Bayındır Hoca’nın İddiaları Bir Bir Çürütüldü

Bayındır Hoca’nın İddiaları Bir Bir Çürütüldü
Hicret Derneği, Prof. Dr. Bayındır’ın İman’la ilgili iddiası başta olmak üzere son zamanlardaki tartışmalı açıklamalarını bir bir çürüttü.

Son zamanlarda Abdulaziz Bayındır hocanın kader bahsi konusundaki açıklamaları Türkiye’de İslami çevrelerde tartışma konusu oldu.

Bayındır hocanın “Kader’e imanın İslam’ın şartlarından biri olmadığı”, “Allah’ın imtihana bağlı geleceği bilmediği”, “Allah’ın şey olmayanı bilmediği” şeklindeki iddialarına bir cevap da Bayburt’ta İslami faaliyetler yapan HİCRETDER’den geldi.

Hicret Derneği’nin tartışmalarla ilgili çalışmasında kader mevzusunda tarihte birçok tartışmalar yapıldığı, Hocanın bu söylemlerinin Mutezilenin sapkın kollarından olan hişamiyyenin söylemlerinden olduğu vurgulandı.

BAYINDIR’IN İDDİALARI DOĞRU DEĞİL

Ayrıca Kur’an’ın kader meselesini ele alışına kısaca değinilen çalışmada, Bayındır hocanın delilleri üzerinde değerlendirmeler yapıldı. Hocanın konuyu değerlendirme mantığı irdelenerek, bu husustaki çelişkileri yazıldı. Delil olarak kullandığı ayetlerin bağlamından kopartıldığına vurgu yapılan çalışmanın sonucunda, hocanın iddialarının doğru olmadığına dikkat çekildi.

Bayburt Hicret Derneği’nden Serdar Kayali imzalı çalışma şöyle:

“Abdulaziz Bayındır hocanın son zamanlarda kader hakkında ki görüşleri üzerine bir yazı yazmayı hedefledik. Fakat gerek hocanın iddialarının büyüklüğü gerekse konunun çetrefilliği yazının uzun olmasını kaçınılmaz hale getirdi. Bu nedenle yazıyı başlıklara ayırdık ve başlıklar hakkında kısa bilgilendirme yapmayı gerekli gördük. Konunun anlaşılması için yazının sonuna kadar dikkatli bir şekilde okunması gereklidir. Yazıda elden geldiği kadar güncel dil kullanmaya çalıştık. Buna rağmen bazı kavramları yanlış anlaşılmanın önüne geçmek için olduğu gibi kullandık.

NOT: Bu yazı BAYINDIR hocanın delilleri ve delillendirme metodu hakkında yazılmıştır. Hocaya onu ve düşüncesi yalanlayan ayet ve hadisleri sıralamak istemedik. Çünkü Hoca bu ayetleri kanaatini çürütmeyecek şekilde tevil etmektedir. Hadisleri ise ya tevil etmektedir ya zayıf veya uydurma olarak görmektedir. Bu nedenle yazıda sadece onun delillerinin konuyla ilgisinin olmadığını ortaya koymak ve mantığının-metodunun çarpıklığını anlatmak yolu tercih edilmiştir. 

Muhtemel hatalardan dolayı rabbimizden af dileriz. Başarı sadece Allah’tandır.

KADER VE İRADELER İLİŞKİSİ ÜZERİNE

İnsan kendisinden hariç, sayılamayacak kadar kendi iradesine etki yapabilen arzu ve iradelerle aynı mekânda (dünyada) yaşamaya mecburdur. İnsanoğlunun tüm bu iradelerle ilişkisini-çatışmasını bütün boyutları ile anlaması ve bilmesi imkânsızdır. Aynı zamanda bu iradeler ilişkisini ve çatışmasını kontrol edebilmesi de imkânsızdır. Adalet dediğimiz mekanizma ise bu ilişki ve çatışmanın ölçülü olmasını sağlamak adına bizlere sunulan bir nizamdır. Ayrıca insan doğrudan kendi iradesiyle ilişkili olmayan olay ve olgularla beraber yaşamaktadır. Ayrıca İnsan iradesinin pasif konumda kaldığı, karşısındakini etkileyemediği, sadece kendisinin etkilendiği Melekler, Cinler ve Şeytanlar gibi diğer mahlûklarla da ilişkisi vardır.

Hepsinden öte insanın yaratıcısının tüm bu iradeler üzerinde bir iradesi vardır. Bütün bu iradevi curcuna içerisinde insanın kendi kaderini kendisinin yazdığı kanaati akli bir çıkarım olamaz. Görüldüğü gibi insan bütün bu ilişkiler yumağı içinde sadece bir parçadır. Bununla birlikte parçacıdır. Bu anlamda acizdir. Doğal olarak böyle bir acziyetin mahkûmu olan insanın “Kader ve imtihan ilişkisi nasıldır?” sorusuna verebileceği makul bir cevabı da zaten yoktur, olamaz da. Kuşatamadığı bir işleyişin kendisinden ve neticesinden haber vermeye çalışması ukalalıktan ve sınırları aşmaktan başka bir şey değildir.

Müslüman’ın böyle bir sorusu yoktur. Bu nedenle kuranda bu soruya açık cevap bulamayız. Zaten cevabın bizler için açık olması da imkânsızdır. Bu bir kurbağaya geometri öğretmekten daha öte bir şeydir. Belki kurbağa geometri öğrenebilir ama insan böyle bir işleyişin sebep sonuç ilişkilerini tüm boyutlarıyla kuşatamaz. Bu nedenle Kur’an’da konuyla ilişkilendirilen ayetler bazen Cebriyeyi bazen Kaderiyeyi destekler gibi görünür. Bu tezatmış gibi görünen ayetler kendi bulunduğu sureler içeriğinde değerlendirilmesi gereken ayetlerdir. Ne yazık ki bu ayetlerin bir kısmı cebriyenin kurbanı haline getirilmiş, diğer kısmı ise kaderiyenin kurbanı haline getirilmiştir. Böylece bu ayetlere iki taife de zulmetmiştir.

Günümüzde bazen küçümsenen bazen de dinleştirilen “ehlisünnet” bu hususta isabet etmiş ve meseleyi kendisine girilmez, aşılamaz bir girdap gibi bilmiş ve haddini bilerek o olağan üstü işleyişe çözümcü yaklaşmayıp, ona iman etmiştir. “İnsanın kesbi vardır - Allah bilir – O, kullarına zulmetmez.” demek suretiyle üç temele dayandırmış ve meseleyi iman edilecekler sınıfına dâhil etmiştir. “İnsanın kesbi vardır” demek suretiyle cebriyeden, “Allah bilir” demek suretiyle kaderiyeden uzaklaşmıştır. Arasındaki tezadı “İnsan bilgisinin acziyetinin doğal sonucu” olarak kabul etmiştir. “Allah kullarına zulmetmez” demek suretiyle de doğruya ulaşmıştır. Çünkü Allah kullarını ne üste bahsettiğimiz iradeler curcunasında başıboş bırakarak onlara zulmetmiş, ne de kullarını zaten belirlediği rolleri ifa etmelerinden dolayı cezalandırarak onlara zulmetmiştir. 

ABDULAZİZ HOCA NE DİYOR VE MAKSADI NE?

Abdülaziz Bayındır Hoca’nın ya kendi çıkarımı ya da tarihten aldığı “Allah her şeyi bilir fakat Madumu bilmez” sözü ile Türkiye’de İslamî çevrelerde kader tartışması yeniden alevlendi. Hocanın bu cümlesi çok basit fakat etkisi ve tahrifi çok büyüktür.   İlk olarak şunu belirtmek gerekirse bu tartışma daha detaylı bir şekilde tarihte de yapılmıştır. Mesela Mutezile Mezhebinin sapık fırkalarından biri olan Hişamiyyenin kurucusu Hişam B. Amr El Fuvati “Allah Madumu bilmez” fikrini ilk ortaya atanlardan biridir. Yine Mutezileden birçokları bu ve benzeri şeyleri söylemişlerdir. Onlar bu konuda çok daha sapkın, saçma iddialarda da bulunmuşlardır.

Şimdi Hocanın tekrardan gündeme taşıdığı “Allah her şeyi bilir, madumu bilmez” cümlesini biraz açarak ele alalım. Öncelikle bu cümlenin yarısını oluşturan “Allah her şeyi bilir” bölümü bir ayettir, ayrıca aynı anlamda birçok ayet de mevcuttur. Cümlenin diğer yarısını oluşturan “Madumu bilmez” bölümü ise felsefi bir cümledir. Meselenin içine felsefe girince doğal olarak işler karışıyor. Madum nedir, bir şey midir, değil midir, bir şey ise bilinir mi, değilse bilinir mi, mutlak yokluk mu, olması mümkün olan bir şey mi; yoksa olması mümkün olmayan bir şey mi? Gibi bir yığın asla bir sonuç alınamayacak sorular silsilesi karşımıza çıkıyor. Bu kavramın ne olduğu hususunda anlamlı - anlamsız kanaatler oluşturabilmek zorlaşıyor.

“Madum nedir?” sorusuna verilen cevaplara bir bakalım.  Madum yokluktur. Peki, yokluk tanımı yapılabilen bir kavram mıdır, tanımı yapılabiliyorsa nasıl YOK olabiliyor? Tabii bütün bu cümleleri yazarken bile saçmalamaktan kurtulamıyoruz. Çünkü cümlelerimizin tümünde YOKLUK diye zaten bir tanımımız var. Hâlbuki ondan bahsedebilmemiz imkânsız olması gerekirdi. Hatta onun hakkında zamir bile kullanamayız; çünkü zamirler olmayana atfedilemez. Zaten kavramın kendisinin ilmi anlamda hiçbir değeri yoktur. Hatta kavram bile değildir. Çünkü her kavramın bir içeriği bir tanımı vardır. Ancak şunu söyleyebiliriz ki dünyanın en boş harf dizisidir. Çünkü anlamı-tanımı yoktur. Tanımı yok olan bir şeyin kendisi de yok hükmündedir. Normal hayatımızda ve bütün bu cümlelerimizde mecburen kullandığımız “YOK” kelimesi Sadece nefyetmek içindir. Kelime’i Tevhit’te olduğu gibi. Bunun haricinde bu kelimeyi kullandığımızda veya kavramlaştırdığımızda aslında saçmalıyoruzdur. Dolayısıyla “Madum yokluktur” dediğimizde mantık açısından bizim bir sonuca varmamız mümkün olamayacağı gibi Hocanın da bir sonuca varması mümkün değildir. O halde Abdulaziz Hocanın maduma verdiği tanım bu olamaz. Eğer buysa hoca yanılmıştır ve hata etmiştir.

Şimdi yine o cümleye dönersek anlaşıldı ki cümlenin bir yarısı mutlak bir hakikat, diğer yarısı ise saçma sapan, anlamsız, boş, batıl, bir cümle. Peki, nasıl anlayacağız bu cümleyi? Mutlak anlamda “Hak” olan bir cümle ile mutlak anlamda “Batıl” olan bir cümle birbirine karıştırılmış. Hakkı batıla karıştırarak hangi doğru hükme vara biliriz ki, yarısı mutlak yanlış olan bir hükümden nasıl olur da tamamı mutlak doğru olan bir hükme varabiliriz, usulen ve mantıken bunun bir açıklaması var mıdır?

Madum, henüz gerçekleşmemiş bir şey midir? Anlaşıldığı kadarıyla Hoca, madumu tanımlarken bu soruyu dikkate alıyor ve ikiye ayırıyor. Bunlar: “İmtihan odaklı madum ve İmtihan odaklı olmayan madum” şeklindedir. Eğer bu sorunun cevabı imtihan odaklı madum ise Hocanın katında cevap “Allah madumu bilmez” şeklinde oluyor. Yok, eğer soru imtihan odaklı olmayan madum şeklinde soruluyorsa hoca sorudaki madumu gayb olarak anlıyor ve cevabı bu sefer “Allah gaybı bilir” şeklinde veriyor.  Dolayısıyla Abdulaziz Hocanın bu soruya cevabı “Allah gaybı bilir” demekle birlikte “Allah imtihanın sonucunu bilmez” şeklinde sonuçlanıyor.   Bu cevap ise çelişkilidir. Çünkü Hoca hem Gaybı henüz gerçekleşmemiş vakıaları kapsayıcı olarak niteliyor, hem de madumu gaybın kapsamının dışında tutuyor. Ya gaybın kapsamına madumu almalıdır ki; o zaman Allah’ın gaybı bildiğini bildirdiği ayetleri vardığı sonuca göre tevil etmesi gerekir, ya da madumun tanımını üstte bahsettiğimiz çelişkilerden uzak bir şekilde yapmalıdır. Kendisi kader hakkındaki bu kanaatini çelişkilerden kurtarması için iki yoldan birisini tercih edip açıklaması gerekir.  Hâlbuki bize göre bu iki yolda kapalıdır. Dolayısıyla Abdulaziz Hocanın yukarda sorulan soruya verdiği cevap veya soruyu anlarken takip ettiği yol her halükarda mantıksızdır. Bu yolu aklın kabul etmesi imkânsızdır. Aynı zamanda da etik değildir çünkü Hoca mantık oyunu yapıyor.

Abdülaziz Hoca bu cümle ile imtihana odaklı geleceği kastediyor. Yani Allah gelecekte insanın imtihani anlamda nasıl bir sonuçla karşı karşıya kalacağını bilmez anlamında değerlendiriyor. Ve diyor ki “Ben Allah geleceği bilmez demiyorum. Allah her şeyi bilir diyorum fakat ŞEY sadece varlık sıfatı kazanmışlar için kullanılır. Dolayısıyla Allah var olanı bilir. Olmayanı bilmez.” Hoca böyle bir cevap vermekle çok meşhur olan kaderle ilgili sorunu çözdüğünü düşünüyor. Böylece insanlara yaptıklarından sorumlu olduklarını hatırlatmak istiyor.

Biz soruyoruz: “İmtihana odaklı gelecekten kastınız ne, gelecek, imtihana odaklı gelecek ve imtihan dışı gelecek diye ikiye ayrılabilir mi, eğer ikiye ayrılabilirse bunun delili nedir?”

“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.”Ayetine göre imtihan yaratılışın tek nedenidir. Bunun aksini söyleyebileceğimiz başka bir ayet yoktur. Ayrıca zariyat suresindeki Cin ve İnsanların ibadet için yaratıldıklarını bildiren ayetle de hayatın tümünün ibadetle alakadar olduğunu, ibadetin ise imtihandan bağımsız düşünülemeyeceği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla ölüme ve hayata muhatap olanların bu ikisi arasındaki zaman diliminin tümü imtihan odaklıdır. Durum böyle olduğuna göre nasıl olurda imtihan maksadının haricinde bir zaman diliminin varlığından bahsedebiliriz? Hayatımızda en pasif olduğumuz zaman dilimi olarak düşünebileceğimiz uykumuzla dahi imtihan ilişkisi kurulabilir. Zira niceleri uykularında gördüğü rüyalara kanıp sapıtmışlardır. Ayrıca uykumuz imtihana güç toplama aşaması olarak da değerlendirilip imtihanla bir yönüyle ilişkilendirilebilir. Durum böyle iken hangi zamanımız imtihan dışı olabilir ki?

ZAMAN KAVRAMI ve KADER

Kader meselesinin ele alınması beraberinde birçok meselenin de gündeme taşınması demektir. Bunlardan biride zaman mefhumudur. Çünkü vakıalar zaman içinde gerçekleşir. Bütün başlangıç ve bitişler zamana bağlı olaylardır. İnsanın imtihanı da dâhil her olayın zamana ilişkisi kaçınılmazdır. Allah bunu varlık için dışına çıkılamaz bir kural kılmıştır. Her nesne ve olay zamanın bir diliminde varlık sahnesine çıkar, yine zamanın bir diliminde helak olur.  Bu nedenle kader bağlamında zaman mefhumunun anlaşılması, ne olduğu hususunda değerlendirilme yapılması gerekir. Aksi takdirde konu bütünüyle eksik kalacaktır. Zamanın kaderle ilişkisini anlamak için cevaplanması gereken birçok soru vardır. Bunlardan bir kaçını sıralayalım.

Görülüyor ki Bayındır Hoca, Kader hakkındaki görüşünü açıklarken zaman-kader ilişkisine yüzeysel olarak bakıyor ve düz mantıkla hareket ediyor. Allah’ın zamanla ilişkisi hakkında bir şey açıklama gereği duymuyor. Hoca önemsese de önemsemese de bu ilişki kader meselesinin anlaşılmasında önemli bir faktördür. 

Zaman nedir, İzafi midir; değil midir, İzafi ise varlıklar arasında bu izafiyetin keyfiyeti nasıldır, Zaman sırf harekete mi odaklıdır, Eğer harekete odaklı ise bu odaklanmanın bir nispeti var mıdır, Zaman bir bütün müdür parçalardan mı müteşekkildir, Zaman yaratılmış mıdır, Bir başlangıcı var mıdır, Bir sonu olacak mıdır, Bütün bir yaratılış var mıdır; yoksa yaratılma süreci parça parça mıdır, Allah’ın zamanla ilişkisi nasıldır, Onu bilir mi, Onu kapsar mı, Yoksa zaman koca bir vehim midir?

Soruların bazıları felsefidir. Mesela zaman ve hareket ilişkili sorular felsefidir. Bu nedenle bu sorularla ilgilenmiyoruz. Diğerleri hakkında ise keyfiyeti tam olarak bilinmese bile insana yetecek kadar İslami açıdan cevap verebilmek mümkündür.  Verilecek bu cevaplar çok uzun olabileceğinden bizler sadece konunun anlaşılabileceği kadarıyla yetinmek istiyoruz.

Son sorudan başlayalım Zaman bir vehim değildir, bir hakikattir. Çünkü Allah zamana ve onun dilimlerine yemin eder. Zamanın bütününden, anından bahseder. Onun mazisinden, geleceğinden bahseder. Allah vehim olan bir şeyle iştigal etmez. O bundan beridir. Doğru olan da bu dur. O halde zaman vehim değilse varlığı hakikattir. Allah’tan başka varlığı hakikat olan bir şeyin kendisi muhdestir. Muhdes olan bir şeyin başlangıcı vardır. Aynı zamanda başlangıcı olan bir şeyin yaratıcısı da vardır. Zamanın yaratıcısı ise Allah’tır. Allah ise yarattığını bilir. Allah’ın bilmesi sadece onu yarattığını bilmesinden ibaret değildir. Onun özelliğini, içeriğini, nesnelerle ve olaylarla ilişkisini bizim bilemeyeceğimiz bütün yönlerini bilir. Çünkü Allah bütün yarattıklarını letafetiyle bilir.[1] Allah zamanın sadece geçmişini ve şimdiki halini değil tümünü bildiğini bildiren birçok ayete rastlamak mümkündür.  Mesela, Allah kıyamet günü için “malum vakit”[2] olarak buyurmuştur. Ayrıca Haşr anında konuşacak olanların ne konuşacağını bildirdiği ayetler yine Cennet ve Cehennem ehlinin oralarda ne konuşacaklarını nasıl hissedecekleri bildirdiği ayetler, bu türdendir. Yine bu anlamda Kur’an’da birçok ayetin varlığı Allah’ın zamanı bütünüyle bildiğine dair delillerdendir.

Allah’ın zamanla ilişkisi nasıldır? Eğer zaman yaratılmış olduğu halde Allah’ın zatının ondan müstağni olmadığını Hoca söylerse o halde Hoca hululcüleri desteklemiş olur ve önceki güzel birçok görüşüyle kendisi çelişir. Yok, eğer Allah’ın zamandan müstağni olduğunu söylüyorsa o halde zaman onun önünde bir bütün olarak durmaktadır. Bu durumda Allah için gelecek ve geçmiş diye bir şey söz konusu değildir.  Hoca bu ikisinden hangisini tercih ediyor ve kanaatini güçlendiriyor bunu tam olarak anlayamadık. Belki kendisi bu hususta açıklama yapmış fakat biz bulamamış olabiliriz. Hoca için bir üçüncü yol daha var ki o yol da zamanın yaratılmamış olduğunu söylemek. Bu durumda Hocanın işi gerçekten daha da zorlaşacaktır.  

Kadim bir tartışma olan “Halkul Kur’an” meselesi de Kader-Zaman ilişkisine bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Allah’ın irade ve kelam gibi sıfatlarının tatil edilmesinin tek nedeni kaderin inkâr edilmesidir. Yani Allah’ın bilgisinin zamanla sınırlandırılmasıdır. Çünkü Allah ezelden firavunun, Haman’ın, Ebu Leheb’in, kavimlerin, vs kâfirliğini, Peygamberlerin ve Müminlerin imanını, gerçekleşecek bir takım olayları detayları ile bilmiş ve zatına ait bir sıfatı olan kelamla bunu ezelde bildirmiştir. Kaderin inkâr edilebilmesi için bunları ezelden bilmiş olmaması gerekir. Bu nedenle Mutezilenin en ehvenleri temelde iki sıfatı ( irade ve kelam) tatil etmiştir. Tabi bu sıfatların inkârı ile kendisine akli bir usul belirleyen mutezilenin müfritleri belirledikleri usullerinin ve akıllarının kurbanı olmaya devam etmiş, kaderi inkâr edebilmek için diğer sıfatları da tatil etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Nihayetinde itikatlarında Allah’ı (Haşa) bilgisiz, işlevsiz, iradesiz, kudreti tükenen öyle ki sonunda yakıtı bitmiş bir motor gibi ortada kalan bir ilah olarak nitelemişlerdir.

Abdulaziz Hocanın elbette maksadı bu olmamakla beraber tarihle tecrübe edilen “Allah her şeyi bilir fakat madumu bilmez” cümlesinin sonuçları böyle olmuştur. Cebir gibi bir sapkınlıkla mücadele edelim derken, takip edilmesi gereken yoldan çıkıp vahyi akla tabii etmenin sonucunda varılacak menzilin kötü olması kaçınılmazdır.

KISACA KUR’AN’IN KADER MESELESİ İLE İLGİLİ USLUBU

Kur’an indiriliş maksadı itibari ile meselelere kaderci bir üslupla yaklaşmamıştır. Onun böyle bir üslup izlemesi ıstılahi anlamda kaderin olmadığı anlamına tabi ki gelmez. Çünkü Kur’an öğüt verici ve bilinçlendiricidir. Eğer olaylara kader çerçevesinden yaklaşsaydı bu özellikleri içinde barındırması imkânsız olurdu. Kaldı ki Kur’an meselelere kaderci yaklaşmamasına rağmen bir takım ayetleri kendilerine delil alanlar Cebriyeyi oluşturabilmişlerdir. Yine başka ayetleri kendilerine delil alanlar Kaderiyeyi oluşturabilmişlerdir. Aslında önceden de değindiğimiz gibi Kur’an, cebri hissettirecek ayetlerle Kaderiyenin önünü, Kaderiyyenin kullanabileceği ayetlerle de cebrin önünü kesmiştir. Bunun nedeni insanın konuyu anlamakta mutlak acziyet içinde olduğudur.

Bazı ayetlerin bağlamından koparılıp kaderin inkar edilmesi samimi olmaktan uzak olduğu gibi, bazı ayetlerinde bağlamından kopartılıp hâşâ Allah’ın adeta suçlanması samimiyetten uzaktır.  Allah bu meseleyi kitabında bize kapatmıştır. Cebircilerin iddialarını zanna ve cehalete bağlamış, önceki sapıkların sözlerine benzetmiş olmakla beraber hidayetin ve delaletin hükmünü kendisine atfetmiştir. Aynı şekilde insana tercih sunmakla beraber hidayetin ve delaletin hükmünü kendisine nispet ederek kaderiyeyi reddetmiştir. Kur’an’da durum bundan ibarettir. Aksini iddia etmek zorlama yorumlardan başka bir şey değildir.

Şüphesiz iman en büyük nimettir. Mümin bu büyük nimeti sırf kendi tercihleri ile elde ettiğini düşünemez. Küçük nimetlerin Allah tarafından verildiğine inanıp en büyük nimetin kendi kazanımı olduğunu düşünmesi insan için büyük bir aldanmadır.

Özellikle kader konusunda her soruya cevap verme hastalığından bir an önce kurtulmak gerekir. Kader meselesine çözümcü yaklaşımların tümü çelişkilidir. Bu hususta insana sunulmuş bir bilgi olmadığı kabullenilmelidir.

HOCANIN DELİLLERİ ve KADER KONUSU

BAYINDIR Hocanın konuyla ilgili kullandığı delillerin dördü[3] Uhut Savaşı üzerine zikredilen ayetlerdir. Dolayısıyla mevzu edilen hadisenin anlaşılması ile bu üç delilin de yerinde kullanılmadığı rahatlıkla anlaşılacaktır. 

1.“Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara dokunmuştu. Biz böyle günleri insanlar arasında devrettirip dururuz. Bu, Allah'ın iman edenleri bilmesi ve sizden şehitler edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez.”[4]

İlk olarak şunu söylemek lazım ki bu surenin 139. ayetinden 180. ayetine kadar Uhut Savaşının öncesi, savaş anı ve sonrasında müminlerin halleri hakkında Allah’ın öğütleri, yenilginin sebepleri[5], nimetlerini hatırlatması,[6] Münafıkların hali,[7] şehit olanların durumları,[8] bütün bu olaylarda şeytanın rolü[9] gibi meselelerden bahsedilmektedir.

Ayetlerin kader özelinde ele alınıp değerlendirilmesi maksadın saptırılmasından başka bir şey değildir. Allah bu ayetle (kısaca) müminleri teselli etmek ve böyle sıkıntılı günlerin insanlar üzerinde devridaim ettirmekle şartların değişmesi nedenine bağlı imanın korunabilmesinin gerekli olduğunu hatırlatır. “İman şartlar kötüye dönüştüğü zaman da korunabiliyorsa imandır” mesajını veriyor. Önceden Allah’a verilmiş sözlerin unutulmayıp, müminin kendi özelinde vaadine sadakatini yine kendisi için ortaya çıkaracağını bildiriyor. Çünkü onlar kendilerini Allah adına ölümü göze alan insanlar olarak görüyorlardı. Bu durum sanki  “İnsanlar, işe yarayanı ve yaramayanı ayrılmadan, sadece «İman ettik» demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?[10] ayeti gibidir. Yoksa Allah imanları bilir. Allah “Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları, imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir...”[11] Yine “İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) cariyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir…”[12] buyurarak imanları bildiğini bildiriyor. Eğer Allah’ın bilgisi imtihanın sonucunda kesinleşecekse o zaman savaşa katılan insanların savaştan önceki durumları hakkında da Allah’ın onlar için “MÜMİN” nitelemesi yaptığı halde[13] bilgisinin net olmadığı sonucuna varılır ki bu durum Kur’an’ın açıktan birçok ayeti ile çelişkilidir.  Bu durumda hâşâ Allah sanki önceki bilgisinde onların imanları hakkındaki kanaatini kesinleştirmeden onları müminlerden saymış böylece haşa ne dediğini tam olarak bilemeyen bir ilah haline gelmiş olur. Allah tüm bu eksikliklerden uzaktır. Çünkü Allah göğüslerin özünü bilir.[14]ve kalplere imanı yazan odur[15]. Ayrıca konun devamında yine aynı insanlara savaş sonrası “Ey müminler” diyerek hitap etmiş[16] ve onları kâfirlere itaat etmeden sakındırmıştır. Yine Andolsun, “Allah size verdiği sözünde sadık kaldı; siz O'nun izniyle onları kırıp-geçiriyordunuz. Öyle ki sevdiğinizi size gösterdikten sonra, siz yılgınlık gösterdiniz, isyan ettiniz ve emir hakkında çekiştiniz. Sizden kiminiz dünyayı, kiminiz ahireti istiyordu. Sonra denemek için sizi ondan çevirdi. Ama sizi bağışladı. Allah mü'minlere karşı fazl sahibi olandır.[17] Buyurarak aynı insanları affetmiş ve onları müminlerden zikretmiştir. Eğer Hoca buradaki iman kelimesine güven manası verecek olursa durum yine aynı olur değişmez.

149. ayette “Ey iman edenler” diye başlanmış onların savaş anındaki bazı durumları 152. ayetten 180. ayete kadar konu edilmiş, uyarılmıştır. Fakat kader mevzusu ile ilişkili olabilecek ayet 154. ayettir. Bu ayet bütün işin Allah’a ait olduğunu, ölüm ve kader ilişkisini zikrettikten sonra tüm bu vakıaların asıl maksadını da ortaya çıkarmaktadır.  “Allah, bunu göğüslerinizdekini denemek, kalplerinizdekini arındırmak için yaptı. Allah, göğüslerin özünü bilir.” Yani kendisinin gayet iyi bildiği göğüslerin özünü o göğüslerin sahibine bildirmek, böylece kalpleri temizlemek için bu emri icra ettiğini buyurmuş oldu. Yoksa müminleri denemesi kendi bilgisinin doğruluğunu ispat için değildir. Hâşâ sanki “Göğüslerin özünü biliyorum ama deneyelim bakalım doğru mu biliyorum” demiş gibi ayeti anlamak Allahın ayetlerine zulmetmekten başka bir şey değildir.

Hocanın delil olarak sunduğu bu ayetlerin onun mantığıyla ele alınması sonucunda bir yığın ayetle çeliştiğini bilen müfessirler ayetlerdeki “bilmesi için” bölümünü tevil etmekten başka bir yol bulamamışlardır. Zaten böyle bir yol yoktur. Hoca kendince düz mantıkla ve sırf lafzı delil alarak olaya çözüm bulma yolunu seçince nihayetinde üstte kısaca bahsettiğimiz birçok sorunla karşı karşıya kalmaktan kurtulamamıştır. Eğer kendisini bu hususta rahat hissediyorsa bu onun meseleyi düşünmediğinin bir göstergesinden başka bir şey değildir.

En önemlisi de Uhut olayını anlatan ayetlerin sonuncusunda “Allah, müminleri bulunduğunuz durumda bırakacak değildir; حَتَّىَ يَمِيزَ الْخَبِيثَ مِنَ الطَّيِّبِ  sonunda murdarı temizden “TEMYİZ edecektir” ayıracaktır. “Bununla beraber Allah, size gaybı da bildirecek değildir. Fakat Allah, elçilerinden dilediğini ayırt eder. O halde Allah'a ve peygamberlerine iman edin. Eğer iman eder, takvâ sahibi olursanız sizin için de çok büyük bir ecir vardır”[18] buyurmak suretiyle bütün maksat açıklanmış ve konuya girerken buyrulan وَلِيَعْلَمَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُوا “İman edenleri Allah’ın bilmesi için” den kastın ne olduğuna dair bir nevi tefsir yapılmıştır. İşte bu nedenle Müfessirler َلِيَعْلَمَ den kastın  حَتَّىَ يَمِيزَ  olduğu kanaatindedirler.     

  2. “Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri ayırmadan ve sabredenleri de ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?”[19]

“Yoksa, Allah, sizden, cihad edip Allah, peygamber ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”[20]

“Andolsun, biz sizden mücahid olanlarla sabredenleri bilinceye (belli edip ortaya çıkarıncaya) kadar, deneyeceğiz ve haberlerinizi açıklayacağız.”[21]

Bayındır Hoca bu ayetleri de sırf lâfzî anlamda ele alıyor “Allah cihat edenleri ve sabredenleri bilmesi için o kimselerin cihat olayı ile karşılaşması gerek, aksi takdirde bunu önceden bilmez” diyor.

Hocanın mantığıyla ayetleri tevil edildiğinde üstte bahsedilen tüm sıkıntılar bu ayet içinde geçerlidir. Ayrıca bu ayete has başka meseleler de vardır.

Allah göğüslerde,[22] kalplerin sakladığını,[23] nefislerde bulunanı,[24] gizlenileni açıklananı bilir.[25] Böyle birçok ayet olmasına rağmen Allahın bu kimselerin cihada çıkıp çıkmayacakları hususundaki kanaatlerini bilmemesi düşünülemez. Çünkü Allah; “Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı sudurlarına sığdıramayıp size gelenler başka. Eğer Allah dileseydi, onları size musallat kılardı da sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse; Allah, onlara saldırmak için size bir yol vermemiştir.[26]” buyurmuş ve bahsi geçen insanların savaşmayı göğüslerine yerleştirmediğini bilmiş ve bundan bahsetmiştir. Savaşmama nedenleri onun katında malumdur. Ayrıca “Hani Allah sana onları uykunda az gösteriyordu. Eğer sana onları çok gösterseydi elbette gevşerdiniz ve o iş hakkında birbirinizle çekişirdiniz. Fakat Allah (sizi bunlardan) kurtardı. Çünkü O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.[27]” ayette müminlerin kalplerinde savaşmaya engel olabilecek hallerin kendisi tarafından giderildiği bildirilmektedir. Yine“İyi bilin ki onlar, O’ndan gizlenmek için kalplerindeki düşmanlığı gizliyorlar.[28]” Buyurarak kalplerdeki düşmanlık boyutunun büyüklüğünden haber vermektedir. Bütün bu bilginin üstünde “Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir”.[29] Buyurduğu halde acaba hangi bilgi eksik oluyor ki o kişinin cihada çıkıp çıkmayacağını bilmesin. Bir şeyin teferruatı bilindiği halde neticesinin bilinmemesi durumunda bilinen teferruatın ne anlamı olabilir. 

Yine Allah “…Allah, müfsit’i Müslih’i bilir. Eğer Allah dileseydi, sizi de zahmet ve meşakkate sokardı. Çünkü Allah güçlüdür, hakîmdir.”[30] Buyurmuş Islah ediciyi de bozgunculuk yapanı da bildiğinden bahsetmiştir. Allah bu ayette bu kişileri bildiği halde hocanın bahsettiği ayetlerde iman edenleri, sabredenleri, cihat edenleri, münafıkları bilmemesine engel olan şey nedir?

3. “İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûl'ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık. Senin yöneldiğin yeri (Kâbe'yi) biz ancak Peygamber'e uyanı, ökçeleri üzerinde geri dönenden ayırdetmemiz için kıble yaptık. Bu, Allah'ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir. Zira Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.”[31]

Hocanın delil olarak gösterdiği ve sırf lafzından yola çıkarak kanaatini güçlendirdiği ayetlerden biride bu ayettir. Hâlbuki bir önceki ayette Allah “İnsanlardan bir kısım aklını kullanmayanlar: Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir? diyecekler. De ki: Doğu da batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir.”[32] Buyurarak beynini kullanmayanların ne diyeceklerini bile haber vermiştir. Şimdi sormak lazım acaba Allah, o kişilerin aklını ne kadar kullanabildiklerini de bilmiyor mu? Eğer bilmiyorsa (hâşâ) o zaman hali hazırdaki bilgileri de yani hocaya göre ŞEY’ i de bilmeyen bir ilah olmuş olur ki Allah bundan beridir ve birçok ayet bunun aksini vurgulamak suretiyle zikredilmiştir. Kaldı ki Allah ayeti doğru yolu ulaşmayı da ancak kendi yol göstermesine bağlı kılarak bitirmiştir. Gerçi Hocanın buna söyleyecek sözleri vardır. O, “ شَاء “  ŞAAE fiilinin bilinen anlamı ile yolunun kesildiğini görünce bu fiile fiiline bir çeşit CEALE filinin anlamını yüklemektedir. Fakat onun bu girişiminin ilerde kendisini daha fazla sıkıntıya götüreceği aşikârdır. Hoca, “Kimin kimle evleneceğini Allah bilmez” demekle büyük bir hata etmiş, tevbe etmediği takdirde gelecekte Allahın bilmediği – bilemeyeceği birçok şeyin var olduğunu söylemekten kurtulamayacaktır.

4. “İki birliğin karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler, ancak Allah'ın dilemesiyle olmuştur ki, bu da, müminleri ayırt etmesi ve münafıkları ortaya çıkarması için idi. Bunlara: «Gelin, Allah yolunda çarpışın; ya da savunma yapın» denildiği zaman, «Harp etmeyi bilseydik, elbette sizin peşinizden gelirdik» dediler. Onlar o gün, imandan çok, kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Hâlbuki Allah, onların içlerinde gizlediklerini daha iyi bilir.”[33]

Bu ayette Hocanın delil olarak sunduğu ayetlerdendir. Müminleri bilmesi için bölümü ile ilgili önceden açıklama yapılmıştı. Burada nifak çıkaranları bilmesi meselesi üzerinde durmak gerekir.

İlk olarak şunu söylemek gerekir ki ayette nifak çıkaranlar için münafık denilmemiş onların durumları fiil üzerinden anlatılmıştır. Allah bir kere onların nifaklarını bilmiş ve kendilerinden bahsederken nifak çıkaranlar olarak bahsetmiştir.  Ardından onların nifaklarının sebebini de zikretmiştir. Onların o gün imandan çok küfre yakın olduklarını da bildirmiştir. Acaba Allah, onların hangi halini öğrenmek için “Bilmesi için” buyurmuş olabilir? Zaten onların her şeyini bir bir sayıp dökmüştür. Hocanın lafza takılması ve ayetin gerisini görmek istememesi bir cımbızlama örneği olarak anlaşılmaktadır. 

Allah “Çevrenizdeki bedevî Araplardan ve Medine halkından birtakım münafıklar vardır ki, münafıklıkta maharet kazanmışlardır. Sen onları bilmezsin, biz biliriz onları. Onlara iki kez azap edeceğiz, sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir.[34]” Buyurmuş olduğu halde münafıkları bilmediğini dolayısıyla Al-i İmran 167. ayette bahsedilen “وَلْيَعْلَمَ الَّذِينَ نَافَقُوا  “nifak edenleri bilmesi için” şeklinde çevirmek ne kadar doğru olabilir. Bu hususta başka birçok ayet daha zikredilebilir.

Hoca başkalarını cımbızcı olarak niteliyor ama aslında bahis konusu ayetleri hem kuranın birçok ayetine tezat olacak şekilde tevil etmekle hem de bağlamının dışında değerlendirmesi ile cımbızcılık yaptığını fark etmiyor mu?

HOCANIN METODU ÜZERİNE

İlk olarak: tekrar etmek gerekirse Hocanın delil olarak sunduğu ayetlerin kader konusu ile doğrudan ilişkisi yoktur. Ayetlerin asıl maksatları terk edilip üslubundan yola çıkarak bir takım kanaat ve usuller oluşturmak elbette mümkündür. Ayrıca önceki tefsir ve fıkıh ehli bunu çokça yapmışlardır. Fakat sonuçta varılan usul veya hükmün kuranın diğer ayetleri ile çelişmemesine dikkat edilmesi önemlidir. Kur’an’a aykırı olmasa bile bu yolla elde edilen usul veya hükmün delalet açısından katiliği kesin olamaz. Velev ki varılan sonucu destekler nitelikte açık bir nas olmasın. Hoca ayetlerin üslubundan yola çıkarak bir takım hükümlere varıyor.  O halde vardığı hükmün doğruluğunu destekler nitelikte hükmün konusuyla doğrudan ilgili en az bir ayet olmalıdır. Hâlbuki onun var olarak düşündüğü ayetler cebircilerin kullandığı ayetlerle Hocanın vardığı hükmü için kapalı hale geliyor. Sonuç olarak Hocanın vardığı hükmün kesinliğinden bahsetmek imkânsızlaşıyor.

İkinci olarak; Bayındır Hoca ayrıca vardığı hükmün Kur’an’la çelişmemesini sağlamak adına birçok ayeti tevil etmeye mecbur kalıyor. Onun tevil ettiği ayetlerin sayısı çoğaldıkça hükmünün sıhhat derecesi azalıyor. O kadar çok ayeti tevil etmek zorunda kalıyor ki hükmü zayıflıyor. Onun hükmünü dayandırdığı ayetlerin kader konusuyla doğrudan ilişkili olmaması, tevil ettiği ayetlerin ise Allah’ın bilgisiyle doğrudan ilişkili olması Hocanın vardığı hükmü iyice zayıflayıp sonunda batıllaşıyor.

Üçüncü olarak; Bayındır Hocanın vardığı hükmü zayıflatan o ayetleri tevil metodunun sağlamlığı sabit mi? Onun vardığı hükmün büyüklüğü ve bir o kadar tehlikesi karşısında kullandığı metodun her zaman doğru sonuç vermediği bilinmektedir. Bir kere onun hükmünü tamamen batıl hale getiren “Allah her şeyi bilir” ve benzeri ayetleri tevil ederken ŞEY kelimesinin ancak var olanlar için kullanılacağını söylemesi ilmi değildir. “ŞEY” kelimesinin yokluk için kullanılıp kullanılmayacağı tartışması felsefidir. Hoca bu tartışmaya giriyor ve “ŞEY” kelimesi olmayan için kullanılmaz diyenlerin kanaatini doğru buluyor. Lügatçilerin böyle dediğini söylüyor. Hâlbuki Hocanın bu husustaki deli olarak gösterdiği Rakıp El- İsfehani’nin Müfredatında bile durum öyle değildir. İsfehani, “ŞEY” hakkında “bazılarına göre “ŞEY” hakkında bilgi edinile bilen mevcut için kullanılır.” demek suretiyle başkalarının bu görüşte olmadığını söylemiş olur. Ayrıca İsfehani, “ŞEY” bahsinde “kelamcılara göre ise “ŞEY” in olmayan içinde kullanıldığını” zaten söylemektedir.

Hoca, bu meseleyi felsefi görmüyor; fakat tartışmanın konusu felsefidir.   “ŞEY” kelimesinin lügati anlamının onun dediği gibi olduğu da tam anlamıyla doğru değildir. Çünkü henüz olmayan ama varlık sahnesine çıkması kaçınılmaz olan nesne ve olaylar için “ŞEY” denilmesine engel yoktur. Çünkü Hac suresinin 1. ayetinde saatin sarsıntısının büyük bir şey olduğu söyleniyor. Saatin sarsıntısı henüz gerçekleşmediği halde onun için “ŞEY” deniliyor. Böyle olay ve nesneler için “ŞEY” denilir. Bu anlamda İmtihan ve onun sonucunda gerçekleşecek vakıalar varlık sahnesine mutlaka çıkacak olan şeylerdendir. Dolayısıyla var olacak o durumlar hakkında Allah’ın “ŞEY” demesine bir engel yoktur.

  Ayrıca Allah hiç olmayan ve olmayacak olan içinde “ŞEY” kelimesini kullanır.  Ayette  “   لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ  “  “onun misli gibi bir şey yoktur” buyruluyor. Allah kendisinin misli olmadığı halde olmayan o şeye de “ŞEY” diyor. Fakat hoca bu ayeti sadece kendi istediği gibi anlamak istiyor. Kendisinin delili sayıyor. Buradaki “ŞEY” in takdirini Allah’a atfediyor. Böylece “ŞEY” varlık için kullanılmış oluyor ve hoca “ŞEY” hakkındaki kanaatinde haklı çıkıyor. Hâlbuki bu doğru değildir. Çünkü ayetteki  “لَيْسَ” nin takdiri teşbih edatı olabileceği gibi “ŞEY” kelimesi de olabilir. “لَيْسَ” nin takdiri hem teşbih edatları hem “ŞEY” de olabilir. Hatta “لَيْسَ” nin takdirinin “ŞEY” olması daha yakındır.

Çünkü Allah كَمِثْلِهِ لَيْسَ “benzeri gibi yoktur” buyurmuştur. Sonra olmayan o benzer için شَيْءٌ demiştir. Burada “ŞEY” in takdiri “MİSL” dir. “MİSL” in takdiri ise “LEYSE” dir. Böylece nefy tam olarak gerçekleşmiş olur.

Hoca ise bu ayette hükmünün sıhhati için  “ŞEY” in mevcut olana tahsis edildiğini ispat etmek zorunda kalıyor. Dolayasıyla   “لَيْسَ” nin takdirini sadece “MİSL”, “MİSL” in takdirini “ALLAH”, “ŞEY” in takdirini hem “MİSL” de hem de “ALLAH” olarak alıyor. Böylece o bir tevil yapmış oluyor ve vardığı hükmü kendince sabitliyor. Hâlbuki bu durumda nefy tam olarak gerçekleşmez. Mana olarak Allahın benzeri yine kendisi olmuş gibi olur ki ayetten maksat bu değildir.  Bu durum anlaşıldığında hocanın bu delilin de çok zayıf olduğu ortaya çıkar.           

Dördüncü olarak; Kur’an’da Allah’ın bilgisiyle ilgili kullanılan birçok ayette Allah’ın mutlak bilgisi “ŞEY” tabiri kullanılmadan da zikredilmektedir. Hocaya sormak istiyoruz. Hadi diyelim ki “ŞEY” tabiri ile Allah’ın bilgisi sadece varlık temelinde sınırlandı peki bu ifadenin geçmediği ayetler hakkında nasıl bir tevil yapılmalıdır ki Allah’ın bilgisi hali hazırdaki varlık temelinde sınırlanabilsin? Bizatihi Enfal Suresi 17. ayette “Onları siz öldürmediniz. Fakat Allah öldürdü. Attığın zaman sen atmadın. Fakat Allah attı. Böylece mü'minleri güzel bir şekilde imtihan etmek istedi. Allah işitendir, bilendir” buyrulmuş ve buradaki “bilendir” ifadesi imtihanla beraber zikredilmiştir. Ayrıca bu ayetin konuyla ilgili olan bir diğer yönü “Attığında sen atmadın, Allah attı” bölümüdür.

 ALLAH’A AİT BİLGİ VE İNSANIN ACİZLİĞİ

Hoca kuranın tüm emir ayetlerinin, öğüt ayetlerinin, dua ayetlerinin ve hüküm ayetlerinin kendisini desteklediğini iddia ediyor.  Böylece nerdeyse kuranın tümünün kendisinin delili olduğunu düşünüyor. Ve diyor ki: madem kader var, kimin cennete kimin cehenneme gideceği biliniyor, yazılmış o halde neden bu ayetler var?

Hoca çok meşhur bu soruyu soruyor ve karşısında tatmin edici açık bir cevap hiç kimsede bulamıyor dolayısıyla haklı olduğunu düşünüyor sonra haklı olduğuna iman ediyor.  Fakat hoca bir hata yapıyor. Çünkü Allah’ın bilgisi insanın kavrayışından çok büyüktür.

İlk olarak şunu söylemek gerekir ki; Kur’an münzel bir kitaptır.[35]  Onun münzelliği gökten indiğinden dolayı değildir. Bu nedenle Kur’an’da kitabın gökten indiğini bildiren bir ayet yoktur.  Onun münzelliğinin bir manası da insanın idrak seviyesine inmiş olmasındandır. Çünkü insan kitabın bu münzelliği olmasa onu anlayamazdı. Nitekim Rabbimiz onu öğüt için kolaylaştırdığını,[36] bildirmiştir. Ayrıca Kur’an’ın münzelliği ile ilgili mühkemleştirilmesi[37] ve fasıllandırılması[38] da söz konusudur.  Allah’ın insanlara sunduğu bu bilgisi münzel olanıdır. Birde Allahın insan idrakine münzel olunmayan bilgisi vardır ki bu bilgi türünün varlığından bizim Hızır Kıssası olarak bildiğimiz Kehf suresinin 60.-80 arası ayetlerinde bahsedilir.

Bazıları tarafından çok suistimal edilen ve kendisine zulmedilen bu ayetler dizini günümüzde yine bu suistimalciler tarafından “İlm’i Ledün” olarak isimlendirilir. Bu bilgi türleri hakkında yazarken mevzunun daha iyi anlaşılması ve yanlış anlaşılmanın önüne geçmek maksadıyla “Münzel olmayan bilgi” tanımlaması yapmayı âcizane istedik. 

Kehf Suresinin bu ayetleri iyice incelendiğinde münzel olmayan bilginin münzel olan bilgiyi kuşattığını; fakat bu kuşatışın keyfiyetinin insan tarafından bilinmesinin imkânsız olduğunu anlamak mümkündür. Neden, nasıl? Gibi soruların insan mantığıyla karşılık bulması bu bilgi türünde imkânsızdır. Hatta ulul azim bir peygamber olan Musa (a.s.), kendisi münzel bilginin birincil muhatabı olmasına rağmen münzel olmayan bilgi ile kendisindeki münzel bilginin alakasını anlayamamıştır.  Bundan dolayı da kınanmamıştır.  Çünkü bir insanın kuşatamadığı bilgiden sorumlu tutulması onu taşıyamayacağı bir yükle yüklemekten başka bir şey değildir. 

Hızır olarak hadiste zikredilen kula Allah tarafından öğretilen bu bilgi insan tarafından sabredilebilir, anlaşılabilir, kavranılabilir, kuşatılabilir değildir. Bu nedenle bu bilgiyi öğrenmek isteyen Musa (a.s.), bütün arzusuna, gayretine[39] ve tabiiyetinin şiddetine[40] rağmen ayetlerde anlatılan üç olayın hiç birisine sabredememiştir. Hatta daha ilk başta Hızır tarafından Musa(a.s.)ya sabredemeyeceği kesin bir dille söylenmiştir.[41]  Bunun nedeninin bu bilginin beşer tarafından kuşatılamayacağından dolayı olduğunu söylemiştir.[42] Musa(a.s.)da sabır sözü vermiştir.[43] Mevzu edilen üç olayın da başlangıcında sabredemeyeceği tekrar edilmiş ve olayların hiç birisine Musa(a.s.) sabredememiştir. Maksadımız bu yazıda bu kıssayı anlatmak elbette değildir. Fakat bu kıssada vuku bulan üç olayın ıstılahi anlamda kaderle ilişkili olması ve münzel olmayan bilginin varlığına delili olması nedeniyle kıssaya değinmek istedik. 

Bütün bunlarla anlatmak istediğimiz asıl meseleye geçmeden önce bir uyarı yapmayı gerekli görüyoruz. Çünkü yazılanlardan kuranın küçümsendiği gibi bir kanaat oluşmasını asla istemeyiz. Kur’an Allah’ın son kitabıdır ve bu kitabın büyüklüğünü mücizliğini, muhkimliği, insan için hiçbir şeyi eksik bırakmadığını, en kıvamında hidayet verici olduğunu, biliriz.

Kur’an, anlamı insanlığa Münzel olan bir kitabıdır hem de kolaylaştırılmıştır.[44] Dolayısıyla Öğüt merkezlidir.[45] Münzel olmayan bilgide ise kolaylaştırılma yoktur. Münzel bilginin birincil muhatapları olan peygamberlerin bile onu anlayabildiğine dair delil bulunmamaktadır. Bu bilginin kuranda bize verilen örnekleri göz önünde bulundurulduğunda olayların perde arkasında mahfuz sebeplerinin ve sonuçlarının insan aklının sınırlarını aşan bir hikmetle ilişkili olduğunu görürüz.

Bu kıssada da kötü gibi görülen olayların arkasında aklen irtibat kurulması imkânsız bir iyiliğin olduğu ilk iki olayla bizlere sunulmuştur. Kötülüğe karşılık iyilikmiş gibi görülen bir davranışın arka plânında bir mahrumiyetin olduğunu bildiren olayla da bitirilmiştir. İnsan böyle bir ilişki yumağının arkasında gizlenmiş hikmeti münzel bilgiyle anlayamaz. Fakat münzel bilgide münzel olmayan bu hikmetten haber veren ayetler vardır. Mesela, “Onlarla (eşlerinizle) güzellikle geçinin. Şayet onlardan hoşlanmadınızsa, belki, bir şey hoşunuza gitmez, ama Allah onda çok hayır kılar.”[46] Ayetinde olduğu gibi... Bu ayette hoşlanılmayan bir şeyin arkasında hoşlanmayan kişi için özel bir hayır olma ihtimali bildirilmiş, bu hayrın keyfiyeti bildirilmemiştir. Çünkü insan bu tür sebep sonuç ilişkilerini anlamada parçacılığından kaynaklanan aczi yete mahkûmdur. Yine “…Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.”[47] Yine şu ayette olduğu gibi “Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini gerçekleştirendir. Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır.[48]” ayeti de bunun gibidir. İnsanın hesap edemediği, etkileyemediği fakat ilahi bilgide varlığı kesin birçok etken, hikmet vardır. Böyle ayetlerin sayısı oldukça fazladır.

Bütün bu türden ayetler münzel bilginin münzel olmayan bilgiden haber verdiği ayetler sınıfında sayılabilir. Bu ayetler ve Hızır Kıssasını anlatan ayetlerden de anlaşıldığı gibi insan münzel olmayan bilgi karşısında parçacılığının acizliğini sonuna kadar hissetmektedir. Belki “Levhi Mahfuzu” da içine alan insanlığa ve diğer mahlûklara sunulmamış bu bilgi türü yalnız Allaha ait olmakla birlikte öğüt merkezli de değildir.

Münzel olan öğüt verici ayetler öğüt verir. Emir edici ayetler emreder. Hükmeden ayetler hükmeder. Diğer ayet türleri de öyledir. Misal ayetleri misal içindir. Teşbih ayetleri teşbih içindir. Onların maksatları budur. Bu tür ayetlerin maksatları dışında değerlendirip onların münzel olduğunu unutup, münzel olmayan bir bilgiyi anlamada kullanmak doğru değildir. Dolayısıyla bu ayetlerin hiç biri Bayındır Hocanın kaderi inkâr ederken kullanabileceği delillerden olamaz. Bizim Istılahi anlamdaki kader inancımız münzel kitabın ayetlerinin haber verdiği münzel olmamış bilgi merkezlidir. Münzel olan bilgide sadece bu bilgini ışıltılarını, nüanslarını, şualarını görüyoruz. Çünkü münzel olmayan bilgiyi kavrayabilmemiz zaten imkânsızdır. Bu nedenle Kuranda iki kez olayın kaderle ilişkisini de hatırlatacak şekilde “Allah onların önlerinde olanı da arkalarında olanı da bilir onlar onu ilmini kuşatamazlar[49]” yine Ayetel Kürsi olarak bilinen ayette “… Allah onların önlerinde olanı da arkalarında olanı da bilir ilminin dilediği dışında kuşatamazlar[50]” buyurmuştur.

Bayındır hoca bizim için münzel hale getirilmiş, bir çeşit süzülmüş, algı dünyamıza sunulmuş, öğüt, emir, hüküm ayetlerini kendisinin delili zannetmekle bahsedilen bu meseleyi göz ardı etmiş gibi görünüyor. Bundan dolayı çok büyük bir hata yaparak “Erkek çocuğa gelince, onun ana-babası, mümin kimselerdi. Bunun için (çocuğun) onları azgınlık ve nankörlüğe sürüklemesinden korktuk”[51] ayetindeki َخَشِينَا “korktuk” kelimesinden yola çıkarak Allah’ın (hâşâ) imtihanın neticesini bilmediği ve ihtimal üzere hareket ettiğini ve bu nedenle bu ifadeyi kullandığını söylüyor. Hâlbuki bu ifade münzel olmayan bilginin münzel olan bir kitapta tevili ve münzel bilginin muhatabı olan Musa(a.s.)’ya anlatımından başka bir şey değildir. Ne gariptir ki Hoca bu meseleyi açıklarken “Basiretler O'nu kuşatamaz; O ise bütün basiretleri kuşatır. O, latif olandır, haberdar olandır.”[52] Ayetini delil olarak kullanıyor. Hâlbuki özelde bu ayet ve genelde birçok ayet onun bu konudaki görüşünün aleyhinedir.

Bu durum ne yazık ki bir cahile bile yakışmayacak mantık ilişkileri kurup, akla taşıyabileceğinden fazla yük yüklemenin bir sonucundan başka bir şey değildir. Hoca bütün bunları söylerken kendisinin Allah’tan başka kimseden korkmadığını söylüyor. Fakat Allah ise bir çocuktan ve onun işlerinden korkuyor! Öyle mi? Kendisine Allah’tan hakkıyla korkmasını ve bilmediği ve kuşatamadığı şeylerin ardından gitmemesini tavsiye ediyoruz. Çünkü Şeytan, insanlara Allah hakkında bilmediği şeyleri söylemeyi emreder.[53] Yine Şeytan Allah hakkında bilgisizce tartışanların ardına düşer.[54] Çünkü O insan için apaçık düşmandır.[55]   

Aklı kullanmanın önemini her fırsatta dile getiren hocanın bu garip tevili karşısında şaşırıyor ve diyoruz ki; “Biz de Allah’tan başka kimseden korkmuyoruz. Senin ve seni doğrulayanların bu konuda aldanış içerisinde olduğunu söylüyoruz.”

Hamd Alemlerin Rabbına mahsustur.”

Habervaktim.com

 

 

 

                                                                          

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] Mülk 14

[2] Hicr 38, Sad 81

[3] Al-i İmran 140-142-166 ve 167. ayetler

[4] Al-i İmran 140

[5] Al-i İmran 152-153-165-167

[6] Al-i İmran 152-154-164-172-174

[7] Al-i İmran 155-156-167-168

[8] Al-i İmran 157-169-170-171

[9] Al-i İmran 155

[10] Ankebut 2

[11] Mümtehinne 10

[12] Nisa 25

[13] Al-i İmran 164-171-172-173

[14] Al-i İmran 119-154, Maide 7, Enfal 43, Hud 5, Lokman 23, Fatır 38, Zümer 7, Mümin 19, Şura 24, Hadid 6, Teğabun 4,  Mülk 13,

[15] Mücadile 22

[16] Al-i İmran 149

[17] Al-i İmran 152

[18] Al-i İmran 179

[19] Al-i İmran 142

[20] Tevbe 106

[21] Muhammet 31

[22] Al-i İmran 119-154, Maide 7, Enfal 43, Hud 5, Lokman 23, Fatır 38, Zümer 7, Mümin 19, Şura 24, Hadid 6, Teğabun 4,  Mülk 13,

[23] Ahzab 51,

[24] Bakara 235

[25] Teğabun 4, Maide 99

[26] Nisa 90

[27] Enfal 43

[28] Hud 5

[29] Fatır 38

[30] Bakara 220

[31] Bakara 143

[32] Bakara 142

[33] Al-i İmran 166-167

[34] Tevbe 101

[35] İsra 106, Taha 4, Şuara 192, Secde 2, Yasin 5, Mümin 2, Fussilet 2, -42, Casiye 2, Ahkaf 2, Vakıa 80, Hakka 43, İnsan 23

 

[36] Kamer 17-22-32-40

[37] Hud 1

[38] Hud 1, Fussilet 3 - 44

[39] Kehf 60 ( Kıssaya böyle bir giriş yapılmasının sebebi Musa a.s mın bu ilmi öğrenmek için her şeyi göze aldığını anlatmak içindir. 

[40] Kehf 66 ve 69. ayetler

[41] Kehf 67

[42] Kehf 68

[43] Kehf 69

[44] Kamer 17-22-32-40

[45] Araf 2, Enam 70, Kaf 45, Hicr 9 ( Kuanın bir isminin de ZİKİR olmasının bir nedeni de onun öğüt merkezli olmasındandır.)   

[46] Nisa 19

[47] Bakara 216

[48] Talak 3

[49] Taha 110

[50] Bakara 255

[51] Kehf 80

[52] Enam 103

[53] Bakara 169

[54] Hac 3

[55] Yusuf 5

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
33 Yorum