Prof. Dr. Şaban Şimşek

Prof. Dr. Şaban Şimşek

Konuşan “Asker”e Özlem!..

Konuşan “Asker”e Özlem!..

E Prof. Dr. Şaban ŞİMŞEK
[email protected]
Konuşan “Asker”e Özlem!..

Adı dilimin ucunda... Hatırlayacağım bir dakika... Hah, Koşaner’di soyadı.
Adı peki? Neydi yahu? Kimdi Genelkurmay Başkanımız?
İroni değil... Vallahi hatırlamıyorum!
İsmail Hakkı Karadayı’yı hatırlıyorum mesela...
Doğan Güreş’i de... Hilmi Özkök yine öyle... Büyükanıt’ı unutmak ne mümkün...
Bir de Başbuğ Paşa var...
Adıyla... Soyadıyla... Sanıyla... Şanıyla...
Hatırlıyorum geçmişteki Genelkurmay Başkanlarımızın hepsini.
Ama onun adı gelmiyor aklıma! Allahım çıldıracağım!
30 Ağustos resepsiyonunda görmüştüm en son...
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yanındaydı.
Resepsiyon öncesinde selam yollamıştı hepimize.
“Ben konuşmayacağım!” demişti...
Konuşsa da...
Bizler... “Nasılsınız Paşam” diyecektik...
O da... “İyiyim çocuklar, teşekkür ederim” diyecekti...
Öyle de oldu... ... Peki adı...
Hazreti Google’a iş düştü yine...
Tırnak içinde... Genelkurmay Başkanı yazdım...
Koşaner soyadlı paşamızın adını Google Işık olarak bildirdi bana.
Ön adı ise Sebahattin...
Genelkurmay Başkanımızın adını siz biliyor muydunuz peki?
Sanmam!
...Evet, bu kısa makale bir gazeteci-yazar’a ait; soyadı Özışık... Biliyorsunuz bu sütunda şimdiye kadar “kişi”ler, bizatihi hiç konu edinilmedi. Adlar ya da makamlar söz konusu olmuş olsa da asıl mevzu; o kişinin fikirleri, temsil ettiği zihniyet ya da sergilediği davranış biçimleri oldu. Bu sebeple ismini yazmaya gerek görmedim.
Sayın yazar yemin ettiğine göre, doğru söylediğini kabul etmek gerekiyor. Doğru, eskiye göre yeni başkan gerçekten olması gereken yerde duruyor ama yine de inanmak zor. Hani, kendi soyadı öz-Işık olmasa, yani hatırlama(ya)dığı şimdiki Genelkurmay Başkanının ismiyle aynı olmasa tamam da!.. Çünkü bu sadece bir “duyup duymama konusu”, bir “kulak meselesi” ya da makalenin sonunda yer alan soruda olduğu gibi “bir az konuşma” yani “dil sorunu” değil. Sanıyorum daha çok, memleketin sahibi olmak babında hegemonya, vesayet, alışılmışlık, şuur ve şuuraltı ile ilgili “düşünce temelli” bir sorun bu.
Kitabın ortasından konuşacak olursak, sanıyorum ki; memleketin idaresinde “söz sahibi olmak” anlamında yaklaşık iki yüz yıldır devam eden bir çekişmede, kaybetmeye yüz tutan, hatta bitmeye doğru giden tarafta yer almış olmanın verdiği dayanılmaz hüzünle, her bulutlu havada gümbür gümbür gümbürdeyen o çok güvenilir dağlardan artık çıt çıkmamasıyla çok yakından ilişkili bir ruh hali bu. Buna, tıp diliyle oriyantasyon bozukluğu-konfüzyon, tam yerini tutmasa da herkesin anlayacağı dille “derin şaşkınlık durumu” diyebiliriz. Aranırsa içinde biraz ebegümeci, azıcık minare tozu da bulunabilir belki ama bizim derdimiz o değil.
Şimdi... Yaşananlara şöyle bir bakarsak: Ergenekon davasının geldiği nokta, referandum sonuçları, HSYK seçimleri, 30 Ağustos’ta komutanların atanma sürecinde yaşananlar, Anayasa paketi ile oluşan demokratik hava ve buna verilen dış destek vs.
Çok açıktır ki bütün bunlar hegomonik güçlerin keyfini fena halde kaçırmış bulunuyor... Bu durumda, meseleye bir savaş gibi bakan ve kendini kaybeden tarafta hissedenlerin içine düştüğü, giderek depresyona doğru kayan derin psikolojik çöküntü de kaçınılmaz oluyor tabii. Bu arada gerçekleşen bazı olaylar; “hâlâ ayaktayız” mesajı olarak algılanabilecek alternatif Cumhuriyet bayramı kutlamaları, açığa alınan üç general davasında yaşananlar vs belki yüreklere azıcık su serpmiş ve unutulan malum isimleri hatıra getirmiş de olabilir ama bunlar yaraya pansuman bile değil. Yani “Aaah nerde o günler!..”
Makale aslında utangaç bir dille yazılmış gibi, yani “Nere(ler)desiniz” şeklinde de okunabilir bu. İlle de olumsuz bir şey yakıştırmak için söylemiyorum bunu; biz üç beş arkadaş yazıyı okuduğumuzda herkesin vardığı kanaat buydu çünkü.
Bu makale iki yönüyle de demokrasimizin yeterince gelişemediğini gösteriyor kanımca. Birincisi; insanlarımız bunca değişime rağmen hâlâ demokrat bir kafaya sahip olamadı, şuur altını temizleyemedi, birtakım kötücül refleksleri üstünden atamadı. İkincisi; bu ülkede düşünceler hâlâ gönül rahatlığıyla dile getirilemiyor. Yani “laiklik ya da Cumhuriyetin kazanımları elden gitmesin” gerekçeleriyle “darbe istiyorum” diyenler de Kamuda başını örtmek isteyen veya böyle bir durumu, bırakınız sakıncalı olmayı laikliğin gereği gibi görenler de, başlarına gelecek birtakım kötü şeylerden endişe etmeden açık bir şekilde konuşamıyorlar.
Sanıyorum asıl üzerinde durulması gereken konu bu. Her şeyi konuşmaya, danışmaya, tartışmaya mecburuz; korkmadan ve çekinmeden. Dikkat edeceğimiz tek şey: zafer sarhoşluğuna kapılmamak, yenilmişlik kompleksine girmemek ve bütün bunları yaparken birbirine saygı göstermek.
Ama bu anlamda lütfen “Asker yolu beklerim” türküsünü söylemeyi, mırıldanmak gibi bile olsa artık bir kenara bırakalım. Dahası demokrasi yollarına dair daha özgürlükçü türküler besteleyelim ve hep birlikte söyleyelim.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Prof. Dr. Şaban Şimşek Arşivi