Seyit Mehmet Şen

Seyit Mehmet Şen

Muhasebe / 2

Muhasebe / 2

Milletleri ayakta tutan sabiteleridir, demiştik.
Milletleri ayakta tutan bu sabitelerin neler olduğuna bakmadan, milletin ne olduğuna bakmamız gerekir.
Sanırım bu konuda karşımıza iki temel tarif çıkacaktır.
Birincisi İslami açıdan, diğeri ise sosyolojik açıdan millet kavramı...
Bilindiği gibi, İslam’ın millet tarifi gayet kısa, açık ve olabildiğince nettir:
“İslam bir millet, küfür ise bir başka millet...”
Sosyolojik açıdan millet kavramını tarif etmeye gelince, işin bu denli kolay olmayacağı ve her kafadan bir ses çıkacağı gayet açıktır.
Eğer rüzgarın önüne kapılır ve her kafadan çıkacak olan sese göre millet kavramını tarif etmeye kalkışacak olursak, işin işinden çıkamayacağımız bilinen bir gerçektir.
Bu bakımdan, milleti kim nasıl tarif etmiş, hangi sosyologun milleti hangi kalıplar içine sığdırmış olduğuna bakmadan yapacağımız en doğru şey, kendi tarifimizi ortaya koymak olmalıdır.
Zaten bu muhasebeye başlarken şöyle dememiş miydik:
“Yanlışlarımızı doğrultalım...
Doğrularımızı güzelleştirelim...
Güzelliklerimizi en güzele çevirelim...”
Muhasebe rotamızı böyle çizdiğimize göre...
Her türlü düzeltmeye açık olmak kaydıyla...
Muhasebemizi kendi doğrularımız çerçevesinde yapmak durumundayız.
Bilindiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çatısı altında yaşayan insanlar, bir zamanlar üç kıtada, 22 milyon kilometrekarelik vatan toprakları üzerinde hüküm süren Osmanlı Cihan Devleti’nin çatısı altında yaşayan insanların bakiyesidir yani onlardan arta kalanlardır.
Dolayısiyle Türkiye Cumhuriyetini oluşturan toplum içinde, üç kıtada hüküm süren Osmanlı Cihan Devletinin çatısı altında yaşayan toplumun izlerini ya da onların temsilcilerini, temsil oranları değişmiş olsa da, aynen bulmak mümkündür.
Bunun içindir ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çatısı altında yaşayan milleti sosyolojik olarak tarif ederken, bu gerçeği gözden ırak tutmamamız gerekir.
Öyleyse, sosyolojik açıdan şöyle bir millet tarifine ne dersiniz?
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çatısı altında yaşayan insan topluluğuna Türk Milleti denir.”
Evet kimilerinin hoşuna gitmese de bu isimlendirme böyledir.
Çünkü bu topraklara yaklaşık sekiz asır önce Türkiye diyenler de, bu topraklarda yaşayan insanları Türk olarak isimlendirenler de bizim dışımızdaki insanlardır yani batılılardır.
Bu topraklarda oturan Türk milletini oluşturan kavimler ise, yukarıda işaret edildiği gibi, olabildiğince çoktur.
Onlarca Türk kavmi; sayıları birden çok fazla Kürt, Arap, Çerkez, Abaza, Gürcü, Laz ve Arnavut kavimleri; sonra, Boşnaklar, Kıptiler, Romanlar, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Süryaniler, Yezidiler. Son üçü dini gruplar gibi gözükseler de, kavmi farklılıkları bilinmektedir.
Ve bu toprakları zaman içinde vatan edinmiş Asyalı, Afrikalı, Avrupalı kavimlerin oluşturduğu küçüklü büyüklü topluluklar...
İşte sosyolojik olarak Türk Milleti budur.
Ve sosyolojik olarak bu miletin sabitesinin, ırkçılığa kesinlikle prim verilemez oluşudur.
Yani İslam’a göre zaten haram olan ırkçılığın, bu topraklarda sosyolojik olarak da yasaklığının gözden uzak tutulamaz oluşudur.
Eğer böylesi bir kavimler karışımında ırkçılık yapılacak olursa, içte huzuru, dışta ise birliği ve dirliği sağlamamızın imkansıza yakın zor oluşudur.
Ve buna rağmen kimilerinin yaptığı gibi illa da ırkçılık yapılacak olursa, giderek üç şeyden birisinin ortaya çıkışının kaçınılmazlığıdır:
İlki ve hemen önümüze çıkıverecek olanı ayrışma ve yıkılıştır...
İkincisi, çoğunlukta olan kavimlerin güce dayanarak ülkeye bir süre hakim olmaları ve bu süreçte zulmün ortalıkta kol gezmesidir...
Üçüncüsü, “zulm ile abad olanın sonu berbat olur” hikmeti doğrultusunda, gücün zoruyla bir süreliğine duran ayrışmanın tekrar gündeme gelişi ve yine yıkılıştır...
“Beğen beğendiğini al” dercesine bir taksim...!
Ey! Bu güzel ülkenin kavmiyetçileri, yani ırkçıları..!
Neyin peşindesiniz, söyler misiniz..?
Bu topraklarda bir olup, iri olup, diri olmayınca tutunamayacağınızı bilmiyor musunuz, görmüyor musunuz, anlamıyor musunuz?
Sizler akılsız birer ırkçı olarak anlamasanız, görmeseniz ve bilmeseniz de, aklı başında olan hiçbir Müslüman ve hiçbir insan bu gerçekleri görmezden gelemez.
Dolayısiyle hangi gerekçeyle olursa olsun bu ülkede ırkçılık yapmaz, yapamaz...
Bu gerçeği, insanlarımızın dini inancına bakmadan tekrar edecek olursak:
Bu ülkede aklı başında hiç kimse bu gerçekleri, yani ırkçılık yapıldığı zaman karşı karşıya kalacağımız azim belaları görmezden gelmez, gelemez...
Aslında bu milletin bu tür nasihatlere ve uyarılara hiç ihtiyacı yoktur...
Çünkü, insanı ön plana alan Osmanlı, başlangıç olarak bir avuç denecek kadar az olan bir Müslüman Türk varlığı ile 600 yıl cihana hükmetmiş; fakat ayrımcılığa çanak tutan ittihatçılar, on yıllık bir süre içinde koskoca imparatorluğu el birliği ile yıkılışa götürmüşlerdir.
Bu yıkılıştan kendilerine düşen pay ise birer kör kurşuna hedef olmaktan başkası olmamıştır...
Bunu bu topraklarda yaşayan bu milletin bütün fertleri bilir... Yani ırkçılığın ne menem bir bela olduğunu...
Bunun içindir ki Bilal-i Habeşi’ye(ra) “ey kara karının oğlu” diyen Ebu Zer-i Gifari’yi(ra), Allah’ın Resulü(sav) “sende hâlâ cahiliyeden izler var” diyerek, şiddetle uyarmıştır.
Bunun içindir ki Allah’ın Resulü(sav) “ne Arab’ın Acem’e/yani Arap olmayana, ne Acem’in/ yani Arap olmayanın Arab’a üstünlüğü yoktur; üstünlük ancak takva yani Allah’tan sakınma iledir” mübarek sözlerini ondört asır öncesinde bir ölçü olarak önümüze koymuştur.
Evet ırkçılık bir bela, yani milletleri parça parça bölük bölük edip onları yıkılışa götüren bir amansız bir hastalıktır...
Bunun içindir ki, hiçbir millet ırkçılık yaparak ayakta kalamaz ve varlığını sürdüremez.
Belki ırkçılık yaparak bir süreliğine ayakta kalır gibi olsa da, bunu uzun süre muhafaza edemez.
Bu bakımdan, inancımız, ait olduğumuz kavim ve kabile ne olursa olsun, ırkçılık yapmaktan olabildiğince uzak durmalıyız.
Öyle ki, ırkçılık yapmaktan Akabe Şeytanı’ndan kaçar gibi kaçmalıyız...
Fakat bu arada şunu da öğrenmek ve bilmek durumundayız: “Ben Türküm, ben Kürdüm, ben Çerkezim, ben filanım, ben falanım” demek ırkçılık değildir. Bunlar Kur’an’ın ifadesiyle kavim kavim, kabile kabile yaratılmış olmamızın en doğal sonucudur.
Ve bunda kınanacak, gocunacak, aman ha aman denecek bir şey yoktur.
Öyleyse ırkçılık nedir diye mi soruyorsunuz?
Irkçılık, kişinin ait olduğu kavmi ve kabileyi ön plana çıkararak övünmesinin ve bu aidiyetten dolayı kendisinde bir üstünlük görmesinin adıdır.
Yani “ben Türk’üm öyleyse üstünüm, ben Kürd’üm öyleyse üstünüm...” demenin adıdır, ırkçılık ya da kavmiyetçilik...
Yoksa, kişilerin kendilerini tanıtmak, karşısındaki insanı kavmi aidiyetinden, soyundan sopundan, dilinden, dininden, müziğinden ve topyekûn kültürel varlığından haberdar etmek amacıyla “Türküm, Kürdüm, Çerkezim..” demesi kesinlikle ırkçılık değildir.
Kişinin kavmini övmesi, onun geçmişte yaptıklarıyla iftihar etmesi, onun yaptıklarına özenmesi ve inancına uygun olacak şekilde onun yaptıkları gibi yapmaya çalışması da ırkçılık değildir.
Fakat kişinin kavmiyle övünmesi ve onun yaptıklarından kendisine pay çıkarması yani benim kavmim geçmişte şöyle yapmıştır, insanlığa şöyle hizmet etmiştir, dolayısiyle onlar büyük insanlardır, ben de onlardan olduğuma göre ben de büyük insanım demek ırkçılıktır.
Bilinen çok acı bir gerçektir ki, insan dedesinden babasından kalanlarla zengin olsa da, dedesinden babasından kalanlarla kesinlikle büyük olamaz...
Bir başka ifadeyle paranın varisi olunur da, büyüklüğün varisi olunmaz...
Eğer öyle olunsaydı, yani büyüklük, güç, kuvvet, fazilet babadan oğula bir miras olarak geçseydi; gücü eline geçirenlerin tarih boyu bir daha o gücü kaybetmemeleri gerekirdi..
Daha kolay ve açığını söyleyeyim mi?
Paygamberin oğlu, peygamber olamasa da mutlaka fazilet sahibi büyük bir insan olurdu ve Nuh’un(as) davetine yüz çeviren bir evlat durumuna düşmezdi...
Sözümüze dönecek olursak...
Dikkat edilecek olursa, bu son ikisi arasında yani övmek ve övünmek arasında dünya kadar fark vardır. Bu farkı göremez, övdüğümüz insanlara benzemenin yolunu ve yordamını aramak ve bulmak dururken, ömrümüzü övünmekle geçirecek olursak, dövünmemiz çok yakın demektir.
Bu dünyada olmasa bile öbür dünyada...
Unutmayalım ki, ne denli uzak gibi görünürse görünsün, her gelecek mutlaka yakındır.
Öyleyse, Kur’an’ın ifadesiyle Allah’a(cc) ve Ahiret gününe inanan insanlar olarak ırkçılık yapmaktan mutlaka kaçınmak zorundayız.
Çünkü İslami inancımıza göre biliriz ki, hiçbir kavmin hiçbir kavme, hiçbir ırkın hiçbir ırka, hiçbir kabilenin hiçbir kabileye, hiçbir boyun hiçbir boya, hiçbir soyun hiçbir soya, hiçbir rengin hiçbir renge kesinlikle üstünlüğü yoktur.
Bu yokluk, yani bu geçerlilik ve gerçeklik, yani ırkçılık yapmama kuralı, kaidesi ve yasağı kimilerinin sandığı gibi sadece Türkler için, Türklere has, Türklere ait değildir.
Irkçılığı kim yaparsa yapsın, hele de bu coğrafyada, çok kötü, çok aşağılık, çok hainane bir iş yapmış demektir.
Özelikle ahiret inancı olan insanların bu gerçeğe mutlaka özen göstermeleri gerekir.
Aksi halde o dehşetli günde hesap verememe durumuyla karşı karşıya kalırlar.
Ve onları peşlerinden gittikleri kişiler de kurtaramaz...
O kişilerin isimleri, cisimleri, unvanlar, makamları ne olursa olsun...
Çünkü onlar o dehşetli günde, o bağrışıp çağrışma gününde kendi başlarının derdinde olacaklardır da ondan...
Evet ırkçılık Türk’e ne denli ayıpsa, yani yasaksa, yani haramsa, Kürt’e de, Çerkez’e de, Gürcü’ye de, Arnavut’a da, herkese de o denli ayıp, yani yasak, yani haramdır...
Özellikle çoğunluk oldukları için Müslüman Türk’e ve Müslüman Kürt’e...
Çünkü “la yükellüfüllahi nefsen illa vüs’aha” çerçevesinde herkes idraki ve gücü kadar sorumludur...
Ve ait olduğu kavmi ne olursa olsun, Müslüman mutlaka idraki olan insandır...
Bu idraki taşımak çok mu zor, ey milletimin kavmiyetçileri?


Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Seyit Mehmet Şen Arşivi