Gökhan Özcan

Gökhan Özcan

Kötülük sandığımız kadar uzak mı bize?

Kötülük sandığımız kadar uzak mı bize?

Hayatı doğru yörüngede tutacak olan insanların vicdanlarında yapacağı muhasebedir. Bunun için gerçekleri görüyor ve o gerçeklerle yüzleşme cesaretini taşıyor olmak çok önemli... Yani şuur sahibi olmak... Bilmek, bakmak, görmek, anlamak, idrak etmek, yüzleşmek... Bütün bu adımlar, hem hayatın, hem o hayatın içinde insanın gidişatını doğru istikamette tutmak için her gün, her saat, her an atmak durumunda olduğumuz ruh ve zihin adımları.

Şimdilerde bu muhasebeyi halisane biçimde tuttuğumuzdan pek emin değilim. Kendim de dahil olmak üzere bugünün insanlarında gözlediğim ilginç ve düşündürücü bir zafiyet noktası var: Söz kötülükten açıldığında içinde yaşamadığımız uzak bir gezegenden söz ediyormuş gibi yapmak... Oysa kötülüğün hepimizin hayatlarına hiç hafife almamamız gereken gedikler açtığı bir gerçek... Ama biz o gediklerle yüzleşmekten kaçmayı tercih ediyoruz. Bunu da hayata çok yukarıdan bakarak, muhasebe masasını hayatın girinti ve çıkıntılarından uzağında kurarak yapıyoruz.

Kötülüğü makro düşünüyor, firavunlara özgü davranışlar olarak görüyor, böylece gündelik hayatımızı tümüyle korumaya almış oluyoruz. Elbette firavunlara özgü meşhur davranışlar, kötülüğü anlamamız, safımızı iyilerin yanında tutmamız için gerekli ibret vesikalarıdır. Ama kötülüğün sayısız kılıkla gündelik hayatın girinti ve çıkıntılarında saklandığını, iyilerin yanına sokulmanın da saymakla bitmeyecek yolunu yordamını bulduğunu unutmamamız lazım.

Gündelik hayatımızı inandığımız değerlerle düşünme alışkanlığını yeniden kazanmamız lazım. Mesela kul hakkı dediğimiz affedilmez günahın önümüzdeki aracı hatalı sollayarak birçok insanın canını tehlikeye atmakla bir ilgisi olup olmadığını neden hiç düşünmediğimizi kendimize sormalıyız. Ya da tabiatın en güzel nimetlerini bahşettiği bu topraklara nasıl bu kadar kirli ve çirkin saldırılarda bulunduğumuzu mesela...

Dedikodunun, gıybetin hayatımızda tuttuğu yerin her geçen gün ne kadar çok genişlediğini... Başkalarının ayıplarına, kusurlarına, günahlarına duyduğumuz merakın nasıl artık gemlenemez bir tabiat kazandığına... İnsanlar arasındaki muhabbetin kuşkuyla, fesatla, yalanla nasıl çürüdüğüne... çoluk ve çocuğumuzun yeni ve yoz yaşama alışkanlıklarının eline ne kadar kolayca, ne kadar rahatça düşüverdiğine... Onlara hakikati sunmakta, doğruyu sevdirmekte, anlamlıyı anlatmakta nasıl çaresiz kaldığımıza... Hakikati ifade etmek noktasındaki kahredici çaresizliğimize...

Bütün bunlar ayaklarımızı bastığımız iyilik toprağının kötülüklerden çok da uzakta olmadığına birer işaret... İdeolojik itiş kakışlar, onyıllardır bitmeyen saldırı-savunma seansları arasında kaybettiğimiz, kaybettiğimizin de farkına varmadığımız bir şeyler var. İyiliği saklı hakkımız sanıyor, kötülüğün bize hiç bulaşmayacağını zannediyoruz. Gerçek hiç öyle değil, hayatımız bırakın büyükleri, sayısız küçük kötülükle çevrelenmiş durumda ki, sadece onların çokluğu bile karartmaya yetiyor ruh manzaramızı. Arınmak için, gözlerimizi yakını görmeye ayarlamamız lazım. Her günü, her saati, neredeyse her anı başkalarının kötülüklerini konuşmakla geçirmek bile çok ciddi bir tehlike işareti...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Gökhan Özcan Arşivi