Gökhan Özcan

Gökhan Özcan

Filmin konusunu hatırlamak

Filmin konusunu hatırlamak

Bu ülkede toplumsal hayat öteden beri kurulması zor pek çok denge denklemi ile birlikte düşünüldü. O denklemlerden biri de toplumla medya arasındaki dengeyle ya da dengesizlikle ilgili oldu her zaman. Hiçbir zaman basit bir konu olmadı bu konu... Toplum-medya dengesiyle ilgili söz söyleyebilmek için, daima anlaşılması zor bir ağırlıklar matematiğinin en zorlu problemleriyle boğuşmayı göze almak gerekti. çünkü Türkiye'nin dördüncü kuvveti medya, frekansını çoktan kaybettiği bir toplum adına yayınına banttan devam ettiregeldi. Her gün gazeteler manşetlerinde, televizyonlar haber-yorumlarında toplumun ne düşündüğüne, ne hissettiğine ve neye ne kadar sahip çıktığına ilişkin ahkâm kesti, bugün de dozunu arttırarak buna devam ediyor. Nedense en baştan beri hiç kimse medyanın söylediğinin toplum nezdinde bir karşılığı olup olmadığını merak etmiyor, araştırmıyor.

Gündemden asla düşmeyen başörtüsü/türban tartışmaları bu konuda çarpıcı bir örnek... Bu ülkede neredeyse yarım yüzyıldır bir "başörtüsü sıkıntısı" yaşanıyor. İnanç değerlerine saygılı küçük bir azınlık dışarıda bırakılırsa medyanın büyük bir bölümü okullarda ve kamusal alanda başörtüsü yasağının ısrarla uygulanmasından yana. Bu tavır zaman zaman inançları gereği örtünme gayreti içinde olan insanları rencide eden, tahkir eden boyutlarda kendini gösterebiliyor. Oysa tarihsel aralıklarla yinelenen kamuoyu yoklamaları, her defasında toplumun hissiyatının medyanın yansıttığından çok farklı şekillendiğini açıkça ortaya koyuyor. Yani medyanın toplum adına seslendirdiğini iddia ettiği söz, toplumun kendi sözünün tam aksi istikamete gidiyor. Burada bir problem olduğu açık; üstelik tabiatı icabı bu problemin kazara ortaya çıkma ihtimali de yok.

Akla gelen sorunun akla gelme gerekçesi gayet mantıklıdır: Madem medya toplum adına toplumun asla benimsemediği birtakım kanaatler yürürlüğe sokuyor, o zaman neden toplum da kendi rüştünü ispat ederek gerçeği devreye sokmuyor. Evet, bu toprakların sosyolojik romanını yazmaya yeltenenler için aşılması gereken gerçekten güç bir dramatik terslik var ortada. Ve bu terslik, basit ak ve kara konumlandırmalarıyla anlaşılabilecek ya da algılanabilecek gibi bir şey değil.

Burada bir toplum var, malını topluma sattığı halde konjonktürel olarak gücü elinde bulunduran otoritenin sesiyle konuşan bir medya var. Bu acayip yemeğin buraya kadarı zorlamayla yutulabilecek cinsten lokmalar içeriyor. Bundan sonrası akıllara seza; otoritenin sesiyle konuşan medya, aslında toplumun sesi olduğunu yüksek sesle ilan edip duruyor. Toplumsa, medyanın sesinin kendi sesi olmadığını, medyanın kanaatinin kendi kanaatine benzemediğini bile bile o medyayı sessizce, ama gerçekten sessizce izlemeye devam ediyor.

İyi de toplumu her gün gazete alarak, reyting sağlayarak finanse ettiği medyaya karşı bu kadar 'kuzu'laştıran ne? Bu ülkenin gidişatında toplumun duyguları, medyanın o cin fikirler yürüten aklı kadar ağırlık taşımıyor mu? Görünen o ki taşımıyor. Ya da toplum duygularına karşı o kadar dolduruldu ki, belli bir noktadan sonra kendi gönlünden geçeni medyadan önce kendi ayıplamaya başladı. Bu tür bir hipnozun yanıltıcı etkilerini kırmak güç... önce toplumu kendi duygularına yeniden inandırmak gerekiyor, yani kendine. Topluma kendi hissiyatının doğru olabileceğini yeniden anlatmak gerekiyor. Yoksa medya hayatın dublajını yapmaya ve filmin konusunu baştan sona değiştirmeye devam edecek.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Gökhan Özcan Arşivi