Gökhan Özcan

Gökhan Özcan

Göz alabildiğine beyaz

Göz alabildiğine beyaz

Buz tutmuş bir göl, ufuk çizgisine doğru göz alabildiğine uzanan beyaz bir ova gibi görünüyor. Denizleri ve gölleri uzun uzun seyretmeyi severim. İkinci denememde fark ettim ki, donmuş hallerini seyretmeyi de seviyorum. Hatta biraz daha ileri gittim ve şunu söyledim kendime, ben göz alabildiğine uzanan engelsiz, engebesiz, tepesiz düzlükleri seviyorum. Gözlerimin bir çift atlı gibi ufuk çizgisine doğru gönül rahatlığıyla koşturabildikleri o bakışları seviyorum.

İnsanın sınırlı algılama gücüyle sonsuzluk ancak bu kadar kavranabilir. Gözün gördüğü en son noktaya kadar giden ve orada sonlanmayıp sadece belirsizleşen bir uzaklığın verdiği mesafesizlik hissi... Bu denizlerin ve göllerin en canlı maviye büründüğü zamanlarda da hissedilen bir şey, böyle bembeyaz bir düzlüğe dönüştüğü zamanlarda da...

O donmuş gölün kıyısında, bir sonsuzluğun fotoğraflarını çekmek muradıyla minicik bir delikten neredeyse kâinata bakarken, hadislerde okuduğum mahşer tasvirleri geldi aklıma. Mesela Buhari kaynaklı bir hadiste, "Kıyamet günü insanlar, halis undan yapılmış dümdüz ekmek gibi esmere yakın beyaz bir yer üzerinde toplanacaklardır" diye tarif ediliyordu toplanma yerini... Dümdüz ve esmere yakın beyaz bir yer... Bütün insanlığın toplanacağı, ardına saklanacak hiçbir yer olmayan o sonsuz düzlük... Bütün eğriliklerin aşikâr olacağı yer...

Seyrettiğim birçok filmde böyle donmuş denizler ve göller bir gerilim unsuru olarak kullanılıyordu. Gerilimin tepe noktasında buz mutlaka kırılır, birileri içine düşer. Ve çoğunlukla da bir daha çıkamaz. Buzdaki bir delik, neredeyse uzaydaki bir kara delik gibidir. Bunu bildiğim için donmuş gölün ortalarına doğru çıkılan yürüyüşleri son derece irkiltici bulurum.

Ayaklarımın ucundan başlayarak neredeyse sonsuzluğa uzanan bu beyaz düzlükte bir yürüyüşe de çıkmadım bu yüzden. Sadece kayaların uçlarının buzun dışına çıktığı kıyı boyunca biraz yürüdüm. Ayağımın altındaki buzun, en fazla bir metrelik bir derinliği örttüğünü bilerek... Soğuk sarı sazlıkların hemen yanında bir sandal kışı tek başına geçirmenin hüznünü yaşıyordu. Hemen yakınında kırmızı bir şamandıra vardı, ayağımın ucuyla itip buzun altındaki suyu gördüm. Bu buz gölünün altında bir başka dünya vardı. Ve kuşkusuz üstünde başka bir dünya...

Hayat kırılgandı. Bilmediğimiz, bilemeyeceğimiz milyonlarca tehlikeye sonuna kadar açık ve savunmasızdı varlığımız. Hayatla ölüm arasındaki duvarın kalınlığı sadece bir an kadardı. Bu gölün üstündeki buz tabakası kadar inceydi dünyalar arasındaki sınırlar...

Fotoğraf makinemin deklanşörüne birçok defa bastım. Bu sonsuz ve beyaz düzlüğün kaydını tuttum. Ama biliyorum ki asıl fotoğrafları zihnimle çektim. Bu donmuş göl hatırası hafızamın unutulmazları arasında yerini çoktan aldı.

Donmuş bir gölün ve sonsuza uzanan beyaz bir düzlüğün kıyısında insan olmak... Bir nokta kadar küçülüp kalmak... Sazlığa vuran her rüzgârda sağa sola savrulmak... Soğuktan çok, gözün ve özün birlikte farkına vardığı bu sonsuzluk hissiyle üşümek, üşümek... Paha biçilmez bir tecrübe bu, inanın.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Gökhan Özcan Arşivi