğümü yazmışlar. Bu tamamen yanlış.
“Ağabey baskısı” diyor. Ağabey baskısı değil, ağabey tavsiyesi vardı. O zaman risale derslerine gittim. Orada da “örtünün” dediler. Ben “Şimdi örtünemem, imanım kuvvetlendikçe kendim örtünmek istiyorum” dedim. Zaten hoşuma gidiyordu.
Başka?
Mesela “aşık olduğu erkekle 4 yıl flört etti” yazmışlar. Asla böyle bir şey yok.
Hiç aşık oldunuz mu?
Evet oldum. çocukluk aşkı bunlar, on dört yaşındaydım. Hiç buluşmadım ve hiç görüşmedim. Sadece mektupla platonik bir aşktı.
2 evlilik geçirdiniz, evlendiğiniz kişiyle flört ettiniz mi?
Hayır etmedim. Ve en önemlisi beni derinden yaralayan mesele, alzheimer hastası olduğumu iddia etmişler. çok şükür böyle bir şey yok. Ben bir ara geçici bir hafıza kaybı yaşadım, bakın dikkatinizi çekerim, geçici bir hafıza kaybı diyorum. 7 ay psikoterapi gördüm, böyle bir dönem geçirdim.
Yine “Babası Hasan Tahsin ağır psikolojik hastaydı” diyor, oysa psikolojik hasta değildi, yaşının verdiği şeyden erken bunama denilen bir durumu vardı. Hafızasını kaybetmişti, bazen ara sıra geldiği oluyordu.
Anneniz başörtülü müydü?
Annem aksine, başörtülü değildi, çok modern (!) bir hanımdı. Şapkalı, makyajlı...
Annenizin hiç fotoğrafı var mı?
Var ama veremem, çünkü kendisi bir müddet sonra tesettüre girdi.
Peki anneniz neden örtündü?
Annem bizden etkilendi ve aynı şekilde o da Risale-i Nur derslerine devam etti. Ben o sıralarda Adalet Partisi (AP) Edebiyat ve Gençlik Kolları başkanıydım, AP mitinglerine katıldığım falan da oldu. Annem de Bakırköy Kadın Kolları üyesiydi, yani orada idare heyetindeydi. Biz önceden de fikren Demokrat Parti (DP)’liydik.
Menderes’e hayrandık. Bütün partiyle ilgiliydik. çok değişik bir aile yapımız vardı zaten. Bütün siyasi olayları tartışırdık ve aramızda hamdolsun ciddi bir ayrılık çıkmazdı.
ABİM NAMAZ KILIYOR DİYE BİZ BASKI YAPARDIK
Ama bu başörtüsü meselesinde ciddi bir ayrılık çıkmış?
Ee.. Aile modern (!) bir hayat içinde yaşıyordu. Abim lise yıllarında Risale-i Nur’la tanışıyor. Tabii o zaman yasaktı risaleler. Baskınlar yapılıyordu, kütüphaneler aranıyor, kitaplar alınıyor ve gazetelerde bu olay “Nurcular basıldı” şeklinde yer alıyordu.
Ağabeyiniz annenize ve size “başörtüsü takmalısınız” dedi mi?
Abim yalvararak söylerdi. “N’olur anneciğim, o mübarek saçlarını ört” der ve telkinlerde bulunurdu.
Ama sizdeki dönüşüm müthiş olmuş..?
Tabiî ki onun vesilesiyle oldu, Risale-i Nur toplantılarına o gönderdi. Toplantılara katıldım ve ben devam ettikçe kendimde günden güne değişiklikler gördüm. Hakikatleri dinlemezdik, yani “ağabey herkes aya giderken biz yaya mı kalacağız” derdik. Böyle çıkışlarla ağabeyimi rencide eder, üzerdik. Böyle bir müddet geçti ve abim evi terk etti neticede. Arkadaşlarıyla ev tuttular ve tahsili bıraktı. Ağabeyimin ayrılışından sonra, bende büyük bir üzüntü oldu. Abim ayrılırken, “Allah size hidayet versin, Allah size yardım etsin” deyip ağlaya ağlaya uzaklaştı. Ve o an bana olanlar oldu, ruhumda bir deprem oldu ve bir uyanış... Ve bir müddet sonra Kadın gazetesinde “Duyuşlar ve Gülüşler” sunuşunda bir hafta kız kardeşim, bir hafta ben olmak üzere görüşlerimizi, duyuşlarımızı belli eden köşe yazıları hazırlıyorduk.
Ağabeyimin içime tohum ettiği o fikirler yeşeriyor ve kalemime yansıyordu.
Kimse inanmıyordu bu fikirlerin açık başlı bir hanımdan çıktığına.
Bu arada sizin tahsiliniz neydi?
İlkokuldan sonra iki yıl ortaokula devam ettim. Ama düşünün, açık bir aile ama babam beni gündüzleri okula götürüyor, çıkarken ise annem gelip alıyordu. Yani bugünün ailelerinde görmediğimiz bir uygulamaydı bu. Ben o kadar memnun olurdum ki bundan. Babam o sıralar yeni bir iş almış ve annem de kalp hastasıydı. Annem o sıralarda kalp krizi geçirmiş ve aylarca yatağa mahkum olmuştu. çareyi beni okuldan almakta buldular. Ben yalvarıyorum “şununla giderim, bununla giderim” diye. Ama annem, “asla seni böyle bir cemiyette okula göndermem” dedi. Annemin hastalığı geçtikten sonra da tabii bir iki yıl geçti. “Artık benim yaşıtlarım bir üst sınıfta olacak” dedim ve reddettim.
HüRRİYET’İN YALANLARI BENİ üZDü
Hürriyet Gazetesi’nde kendisiyle ilgili çıkan iddiaları net ifadelerle yalanlayan Şenler, “En başta; benim abi baskısıyla örtündüğümü yazmışlar. Bu tamamen yanlış, aksine modern (!) bir aileydik ve namaz kılıyor diye ailece biz abime baskı yapıyor, dalga geçiyorduk. Mesela ‘4 yıl flört etti’ diye yazmışlar. Asla böyle bir şey yok. Ve en önemlisi, beni derinden yaralayan delirdiğimi iddia etmişler. çok şükür böyle bir şey yok” diyor.
ŞULEBAŞ YAKIŞTIRMASI NASIL ORTAYA çIKTI?
Okumadınız ama gazetelerde yazmaya başladınız, dahası konferanslar başlıyor. Neden konferans verme kararı aldınız?
İnanılmaz bir direniş ve kuvvetle karşı koyabileceğim bir yola sürüklendiğimi hissettim. Bunu anlatmalıydım, tebliğ etmeliydim. Ve o dönemde ciddi anlamda kitap da yoktu. Bir tek “İslam’da Kadın” kitabı vardı, ben de konferanslarım için ondan faydalandım. Kitapların çoğu dışardan, özellikle Mısır’dan gelirdi.
örtündünüz ama, farklı bir tarzla. Dahası Şulebaş stili çıktı ortaya…?
O zamanlar örtünen kişilere “Ayşeler, Fatmalar” deniyordu. Bu isimler o kadar basite indirgenmişti ki, hep hizmetçiler, kapıcı hanımları falan örtünür anlayışı vardı. Bu kompleks içerisindeki genç kızlar ve hanımlarımız Ayşe ve Fatmalara benzemek istemiyordu. Genç kızlarımız, hanımlar bu kompleksten kurtulsunlar istiyordum. Halkı Müslüman olan ülkede, tesettür, bir annenin çocuğuna dokunulmaz bir tehlike, dokunulmaz bir mevzu görünüyordu. Ben “buna dokunacağım” dedim. Bu aşağılık duygusundan toplumu ben kurtarmalıyım. Aktifim, gazeteciyim, ben bu mevzuyu en iyi şekilde yapabilirim. “Bugüne kadar hep dünyaya çalıştım, bugünden sonra dinim için çalışacağım” dedim. Doğruya, güzele ve dinimin gerekleri neyse hiç çekinmeden değinecektim. Dua ettim Rabbime; “Allah’ım bana bahşet” dedim. Derken Rabbim kapıları açtıkça açtı.
İlk İslami yazımı Yeni İstiklal gazetesine münferit bir yazı olarak gönderdim. Fakat Mehmet Şevket Eygi bey bunu görünce baş sayfada “İslam Kadınına Hitap” başlığıyla manşet yapmış. Bir şey daha yapmış Şevket bey. üç tane çarşaflı Pakistanlı genç kızı, kitapları koltuklarında üniversiteye girerken birisi peçesini açmış kaldırmış, diğerleri de arkasından girerken gösteren resmi kullanmış. Pakistan’da çarşaflarıyla üniversiteye giren genç kızlar olarak altına da yazısını koymuş. Tabii bu benim yazıyla bütünleşince bu resim çok derin manalar içeriyor. Bunun bu şekilde görünmesi beni şaşırttı ama hayra da vesile oldu. Hemen Türk Kadınlar Birliği malum işgüzarlığı ile dava açtı.
Ne davası oluyor bu?
“Kadını çarşafa sokmak için bir hamle” gerekçesiyle açmışlar. Ama ikinci celsede beraatla neticelendi.
Başörtüsü modeli için Ermeni bir terziden model aldığınız da yazıldı. Nedir bu mesele?
Dikiş kursu hocamız Ermeni kadındı. Yarısı Ermeni, yarısı Türklerden oluşan kursiyerlerle dokuz aylık bir kurs gördük. Ama benim başörtü modelimle hiç alakası yok.
1967’de konferanslara başlayan Şule Yüksel Şenler: Başörtüsünü sevdirmek için işe Samsun’dan başladım
Müslüman kadınının tesettürden uzak, kompleksli halini aşmasının önündeki engelleri kaldırmak için mücadeleye başlayan Şule Yüksel Şenler, medyanın “Şulebaş” olarak dillendirdiği başörtüsü bağlama şekli ile ilgili olarak “Ben bunu bir geçiş döneminde başörtüsünü sevdirmek için yaptım. Ancak bugün gelinen noktada tesettürün içi boşaltılmış” sözleriyle, değerlerinden çok şey kaybeden topluma dikkat çekiyor.
Peki tasarım nereden aklınıza geldi?
O dönemde modern bir ailede yetiştiğim için sinemaya da giderdim. Audrey Hepburn adlı bir aktör vardı.Türban takardı. Hoşuma giderdi ama tabii önden açık, yarım bağlıydı. Biz bunu boynu da kapatacak şekilde aldık. Saçı göstermeden yine boyun kapalı arkadan bağladık. Daha sonra buna “sıkma baş” dendi. İlk önce böyle oldu.
Sonra yoğun şekilde konferanslar başlıyor. İlk konferansınız nerede oldu?
İlk olarak 1967’de Samsun’dan başladım. İmam Hatip öğretmeni Ali Acar bey, arkadaşlarına, “Hanımlarımızı tesettüre ikna edemiyoruz. En azından gelsin de hanımlarımız bir genç hanımı görerek kompleksten kurtulurlar” demiş.
Samsun’dan başlamanızın bir manası var mı?
Hayır.
Ama bu benim ilk konferansım olmasına rağmen, salon katılımcıları almamış, sokaklar caddeler meydanlar dolmuştu.
Organizeyi kim yapıyordu?
Ben konferansa çıkmadım. Davet alıyordum.
Yani bugünün sıkma başını siz yapmışsınız?
Onların tabiriyle sıkma baş efendim.
Bundan sonra başlıyor ve buna “Şulebaş” deniyor değil mi?
Ama biz koymadık “Şulebaş”ı, medya koyuyor. öyle bir şey ki, bu tarz hâlâ devam ediyor.
Şimdi örtünüzü Şulebaş şeklinde takmıyorsunuz. Neden?
Aşağı yukarı 40 yaşından sonra hep dua ettim; “Allah’ım bir daha Şulebaşı getirme” diye.
Neden?
Ben bunu bir geçiş döneminde başörtüsünü sevdirmek için yaptım. Tesettürü sevdirerek, kabullendirmek için yaptım. Gerçi daha sonra, büyük örtüler bol pardösüler yaygınlaştı ve bu çok güzeldi.
ŞİMDİ TESETTüRüN İçİ BOŞALTILDI
Ama şimdi artık bol giyinen genç kıza rastlamak zor. Bugünkü tarzı nasıl değerlendiriyorsunuz?
çok kötü bir gidişat var. Peygamberimizin bir sözü var; “çıplak giyinikler” diye. Bugünkü kıyafetleri görünce aldığım yarayı anlatamıyorum. Duyduğum o acıyı anlatamam.
O zaman belki pardösümüz o kadar uzun değildi, çünkü o zaman katiyen bırakmazlardı.
Kim müdahale ediyordu?
Toplumdan soyutlanıyordunuz. Mesela bir kalın çorap dediğimiz çorapları ancak yaşlı bayanlar giyiyorlardı. Müslüman hanımlar bile incecik çorapları giyiyorlardı.
Bugün ciddi bir tartışma yaşanıyor. Hükümetin hazırladığı tasarıyı biliyorsunuz. Sizce bu yeterli mi?
Bunu bir kere her şeyden önce kızlarımız için bir zul addediyorum. Tek tip kıyafete mecbur ediliyoruz. Demokrasi varsa ve eğer laiklik dinsizlik değilse; bu yapılan, kızları aşağılamaktır. Bir de ‘Sadece üniversitede serbest olsun’ diyorlar. üniversiteyi bitirince ne olacak? Biz bunu hak etmiyoruz. Madem ki başını örtecek, ‘şöyle veya böyle ört’ demek nasıl bir anlayıştır? ‘Yüzü tanınacak bir şekilde girebilir’ demek yeterlidir.
Hakkınızda çok sayıda dava açıldığını biliyoruz. Bir de mahkum olup hapis yattığınız dava var. Nedir o?
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a hakaret gerekçesiyle 9 ay hapis yattım. Papa 6. Paul’ün Türkiye’yi ziyaretiyle ilgili “Ağlayın ey kardeşlerim ağlayın” başlıklı yazımdan dolayı.
önce Demirel’e gidiyorlar, “Şule Yüksel size böyle böyle bir yazı yazmış efendim, davacı mısınız?” diyorlar. “Hayır, doğru yazmış kız, okudum” diyor.
Cevdet Sunay’a soruyorlar. Cevdet Sunay “Davacıyım, mahkum edin” diyor. Ve Şule Yüksel mahkum oluyor.13 ay 10 gün.
MüSLüMANLAR REHAVETE KAPILMAMALI
Aradan geçen 40 yılda değişen ne var Türkiye’de?
Umumi olarak değerlerinden çok şeyler kaybetmiş bir toplum içindeyiz. Bunun yanı sıra şuurlu, bilinçli İslami kesim en üst makamlara kadar çıktı. Yani İslam’ın yükselişi diyebileceğimiz bir döneme geldik. Benim hayal bile edemeyeceğim bir döneme geldik. Tabii ki imanla küfrün çarpışması kıyamete kadar devam edecek.
Pişman olduğunuz bir şey var mı?
Evet. Şulebaş mesela.
Ne yapmalıydınız?
O günkü durumumdan dolayı öyle bir pişmanlık duymuyorum. Sadece bu günlere gelip de, o kıyafetin bu derece dejenere edilmesi, bu derece basite indirgenmesi beni üzüyor.
Milli Görüş’le aranız nasıldı?
İlk zamanlar kalben desteklediğim halde parti için bir çalışmada bulunmadım. ‘Milli Görüş’te Hanımların Yeri’ ismiyle bir konferans verdim.
Milli Selamet Partisi (MSP)’nden istifa eden 13 Nurcu kardeşe, verdim veriştirdim. Sudan sebeplerden istifa etmişler. Mesela Erbakan’ın hanımı rahmetli Hatice hanımı ilk defa kürsüye çıkaran ben oldum.
DARBENİN BİR BöLüMü BİZİM EVİN üSTüNDE PLANLANDI
Peki yeni bir proje ya da kitap var mı düşündüğünüz?
O kadar çok projelerim var ki. Aşkımdan, şevkimden zerre kadar bir şey kaybetmedim. Neler yapmak istiyorum neler. Bir dizi var şimdi; “Hatırla Sevgili”. Orada Menderes’le ilgili güzel bir mevzuyu ele almışlar, ama biz Menderes’in canlı şahitleriyiz, hatta içinde olduk. Bazı sırlara da vakıf olduk.
Nasıl sırlar mesela?
Menderes’in sesinden radyoda, “En ufak şüphelendiğiniz bir durum varsa orduevinde Fahri özdilek’e bildiriniz” diyorlardı. Meğer kedinin boynuna ciğer asıyormuşuz. İhtilal hazırlığının bir bölümü bizim oturduğumuz apartmanın üstünde oluşturuldu. Evimizin çatı katında gençler oturuyordu, bir şey için çıkmıştım yukarıya, orada bir kağıt gördüm, yazılı adamın ismini söylüyor. Adamın ismi diyelim ki Kenan. “Kenan biz teksirleri yaptık arkadaşlara dağıtmak üzere”… “İşte şu kadarını aldık, geri kalanını da sen git matbaadan al”. Nerelere dağıtılacaksa oraları da söylüyor, hangi paşayla irtibat kurulacaksa onları da yazıyor. Biz hemen annemle yine haber verelim dedik. Telefon ettik, dediler ki “Hemen buraya gelebilir misiniz?” “Belgeyi de unutmayın” dediler. Orduevinde bizi Mehmet özgüneş karşıladı. Senatör oldu ihtilalden sonra. Hiç unutmuyorum, şahane bir orduevinde mesela yaldızlı masalar falan sandalyeler, tabaklar... Elleri titriyor, “Nerede belge? Sakın ondan kimseye bahsetmeyin” dedi. Biz, “Olur mu efendim, sizden kimseye bahseder miyiz?” dedik. Tabii ihtilali duyunca anlatamam, bizim sarsıntımızı. En büyük şoku ihtilalcilerin isimleri okunurken yaşadık. Fahri özdilek ve Mehmet özgüneş liste başıydı. Bir şey daha vardı, bakın bunu ilk defa size anlatıyorum; Dayım Ankara’da askeri hakimdi. İhtilalden sonra Yassıada Mahkemeleri başlayınca, dayım Ankara’dan geldi. Oturduk falan. Annem “hayırdır Ragıp” dedi. Dayım, “Vazifeli geldim, görevim örtülü ödenek durumunu araştırmak” dedi. Dönüş günü ayrılırken, annem, “Ragıp, samimi söyle, Allah için konuş. Ne buldun, bir şey buldun mu Menderes’le ilgili?” dedi. Dayım da, “Abla bak benim hayatımı, fikriyatımı, inancımı, karakter yapımı biliyorsun. Menderes’i de sevmem. Ama bak bu boş defteri böyle getirdim, aynen böyle boş olarak teslim edeceğim” dedi. “Bu adamın ipini ben çekmek isterim, her zaman böyle dediğim halde, bu adamın hiçbir şeyini bulamadım.
Bu dosya tertemiz. Ama dikkat edin, ben bunu böyle teslim ediyorum, ama bunun içine ne doldurulur, yarın önümüze ne çıkar bilmiyorum. Siz şurasını bilin ki hiçbir pürüz yok” dedi.
Ardından mahkemede Salim Başol duruşmada, örtülü ödenek duruşmasında, yok ayakkabı tamiri, yok cımbız diyerek akla gelmeyecek şeyler saydı. Bunları tekrar tekrar söylerken salondakiler kahkaha atıyordu. Gemilerle götürdükleri vatandaşların huzurunda yaptılar mahkemeyi. Radyodan da naklen veriyorlardı.
Demet Tezcan: Kitabım yanlış haberlere konu ediliyor
Şule Yüksel Şenler’in yakın tarihe ışık tutacak mücadelesini kaleme alarak kitaplaştıran gazeteci Demet Tezcan da, kitabında yer almadığı halde, kitabının kullanılarak yanlış bilgiler verilmesine tepkili. Tezcan, “Tamamen davaya hizmet ve bir çığır öyküsünü anlatan kitabım yalan yanlış haberlere konu ediliyor. Bu hem Şule hanımı hem de beni üzüyor. Hatta kitabımda olmayan şeylerin kitabım kaynak gösterilerek yazılmasını iyi niyetli bulmuyorum” diyor. Demet Tezcan’ın, “Bir çığır öyküsü Şule Yüksel Şenler” kitabı geçtiğimiz aylarda Timaş Yayınları’ndan çıkmıştı.
(Muharrem Coşkun - Vakit)
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.