Mustafa Özcan

Mustafa Özcan

Tunus’u kim karıştırıyor?

Tunus’u kim karıştırıyor?

Devrim ateşi Tunus’ta yandı ve bütün Arap alemine yayıldı. Tunus devrimi Arap Baharı içinde Yasemin Devrimi olarak adlandırılıyor.

Sistematik istibdada ve bir de ekonomik şartlara bir başkaldırıydı. Tunus’ta hem siyasi hem de mali istibdat uygulanıyordu. Biz buna genelde totaliter yapılı rejimler diyoruz. Mısır’a bakarak nispeten küçük bir ülke olduğundan sorunlarını rahat veya kısa sürede aşabileceğini varsayıyorduk.

Lakin ekonomik şartların üstesinden gelinemediği gibi ideolojik kavga da erken patlak verdi. Kısa sürede nikabını açtı ve yüzünü gösterdi. 6 Şubat (2013) tarihinde muhalif lider Şükrü Bel’id fail-i meçhul bir suikasta kurban gitti. Elbette gözler hemen İslami kesimlere çevrildi. Muhalife yakın isimlere göre, olağan zanlı İslami kesimlerdi. Birinci derecede Selefiler sorumlu tutuluyordu.

İkinci derecede de yönetim olarak Nahda Partisi sorumlu olarak gösteriliyor. Elbette Nahda Partisinin suikast geleneği yok. 1990 öncesinde Nahda hareketine mal edilen bir iki hadise olmuşsa da Nahda hareketi şiddet ile arasına mesafe koymuştur. Bu, 1948-49 yıllarında kısa süreli Mısır’da İhvan ana damarına mensup bir iki suikastçının Haznedar ve Nakraşi Paşa’yı öldürmelerine benzetilebilir.

Lakin bilahare Müslüman Kardeşler tamamen bu yöntemi reddetmiş ve dışında kalmıştır. Tunus’ta Şükrü Bel’id suikastını Nahda’ya mal etmek haksızlık olur. Sadece iktidarı temsil ettiğinden dolayı belki suikastı önleyememekle suçlanabilir. Bu suçlama da spekülatif olmaktan öteye gitmez.

• Peki Selefiler yapar mı? Tunus’da Selefilerin dört parça halinde oldukları söylenmektedir. Yekpare bir hareket değil, bir yelpazeyi temsil ediyor. Teorik olarak mümkün. Libya’da da devrim sürecinde Genelkurmay Başkanı Abdulfettah Yunus öldürülmüştü.

Bu suikast bir hesaplaşma sonucu işlenmişti. İslamcılarla Suriye üzerinden sürtüşen Şükrü Bel’id’in ideolojik nedenlerle öldürülmüş olması mümkündür. Lakin teknik olarak bunu İslamcılara mal etmek haksızlık olur. Aksi ispat edilinceye kadar zanlı, beridir. Herhalde kokusu çıkar. İslamcıların kendi aralarında ve solcularla çok çapraz ilişkiler var. Tunus’ta Nahda iktidarı herkesle boğuşmak durumunda.

Boğuşmasına rağmen kimseyi de tatmin edememektedir. Selefi kesimlerden bazıları ‘Rahman Şeriatı’ karşısında beşer şeriatına prim veren ve sapan bir partiyi veya hareketi (Nahda) desteklemeyeceklerini ifade etmektedir. Buna mukabil, laik ve solcu kesimler de savunma hatlarından bir milim bile geri çekilmeye razı değiller. Nahda Hareketi Lideri Raşid Gannuşi’nin Al-Mujtama’a dergisine bir itirafı var: “Kurulu sistem değişmeye direniyor. Engeller tahmin ettiğimizden daha büyük çıktı…” Omuzladıkları yük dağlar ağırlığında. Tünelin ucu hâlâ görünmüyor.

• Şükrü Bel’id’e gelince sorunlu ve sorumsuz bir lider olduğu kesin. Öldürüldüğü için sorumsuz değildi elbet. Lakin boşboğazdı ve her yerdeki ulusalcıların komplo refleksini taşıyordu. Tacikistan lideri İmam Ali Rahmanov’dan Ramzan Kadirov ve İranlı liderlere kadar bir sürü odak Suriye meselesini Batı ve İsrail komplosu olarak okuyor. Halbuki hem ifşaatlar hem de saha delilleri bu tezi reddediyor. Bu, Sırpların Bosna meselesini kendi kalın kafalılıklarına ve caniliklerine değil de Batı komplosuna bağlamalarına benziyor.

Tunuslu muhalif Lider Şükri Bel’id de Müncif Marzuki gibilerinin de hilafına Tunuslu Selefilerin kandırılarak Suriye’deki gayya kuyusuna ve bataklığa çekildiklerini iddia ediyordu. Aslında bununla kendi kendini tekzip ediyor. Yeminli muhalifi olduğu Bin Ali’yi de demek ki Batılılar harcadı. Kendisinin de içinde bulunduğu halk kitlelerinin hiç dahli yok. Halbuki tam da suikastından sonra Fransızlar Şükrü Bel’id’in söylemini tekzip ettiler. Selefileri İslami faşistler olarak nitelendirdiler.

Dolayısıyla Şükrü Bel’id, suçladığı komplocularla aynı safa düşmüş oluyor. Şükrü Bel’id’in aklından veya iz’anından zoru vardı. Esasında Bel’id isnat ve ithamlarında çizmeyi aşmıştı. Tunus sınırında bulunan Lutiye köyünde binlerce kişinin eğitimden geçirildikten sonra ‘ılımlı Türkiye’ üzerinden Suriye’ye sevk edildiklerini söylüyor ve bunların zamanla geri dönerek yeni bir Afgan-Arapları sendromu doğuracaklarını iddia ediyordu. Bunların ‘duatu’l fitne’ yani fitne daileri ve avazları olduklarını ve yabancı istihbaratların maşası olarak Suriye’yi bölmek istediklerini ileri sürüyordu.

Selefilerin cihat olarak gördüklerini o tahripkarlık olarak görüyordu. Suriye’ye savaşa gidenlerin İsrail’in projesine hizmet ettiklerini de söylemeyi ihmal etmiyordu. Bunlar mücerret çıkarımlar ve ayrıca Suriye rejimini de ne yaparsa yapsın mutlak doğru yerine ikame etmektir.

Ne kadar katliam işlerse işlesin Suriye rejimi ona ve benzeri kafalara göre şaşmaz pradigmayı temsil ediyor. Böylece hakikati tersyüz ediyor. Kod adı Ebu Sayyaf olarak bilinen Ürdün Cihadcı Selefilerin Başı Muhammed Şelebi kendilerinin yana yakıla Suriye’ye gitmek istediklerini ancak Ürdün Muhaberatının buna asla izin vermediğini söylüyor.

Korkuları şu: Bir gün Suriye’de misyonları biterse, Afgan Arapları gibi geri dönerek aynı icraatlarını ülkelerinde yapabilirler. Esed yandaşı Tunuslu Şükrü Bel’id de böyle düşünüyordu.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum
Mustafa Özcan Arşivi