Faruk Çakır

Faruk Çakır

Alçak koltuk diplomasisi

Alçak koltuk diplomasisi

Ülkeler arasında ilişkilerin sağlandığı diplomasi koridorlarında her zaman tartışmalar, restleşmeler ve ‘kavga’lar olabilir. Ama bütün bunlar diplomasinin asgarî nezaket çerçevesinde olup biter.

İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısının 12 Ocak 2010 tarihinde Türkiye Büyükelçisini çağırıp, özel olarak hazırlanan ‘alçak koltuğa’ oturtması ve onun anlamadığı bir dil ile bunu basın mensuplarına ilan etmesi, değil diploması, başka hiç bir kurala da uymuyor.

Türkiye haklı olarak İsrail’den özür dilemesini istiyor. Ama böyle bir hakaretten sonra özür dilenmiş olsa bile bu ‘alçak diploması’ unutulur mu?

Görüşmenin yapıldığı odadan başlanarak her şeyin hakaret için planlandığı anlaşılıyor. Küçük bir oda, odadaki sehpanın üzerinde sadece İsrail bayrağı, görüşmeyi kaydeden onlarca gazeteci, büyükelçinin kapıda bekletilmesi gibi ayrıntılar; İsrail’in kötü niyetini ilan ediyor. Bütün bu ayrıntılar, planlanan hakaretin sonunda yaşanacak olan tartışmanın da göze alındığını akla getiriyor.

Bazıları bu tavrı, İsrail’deki hükümetin koalisyon ortaklarından birinin, diğer ortağa ‘tuzağı’ olarak da yorumluyor. Belki haklılık payı olabilir, ama bu gerekçe de İsrail’in Türkiye’ye yaptığı hakaretin neticesini değiştirmez.

Yalnız bir nokta daha var: Madem İsrail ile aramızda bu kadar ‘kara kedi’ dolaşıyor; o halde bu ‘kötü ilişkiler’ niçin silah alım anlaşmaları gibi konularda kendisini göstermiyor? Diplomasinin koridorlarında ‘kavga’ ediliyorsa, nasıl oluyor da bu kavga askerî anlaşmaları etkilemiyor? Yoksa daha büyük bir plan mı var?

Bu vesile ile dış politikada dikkat edilmesi gereken bir başka noktanın da, tayin edilen temsilcilerle ilgili olduğu ortaya çıkıyor. Medyaya yansıdığına göre İsrailli bakan yardımcısı, Türkiye büyükelçisine hakaret ederken “İbranice” dilini kullanmış. Büyükelçimiz de “İngilizce konuşsaydı gerekli cevabı verirdim” demiş. (Hürriyet, 13 Ocak 2009)

Büyükelçimizin konuşmayı anlaması durumunda gerekli cevabı vereceği konusunda kuşku olmaz, ama büyükelçilerin tayin edildikleri ülkelerin ‘ana dil’ini ve yakın dillerini bilmesi tercih edilmeli değil miydi? Türk büyükelçisinin İbranice’yi bilmemesi belki de onları daha da cesaretlendirdi.

Türkiye, dış politikada başta komşularla olmak üzere ‘sıfır problem’ hedefiyle politikalar üretmeye çalışıyor. Bu çerçevede tayin edilen ‘temsilci’lerin durumu ve konumu da dikkate alınmalıdır. Benzer ‘kavga’ların başka ülkelerde de yaşanmaması için bugünden tezi yok tedbirler alınmak durumundadır.

Şu da var ki, hür dünya nezdinde kaybeden İsrail olmuştur. Değil bir büyükelçiyi, her hangi bir ülkenin ‘vatandaşı’nı bile bu şekilde tuzağa düşürmek hiç bir kişi ve ülkeye yakışmaz. Böyle yaparak büyük ülke olduğunu zannedenler tarihî bir hata yaptıklarını er geç öğrenirler.

Bu hakaretlerin tekrarlanmaması için ne gerekiyorsa o yapılmalı. İsrail’e de hak ettiği dersler ‘söz’le değil, ‘icraatlarla’ verilmeli. “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” misali...


Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Faruk Çakır Arşivi