Mustafa Özcan

Mustafa Özcan

II. Abdülhamid’e iade-i itibar

II. Abdülhamid’e iade-i itibar

Galiba Türkiye ve Ortadoğu, 1908 ve 1909 yılında girmiş olduğu ve 100 yıl süren türbülans ve karanlık tünelden ve labirentten çıkış yolunu ancak düştüğü yerden kalkarak bulabilir. Tih çölündeki yolculuk gibi dönüp dolaşıp aynı noktaya gelmemek ve arpa boyu mesafe almadan boşlukta deveran etmemek, boşlukta yüzmemek için çıkış noktasını doğru teşhisle bulmak ve istikamete yönelmek gerekir. çıkışın işaretlerinden birisi II. Abdülhamid Han’a iade-i itibarda bulunmak olacaktır. Onu aşarak değil, onu yeniden bularak bu badireleri atlatabiliriz. Elbette döneminin farklarını ve şartlarını gözardı etmeden. O hem mazlum hem de müşfik bir padişahtı. Halefleri onu çok arattılar. Bir zamanlar 150’liklere ve benzeri şahsiyetlere yönelik iade-i itibarda bulunulması gündeme gelmişti. Listenin başında elbette İkinci Abdülhamid Han olmalı. Aslında, girmiş olduğumuz ve yüz yıl süren türbülanstan çıkışımızın en kevvetli işaretlerinden birisi tarihle yüzleşmek olacaktır. İşte biz de IRCICA’nın tertiplemiş olduğu Yüzüncü Yılında İkinci Meşrutiyet uluslar arası kongresinde bu tarihî hesaplaşmanın veya yüzleşmenin izlerini gördük. Bu yüzleşmenin tarihî tanıkları olduk. Toplantıyı takip etmek için Cevahir Oteli’ne gittiğimizde ilk karşılaştığımız isimlerden birisi tarihçi Süleyman Zeki Bağlan Ağabeyimiz oldu. Tam isabetti. Süleyman Abi sayıları giderek azalan dürr-i yekta veya kibrit-i ahmer nevinden bir eski nesil temsilcisi. O tarihçi değil, adeta canlı veya ayaklı tarih veya serapa tarih. Onun gibi tarih bilincimiz canlı kalabilseydi bu millet bin kere ayağa kalkmıştı. Şanlı tarihimize, onun ötesinde ecdadımıza ve dinî değerlerimize yürekten bağlı. Mutlaka çantasında ve yanında bir belge veya vesika taşır, size ummadığınız bir zamanda sürpriz yapar. Veya sizinle yeni bir bilgiyi paylaşır. Yine aynı şekilde davrandı ve bana bir belge uzattı. Bu vesika bir yönüyle beni bana hatırlattı. Zira, doğum tarihimin damgasını taşıyor. 11 Şubat 1992 tarihli Millî Gazete’de yayınlanmış Rıza Tevfik’in Abdülhamid’in ruhaniyetinden istimdad şiiri.

***

1992’yi çıkardığınızda benim doğum tarihimle karşılaşırsınız. Rıza Tevfik’in Sultan II. Abdülhamid’in ruhaniyetinden istimdat şiirinden bir dörtlük okudu. Hemen kulak kabarttığımı ve mest olduğumu görünce de gerisini getirdi ve belgeyi çıkardı ve bana takdim etti. İlki Müsavat’ta yayınlanan bu muhallet ve ölümsüz şiir daha sonra Necip Fazıl ve akabinde de Tarih ve Toplum dergisi tarafından mükerreren yayınlanmış. Bu gerçekten de büyük bir tevafuktu. Zira Cevahir Oteli adeta ağlama duvarına dönmüş ve herkes İkinci Abdülhamid’in ruhaniyetinden istimdat talep eder hâldeydi. Zaten İKö de II. Abdülhamid’in İttihad-ı İslâm projesinin tadil edilmiş bir sureti sayılabilir. Süleyman Zeki Bağlan Abi ile hasbihal ederken uzaktan Suriyeli Kemal Hoca’yı gördüm ve hemen yanımıza damladı. O da tevafukun diğer şıkkını tamamladı. Suriye Turizm Bakanı Agha da Filozof Rıza Tevfik’in istimdadına benzer şekilde şarklılar olarak II. Abdülhamid Han’a topluca haksızlık ettiğimizi dile getirmiş ve koca sultanın ruhundan istimdat dilemiş. Demek ki akıl için yol bir. Rıza Tevfik gibi Agha da Müslümanların Hamid sonrasında girdikleri türbülanstan çıkışlarını aynı noktada görmüş. Aynen Filozof Rıza Tevfik gibi Arap bakan da pişmanlık ve nedamet getirmiş. Gökkubbeler kimbilir nice bu tarz pişmanlıklara tanık ve sahne olmuştur. İstibdat görmeyenler daha sonra öyle istibdat gördüler ki; havlinden çocukların saçları ağardı. IRCICA tarafından tertip edilen toplantıya katılan Suriye Turizm Bakanı Riyad Nassan Agha, Arap elitlerinin Osmanlı’ya haksızlık yaptığını belirtiyor. Kalkış noktasını müşterek tarihe küfretmek ve onu kevgire çevirmek olarak görmüşler. “II. Abdülhamit’e gerçekten çok zulmettik. Abdülhamit, ‘Beni çiğnedikten sonra ancak Filistin’i alabilirler’ demişti. Hiçbir zaman aşağılık öneriyi kabul etmedi. çok büyük bir şahsiyetti. Bugün Türkiye, İslâm âlemindeki yerini sağlamlaştırmaktadır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ülkesinde Müslümanlar olarak yeniden eski ihtişamlı yerimizi alalım. Biz hepimiz tek bir milletiz, tek bir halkız” diye duygularını ifade etmiş.

***

Sonra da Batılıların tasallutu yerine Arap, Acem ve Türk birliğine davet etmiş. ‘Deliden al haberi’ başlıklı yazımda da benzeri bir davetin Jirinovski tarafından yapıldığını ve Türk, Acem ve Ruslar arasında bir ittifakı düşlediğini yazmıştım. Washington Post’un tanınmış köşe yazarlarından David Ignatius, Türkiye’nin ABD’nin yardımıyla İsrail ile Suriye arasında bir köprü kurabilmesi hâlinde Ankara’nın Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden bu yana ilk defa Arap dünyasına sağlam bir biçimde ayak atacağını ve köprü kuracağını ileri sürüyor. David Ignatius, ABD’de sürdürülen başkanlık kampanyasında önde çıkan dış politika konularını değerlendirdiği yorumunda ABD ile İran arasındaki bir çatışma riskinin, kısmen Suudi Arabistan ve ABD’nin bölgedeki diğer müttefiklerinin çok istekli olması sebebiyle arttığını da öne sürüyor. Buna mukabil, Ortadoğu’da barış müzakerelerinin sonuç vermesi ihtimali bulunduğunu ifade eden Ignatius, bu çerçevede de İsrail ile Suriye arasında bir barış anlaşması yapılmasına yönelik girişimlere de temas ediyor. Ignatius, İsrail’in, Beşar Esad yönetiminin Suriye’de sağladığı istikrarı “beğendiğini”, Suriye’nin Lübnan’daki egemenliğini de “kabul edilebilir” ve “belki arzu edilir bir bedel’ olarak gördüğünü de kaydediyor. Suriye ile İsrail’in Türkiye’yi “kilit arabulucu” olarak kullanmalarının önemli bir yönü olduğunu savunan Ignatius şöyle devam ediyor: “Eğer Türkiye, ABD’nin yardımıyla bu iki ülke arasında bir köprü kurabilirse, bu, Ankara’yı Osmanlı İmparatorluğu’nun 1918 yılındaki çöküşünden bu yana ilk defa Arap dünyasına sağlam bir biçimde yeniden bağlar.” Bu sözler bana Velid Canbolat’ın yıllar önce söylediği bir sözünü hatırlattı. İranlıların sahih dini bulmaları için Dürzilere teklifte bulunduklarını söyleyen Velid Canbolat bunu şöyle yorumlamıştı: “Niye Kum üzerinden Hicaz’a gideyim ki? Kum yolunu kullanacağımıza daha kestirmeden gideriz. Biz Hicaz’a İran’dan daha kısa mesafedeyiz ve kestirmeden gidebiliriz.” Sahi Türkiye neden Tel Aviv yolunu kullansın ki? Bu destek mi köstek mi belli değil! Güya bu durumda dağınık kardeşler arasında asıl köprünün İsrail olduğu vurgulanıyor. Halt etmişler, Bu katıksız yalandır. İsrail kapısından Ortadoğu’ya dönmek, olmayacak duâya amin demektir. önce İsrail Ortadoğu’da bir yer edinsin de sıra ötekisine gelsin...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Mustafa Özcan Arşivi