Açılımın temeli neden Kürt sorunu?

Açılımın temeli neden Kürt sorunu?
Kürt sorunu ülkemizin yıllardır kanayan en büyük yarasıdır. Son 20-30 yıla baktığımızda 30-40 binden fazla kişinin canına mal oldu, binlerce köy boşaltıldı, milyonlarca insan yerinden göç etmek zorunda kaldı veya zorunda bırakıldı.

Kürt sorunu ülkemizin yıllardır kanayan en büyük yarasıdır. Son 20–30 yıla baktığımızda 30–40 binden fazla kişinin canına mal oldu, binlerce köy boşaltıldı, milyonlarca insan yerinden göç etmek zorunda kaldı veya zorunda bırakıldı. Şimdiye kadar birçok hükümet, siyasetçi veya bürokrat sorunla ilgili onlarca söz söyledi, fakat herhangi bir sonuç alınmadı. Kimisi ya rant için sarf etti bu sözleri yada yeterli cesareti ve iradeyi göstermeyerek geri adım attı. Sonuç olarak kanayan bu yara hala kanamaya devam ediyor. Bugün baktığımızda sorun ile ilgili bazı adımlar atılmaya çalışılıyor, Türkiye’de son günlerin en büyük konusu Demokratik 

Açılım veya Kürt Açılımı… Çeşitli endişeler taşımakla beraber bu adımların Türkiye’de yaşayan bütün halklar için olumlu sonuçlar getirmesini diliyoruz.

  Türkiye’nin en genç barosu olan ancak demokrasi ve hukuksuzluklar karşısında aldığı tavırla kamuoyunda adından sıkça söz ettiren Bitlis Barosu Başkanı Av. Mezher Yürek ile son günlerin konusu olan Demokratik Açılım ile Cumhuriyetten bu güne Kürt sorunun çözümü konusundaki değerlendirmelerini siz değerli okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Sayın Yürek, Sizce Demokratik Açılım nedir? Kısaca Anayasa açısından değerlendirebilir misiniz?
Bir yurttaş olarak tüm yaşamımızı etkileyen demokrasi kavramını hukukçu olarak ele aldığımızda, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2.maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti, Demokratik, Laik ve Sosyal Bir Hukuk Devletidir.” ifadesi yer almaktadır. Bu ifadeyle, Cumhuriyetin Demokratik devlet niteliği belirtilmektedir.

Ancak soruyla birlikte demokrasinin ülkemiz açısından açılıma ihtiyaç duyduğu tüm herkesçe kabul edilmektedir. Anayasa metninde var olan bu kavramın neden bir bütün olarak açılmamış olduğu ve neden demokrasinin unsuru olarak ortaya çıkması gereken; evrensel hukuk kurallarının işletilemediği, halen bireylerin özgür, eşit, hak ve hukuklarının güvence altına alınmamış olduğunu, düşüncelerini özgürce ifade edemediklerini, kamu hizmetlerinden ve sahip olduğu temel değerlerinden tam olarak yaralanmadıklarına cevap aramak gerekir.

Aslında, toplum kurallara göre hareket ediyor temelinden baktığımızda temel sorun; temel yasa olan 1982 Anayasasından kaynaklı olduğu açıkça ortadadır.

Peki, neden Anayasa?
Bir yandan demokrasi kavramını Anayasaya koyacaksın, ancak bu kavramın gereği olan her olguyu yasaklayacaksın, değiştirilemez hükümlerle katı niteliğini ortaya koymakla birlikte, yasakçı zihniyeti uzun ve ayrıntılı açıklamalar içerisinde kazuistik yapısı ile göstereceksin. Vazgeçilemez her temel hak ve hürriyeti belirttikten sonra, ancak kelimesi ile yasakçı sınırlamalar getireceksin. Bu husus tüm mevzuata ve hatta bağımsız ve tarafsız olması gereken yargıya da egemen bir resmi ideolojinin korunduğunu gösterdiği gibi toplumun her kesiminde bu ideolojiye karşı yasakçı bir devlet mekanizmasıyla karşılaşmasına neden olmaktadır. 

En basitinden, bu yasaklamalara baktığınızda toplumun farklılıklarını ve renklerini oluşturan ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin farklılıklara getirilen yasaklamalarda kendisini açıkça ortaya koymaktadır. Birkaç örnek vermek gerekirse, Kürt olarak anadiline getirilen kısıtlamalar, Müslüman olarak başörtüsüne getirilen yasaklar, fikir sahibi olarak düşünceye getirilen yasaklar, alevi olarak inancına ve düşüncelerine getirilen kısıtlamalar, kadın olarak cinsiyet ayrımına ilişkin kısıtlamalar vs… şeklin de bu yasakları çoğaltmak mümkündür.

Oysaki anayasalar toplumun tümü için bir mutabakat metnidir değil mi?
Evet, Sorunların çözümü için temel ihtiyacın, çağdaş, demokratik ve sivil bir anayasa olduğu açıkça ortadadır. Anayasa, devletin temel yapısını, örgütlenişini, işleyiş kurallarını gösteren, kişilerin hak ve özgürlüklerini güvence altına alan üstün hukuk kurallarından oluşur. Çağdaş demokratik ülkelerde, anayasalar iktidarın sınırlandığı, özgürlük, eşitlik ve adalet uğruna verilen uzun mücadelelerle kazanılmış hakların, temel değerlerin ve ortak ideallerin somutlaştığı belgelerdir. Bu bakımdan bir ülkenin anayasası sadece devletin kuruluş düzeninin oluşturulduğu temel kurallar metni değil, aynı zamanda insanların temel hak ve özgürlüklerinin de güvencesidir. Türkiye’de yaşanan sorunların önemli bir kısmı mevcut Anayasa’dan kaynaklanıyor. Mevcut Anayasa, Türkiye’nin özgürleşmesini ve demokratikleşmesini amaçlayan her açılımın önüne set çekiyor, statükonun değişmezliğini gözeten otoriter zihniyeti muhafaza ediyor ve ülkenin çağdaş değerlerle bütünleşmesine engel olmaktadır.

Peki, bunun için ne yapılması gerekiyor?
Kamuoyu açık hale getirilmeli, her fikir tartışılmalıdır. İyi olanı, kötü olandan ayıklamak, kamuoyunun hakkıdır. Bir sınıf, iktidar veya zümre, kendisini kamuoyunun yerine koyup doğruyu yanlışı belirleyemez. Demokratik bir zeminde güven hâkim kılınmalıdır. Bu toplumda herkesin özgür olduğunu, özgürce fikirlerini dile getirebileceği, şeffaf ve güvenilir ortamın sağlanması gerekir. 

Tüm bu sebeplerle, yeni bir anayasa ile tüm yapının demokratik bir niteliğe kavuşturulması ve dokunulmaz temel hak ve özgürlüklerin tamamının güvence altına alınması herkesin yararınadır. 

Çözüm ne olmalı?
Demokratik bir anayasa, Hukuk devleti için gerekli reformlar yapılmalıdır. İnsan hakları eksiksiz yaşama geçirilmeli, insan hakları ihlalleri sona ermelidir. Hukuksuzluk, kuralsızlık, eşitliksiz ve işsizlik kaldırılmalı, ülkenin bütününde katılımcı ve çoğulcu yerinden yönetim yapılanması gerçekleştirilmelidir.

Neden açılımın temeli Kürt Sorunudur kısaca bilgi verir misiniz?
Ülkemizde en çok Kürtlere, Alevilere, Müslümanlara, Solculara ve resmi ideolojiye aykırı tüm düşünce sahiplerine baskılar olmuştur. Öncelikle bu topraklarda yaşayan ve kendisine özgü etnik bir yapısı olan Kürtleri bir sorun olarak gören yine bu yasakçı zihniyettir. Hukukçu olarak bu konuya baktığımda; Hukuka aykırı kullanılan, sivil ve askeri her güç, şiddeti ve adaletsizliği doğurmuştur. Cumhuriyet ile yaşıt bu sorun, siyasal zemin ile şiddet ortamı arasında karışarak, gidip gelmektedir. Bu konuda resmi ideolojiden kaynaklı, şiddet ve hukuksuzluklar nedeni ile Türkiye; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde aleyhe birçok kararları çıkmış, dosyaları en kabarık olan ülkesidir. Faili meçhuller, Köy boşaltmaları ile insan hakları kitlesel ölçekte ihlal edilmiş, yer isim değişiklikleri, anadilinde konuşma ve eğitim hakları açısından ihlalleri halen süren, bazı menfaat gruplarının rantlarının oluştuğu bir zemine yayılan çözümsüzlüğe doğru sürüklenmiştir. Oysaki huzur, hoşgörü ve iç barış tüm yurttaşların yasal hakkı ve ortak özlemidir. Etnik duyarlılığı içeren bu konu da ki tek çözüm; demokratikleşmedir. 

Bir hukukçu olarak eldeki veriler ile siyasal yapılar açısından konuya baktığınızda neler görüyorsunuz?
86 yıllık Türkiye Cumhuriyetinde 60 hükümet kurulmuş, 11 Cumhurbaşkanı, 27 Başbakan ve bu Başbakanlardan 6’sı hem Cumhurbaşkanlığı hem de Başbakanlık görevlerinde bulunmuş. İsmet İnönü birbirini takip eden 8 hükümette, Adnan Menderes 5, Süleyman Demirel ve Tansu Çiller 3, Recep Tayyip Erdoğan birbirini takip eden 2 hükümette arka arkaya Başbakan oldu. Hemen hepsi bu soruna çözüm konusunda farklı uygulamalar içine girdi. Hemen hepsi toplumu bir arada tutan en önemli ortak değerin, demokrasi olduğunu bilmelerine rağmen geçmişte uyguladıkları inkâr, imha ve asimilasyon politikaları nedeni 27 kez isyan meydana gelmiş ve bu 27 isyan kanla sonlandırılmıştır. Ancak, bu konudaki demokratik çözüm çabalarının eksik, güvensiz ve cesur adımlardan yoksun bir şekilde devam ettiği ve yine aynı çatışma mecrasına kaydığı gözlenmektedir. 

Ancak, bu konu ile ilgili birçok rapor var değil mi?
Evet, 86 yıllık Türkiye Cumhuriyetini Kürt sorunu ile birlikte ayakta tutmak isteyenlerin hazırladığı 70’in üzerinde rapor, bölgenin ekonomik kalkınmasına yönelik açılan 30 paket hiçbir işe yaramamıştır. Siyasi irade göstermeyenler yüzünden sıcak takip, balyoz, çekiç, çelik, sandviç gibi adlarla PKK’ya karşı 25 büyük askeri operasyon düzenlenmiştir. Sonuç ortada; Kürt sorunu yoktur dendi; Susurluk, Yüksekova gibi çeteleri kullanıldı, Kürt sorunu halledeceğiz dendikçe; faili meçhuller, nereye gittiği belli olmayan paralar ve usulsüz işlerle Türkiye’yi anti demokratik bir yapının kökleştiği, çatışmaların odağı olduğu bir ortama sürükleyerek, 30 -40 bin insanın ölümüne neden olunmuştur. Kürt Sorunu, Türkiye için terörle mücadele ve askeri önlemlerle çözülecek bir sorun olmaktan çoktan çıktığını herkes bilmektedir. Sorun artık sadece Kürtlerin değil, bu ülkede yaşayan tüm yurttaşların sorunudur.  

Türkiye Cumhuriyeti 86 yıl önce Şark, sonra Güneydoğu, şimdilerde ise Kürt denilen bu konuyu; demokrasi içinde çözme sınavını vermektedir. Geçmişe bakıldığı zaman konu ile ilgili olarak, askerden MGK’ya, hükümetten muhalefette, siyasi partilerden milletvekillerine, sivil toplum örgütlerinden akademisyenlere ve iş adamlarına kadar hemen herkesin bu konuda bir raporu var. 50’yi aşkın her raporda önce bölgeye ilişkin durum tespiti ardından resmi, ideolojik, kurumsal algılanmalara göre çözüm önerileri sıralanıyor. Can yakan, manevi olarak toplumu zedelemiş olan bölgedeki çatışma ortamının maliyeti, 2007 yılı verilerinde 300 milyar dolara çıktığı belirtilmektedir. Bu sorun konuşulacak, tartışılacak ve fikirlere göre çözüm önerileri geliştirilecektir. 

Hukuken çözüm nedir?
Bu sorununuza kısaca şöyle cevap vereyim. Özgür ve demokratik bir ortamın oluşturularak tüm konuların hukukun evrensel ilkelerine göre çözümüdür.

Röportaj: İlhan Karabulut

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.