Prof. Dr. Namık Açıkgöz

Prof. Dr. Namık Açıkgöz

"Yök"türdüklerim

"Yök"türdüklerim

Güya bütün akademyanın haldır haldır yeni YÖK kanununu tartıştığı günlerdeyiz…

Yalan!...

Üniversitelerde bu konuyu pek tartışan yok… Tartışanları da YÖK duymuyor. YÖK’ün duyması için ille başımızda hasır mı yakmamız lazım? (YÖK üyeleri Sayın İsen ve Sayın Saraç, “başta hasır yakma”yı bilirler.)

Baksanıza, bir çerçeve metin hazırlanmış; millete “Hadi bunu tartışın!...” deniyor. Birkaç rektörün dışındaki rektörler çıkıp da “Biz kendi teklifimizi oluşturduk arkadaş! Biz sizin çizdiğiniz çerçevede düşünmüyoruz konuyu! YÖK’ün çerçevesine mahkûm olamayız.” demiyor… Diyemiyor… Niye?... Çünkü YÖK, rektörlerin âmiridir ve bizim gibi az gelişmiş ülkelerde, âmirler memurlara emreder. Canına yandığımın ülkesi, gelişmiş bir ülke değil ki, memurlar âmirlere proje sunsun.

YÖK, çerçeve teklifi, tartışılsın diye üniversitelere göndermiş. Rektörler de teklifi hocalara forward etmiş. Böylece herkes görevini yaparak rahatlamış oldu…

REKTÖRLER

Çerçeve teklifte, rektör seçimlerinin daha dolambaçlı bir yolla gerçekleşmesi teklif ediliyor. Vallahi “Üniversite Konseyli” teklif gerçekleşirse ortalık daha da karışacak… Kırgınlıklar, dargınlıklar daha da derinleşecek. 1 rektörlük için verilen kavga bu defa 5 Konsey üyeliği için yapılacak.

Taa 2008’de yazmış ve Taraf’ta yayınlamıştık. Üniversitelerdeki tıkanmanın temel sebebi, rektörlerde toplanan güçtür. Bu güç, rektörlerin elinden alınmadan, üniversitelerdeki problem bitmeeeez!...

Ver rektörlerdeki yetkiyi seçilmiş kurullara… O kurullarda herkesin temsilcisi olur. Ondan sonra rektörü atamayla getir. Atama konusunda artık YÖK mü devrede olur, Cumhurbaşkanı mı, orası önemsiz… Rektörün görevi sadece kurulları toplamak ve üniversite dışı yazışmalar ve üniversiteyi temsil olsun… Her türlü atama, yatırım ve eğitim-öğretim politikası belirleme yetkisi seçilmiş kurullara verilsin… Problem çözülür. Yoksa mevcut yetkilerin yanına bir de “performans değerlendirmesi”ne göre maaş belirletirseniz, mevcut yetkilerin üstüne bir yetki daha vermiş olursunuz. Ondan sonra, Arif Nihat’ın dediği gibi, “Kılıcın bu patırtıda, ağzı da keser, sırtı da”

Ben şahsen performans değerlendirmesini savunuyorum ama şâyet hayata geçirilirse, zaten kırılmış-dökülmüş olan üniversitelerde, bu sistem -Aha buraya yazıyorum- “intikam” amaçlı KUL-LA-NI-LA-CAAAAK!...

DOÇENTLİK DİLİ MESELESİ


Çerçeve teklifte, dil barajının 70 olması teklif ediliyor… Haydi buradan yak!... Şu anda 65 olan barajı 70 yapacaklarmış… Arkadaşlar, hakları geriletecek miyiz, ilerletecek miyiz?... Biz, ancak sömürge ülkelerinde olan dil engelinin kaldırılmasını beklerken, teklifte ne kaldırması; daha da ağırlaştırıyorlar. Hani bi fıkra vardır: Köylüler 3 vakit namaz kılıyorlarmış ve bu bile çok geliyormuş. İmamı müftüye göndermişler ki, 3 vakit namazı indirsin. İmam şehre gitmiş… Akşamüstü köylüler, imamı karşılamak üzere köyün çıkışında beklemeye başlamışlar. İmam uzaktan görününce, köylüler “İndirdi miiii?... İndirdi miiii?...” diye bağırmışlar. İmam “Nah indirdi!... Bindirdi, bindirdi!... 5 vakit!...” diye cevap vermiş.

Doçentlik dilinin süresini de iki sene ile sınırlamayı teklif ediyorlar. Dili engelini geçince, 2 sene içinde Doçent oldun; oldun… Olamadıysan haydiiii, bir daha dil sınavına gir!... Ulan, bu genç dil sınavından dil sınavına koşmak için mi akademisyen oldu? Meşhur fıkrayı bilirsiniz: Baba Erenler, sarığı kirli gezermiş. Bir gün, “Baba Erenler, şu sarığını yıkasana. Çok kirli.” demişler. Baba Erenler, “Gene kirlenecek nasıl olsa… Niye yıkayayım?...” demiş. “Bir daha yıkarsın.” demişler. “Eee… Gene kirlenecek.” demiş. “Bir daha yıkarsın.” demeleri üzerine Baba Erenler, “Erenler, biz bu dünyaya sarık yıkamaya mı geldik?” demiş.

Genç bilim adamlarının durumunu, Baba Erenler’in durumuna benzetmeyelim dostlar.

Bu hızlı tercüme çağında, gençleri İngilizce öğrenmeye zorlayarak niye enerjilerini alanları dışında harcatıyoruz millet?....

Doçentlikte yabancı dilin 2 seneyle sınırlandırılmasından geçtim, korunmaya devam edilmesi bile hatadır.

ŞU GATA MESELESİ

Askeri üniversiteler gibi görülen GATA, pek çok açıdan, üniversite yapısıyla uyuşmayan bir durum sergilemektedir. Mesela maaşlar konusunda “kıt’adaki Albay-GATA’daki Profesör Albay” ilişkilendirmesi, üniversitelerdeki akademisyenlerin aleyhine işlemektedir. GATA, yapının dışında kendi özgünlüğüyle yapılandırılırsa, üniversite akademisyeni-GATA akademisyeni çelişkisi de biter.

MESLEK YÜKSEK OKULLARI MESELESİ

Çerçeve teklifte, 2 yıllık Meslek Yüksek Okullarıyla ilgili bir değişiklik teklifi yok. Muğlak bir Meslekî ve Teknik Eğitim Koordinatörlüğü (METEK)’nden söz ediliyor ama yapısı ve işleyişi konusunda bir şey teklif edilmemiş.

Mevcut kanunda, bir birimin yönetim kurulunun oluşması için standart şartlar var ama bu okulların tamamına yakının Yönetim Kurulu yoktur. Çünkü şartları taşıyan öğretim üyesi çeşitliliği ve zenginliğine sahip değildir. Vaktiyle bu okulların kurulmasını öngörenler, buraları birer fakülte gibi düşünmüşlerdir. Hangi Meslek Yüksek Okulunda bulacaksın 3 Profesör, 2 Doçent, 1 Yardımcı Doçenti ki Yönetim Kurulunu kurabilesin?. Bu şartlar yerine getirilmeyince, Meslek Yüksek Okullarının işleri Üniversite Yönetim Kurulu’na kalıyor… Böylece, Üniversite Yönetim Kurullarının işi artıyor ve enerjisini boşa harcıyor.

Evet… Meslekî eğitim iyidir, hoştur ama üniversiteler meslekî eğitimin yeri değildir. Çıkaracaksınız bu okulları üniversitenin bünyesinden; yeniden örgütleyeceksiniz. Artık ayrı rektörlükler altında mı örgütlersiniz, Milli Eğitim Bakanlığı’na mı bağlarsınız veya tamamen sektöre mi terk edersiniz, orasına karışmam.

YA ÖĞRENCİNİN NİTELİĞİ?

Çerçeve teklifte, öğrencilerin bilgi kalitesini arttırmaya yönelik bir kelime bile yok… Herkes için önemli olan “üretilenin kalitesi”, üniversiteye gelince kalite es geçiliyor. Öğrencinin kalitesini arttıracak ve bu kaliteyi ölçecek sistemler geliştirmedikçe, üniversiteler avara kasnak gibi döner durur.

HAKEMLİ DERGİ SAÇMALIĞI

Lafı bitirmeden, bir de, halen geçerli olan şu “hakemli dergi” fetişizmine bindirelim bari.
Üniversiteler tutturmuş “İlle de hakemli dergide yayın!...” diye… Makalenin kalitesini yayınlandığı yer mi belirliyor birader?... Dergi hakemli değilse, o makale değersiz mi oluyor yani?... Ben size bişi diyeyim mi? Hakemli dergilerde yayınlanan yazılar pek okunmaz… Sadece atama ve yükseltilmelerde işe yarar. İşte itiraf ediyorum… Benim hakemli dergide yayınlanan ama hiç okunmayan ve hatta benim bile unuttuğum yazılarım var ama popüler dergilerdeki tezli yazılarım daha çok okunuyor ve daha etkili oluyor.

Bu hakemli dergi konusunda dertliyim Süheylâ… Yazıları hakemli dergilerde değil de meslekî popüler dergilerde yayınlanmış ve biri yurtdışı sempozyumda sunulan bilimsel tebliğ olmak üzere 5 çalışması olan; üstelik 4 yıl da yurtdışı üniversite tecrübesi olan bir tanıdığımın yüzüne üniversiteler “hakemli dergi” dayatmasıyla kapatılıyor.

SSCI ve AHCI tipi dergi konusuna hiç girmeyelim; bütün akademik hayatım boyunca bu tür dergileri hiç ciddiye almadım; bulunduğum her kurulda, bu tür dergilerin aleyhinde konuştum. Yeni YÖK veya TYK, bu konulara nasıl bakacak merak ediyorum.

***

Yok Süheylâ yok!... Benim iştahım kaçtı… Zaten “Bologna Süreci” fetişizmindeki ilkellikten kafam bozuktu… Üniversiteye veda zamanım yaklaşıyor galiba…




Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
6 Yorum
Prof. Dr. Namık Açıkgöz Arşivi